Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Zerde

Bilmem, hangi çocuk sever zerdeyi? Açık söyliyeyim; ben, sevmezdim. Görüntüsüne aldanıp kaşığın ucuyla birkaç kez bakmıştım tadına, süs olsun diye üzerine konulan kuş üzümü ve çam fıstıklarının arasından dalış yaparak.

Zaten neyi yerdim ki? Birçok çocuk gibi köfte-patates-pilav üçlemesiyle büyüdüm. Üstelik, günümüzde çocuklara, hatta bizlere bile cazip gelen cips, çikolata, meyveli yoğurt vs. çeşitleri de yoktu ki marketlerde, önden onları yiyeyim de midem dolsun. Yemezdim işte. İştahsız, zayıf bir çocuktum. Sofraya her oturduğumda karnım ağrırdı.

Yememek için bir çocuğun bulabileceği en masum bahane. Hakikaten de ağrırdı. Bugün de ağrıyor, geçmişin acısını çıkarırcasına yiyorum sanki. Her yemeği yediğimde de “bunu çocukken niye sevmezmişim ki?” diye hayıflanıyorum yıllardır.

Annem, zerdeyi yaptıktan sonra, bir kısmını porsiyon kaselere, bir kısmını da komşulara vermek üzere büyük kaselere doldururdu. Kepçeyi tencereye her daldırdığında bir tur karıştırır, bir hamlede de doldurup boşaltırdı, pirinçleri eşit gelsin diye. Soğuyup üzeri kaymaklandığında da kuş üzümü ve çam fıstığı ile süslerdi. Bütün bu aşamaları seyretmek çok eğlenceliydi.

Buzdolabına konmadan önce iyice soğuması için masanın üzerine dizilen zerde dolu kaseler, kehribar sarısı rengiyle eve neşe getirirdi adeta. Görüntü muhteşemdi ama iş yemeğe gelince…

Aslında Türk Mutfağı’ndaki ilginç tatlılardan biridir zerde. Aklıma gelen diğer birkaçını söyleyivereyim hemen; sütlaç, aşure, patlıcan reçeli, künefe, peynir helvası vs. şekerli ve tuzlunun, hatta yemek yapmada kullanılan bakliyatın tatlı yapımında da kullanılmasına ilginç örneklerdir bunlar. Benim için zerdeyi diğerlerinden ayıran en önemli özelliği ise; içine konulan malzeme açısından, sadeliği.

Bu kategoriye koyabileceğim bir başka tatlı da su muhallebisidir; adı üstünde… Zerde, hiç bilmeyene anlatılabilecek sadeliktedir. “Sarı renkte, az şekerli, pelte kıvamında, içinde şişmiş pirinçler olan, hafif gülsuyuyla karışık safran kokulu bir tatlıdır” demek yeterlidir.

Annem, çocukluğumu, gençliğimi, Van Gogh’un güneşte kavrulmuş buğday tarlalarıyla, vazolarındaki günebakanlarıyla boyadıktan sonra göçtü gitti. Damağımda kalan tadı hiç unutmadım. Kendi kendime yapmaya da hiç teşebbüs etmedim. Sarısı bildiğimiz sarı, kıvamı bildiğimiz kıvam, kokusu, tadı da tamam, ama tarif yok. Orada burada yediklerimin hiç biri de yakınından geçemedi annemin yaptığının.

Derken bir bayram günü en küçük halamı, Faika Halam’ı İstanbul’un Acıbadem semtindeki evinde ziyarete gittik. Diğer misafirlerle birlikte bayram neşesi içinde sohbetimizi sürdürürken, eski insanlara has bir zarafetle ortalıktan kaybolan halam, bir süre sonra içi son derece şık bir biçimde ikrama hazır zerde kaseleriyle dolu koca bir tepsiyle salonun kapısında göründü.

Hakkıyla yapılmış bu zerdenin tadını anlatacak değilim, bilenler bilir. Allah uzun ömürler versin, Halam bir mektubunda tarifini de yolladı. Hemen yaptım ve sonuç başarılıydı. Şimdi, çocuklarınız yemese bile, onların anılarını sarı ipek kumaşlarla kaplayabileceğiniz bu güzel tarifi veriyorum:

1 su bardağı pirinç

4 litre su

1 kilogram şeker

Ararot: (maranta nişastası: Sıcak iklimlerde yetişen "Maranta" adlı kamıştan veya ona benzer başka bitkilerin köklerinden çıkarılan beyaz bir tozdur. Nişastadan daha incedir. Kokusu ve tadı yoktur.) Bulunamadığı takdirde yerine patates nişastası da kullanılabilir.

Gül suyu

1 gram safran

Zerde boyası

Su kaynatılır, pirinçler yıkanıp içine atılır. Pirinçler uzayıp çatlayana kadar kaynama devam eder. İki-üç tatlı kaşığı ararot suda ezilir ve pirinçler üste çıkana kadar azar azar ilave edilir. Şeker konup on dakika kaynatılır. Önceden yarım bardak gülsuyunda ıslatılmış safran konur. Arkasından yine su ile kaynatılmış boya istenen renk elde edilinceye kadar ilave edilir. Bir taşım daha kaynatılır, ateşten alınır.

Afiyet olsun (mektubun sonunda, Halam’dan)

2009-02-17
Bu yazı 1651 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin