Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Yüzlerce Yüz


Değerli bilgileri öyle olmayanlardan ayırabilmek, bize hayat boyu çok gereken bir yetenek, de bu yeteneği edinmemiz yıllar alıyor. “Hayat boyu” da, ne uzunluktaysa artık, bilemeyiz, işte onun büyük kısmı böylelikle onsuz geçmiş oluyor. Ondan yoksun.

Bu yaşımda gereksiz bilgilerin hiç peşinde değilim. Değerleri yok. Beynimde odacık kaplamasınlar. “Kim, kiminle, nerede, ne yapıyormuş, kim görmüş, ne demiş oyunu” zerre kadar ilgimi çekmiyor, kimin saçı ne renk, nereye gidiyor nerden geliyor, oynamıyorum. Başkalarının işine değil, kendi işime bakmalıyım. İşim, anlamlı yaşamak. Mümkün mertebe düzgün, derin, donanımlı. Hergün bir miktar daha hatta mümkünse.

Ben artık belki de en değerli bilgilerden bir tanesinin eski dostların telefon numaraları olduğunun ayırdına varmış bulunuyorum. Biz büyürken onlar da oracıkta olduğundan, dahası beraber büyüyor olduğumuzdan, eski dostların bir takım “numaraları” yoktur. Telefon numaraları vardır..onları da..…kaybedebiliyoruz. Geride kalıyorlar. Hal bu.

Halbuki, böyle olmamalıydı, aklımız nerdeydi.
Çok azıyla kopmadık, çok azıyla bağlarımızı koparmadık, gerisi için daima hayıflanacağız. Çünkü acı kayıp diye bir bakıma buna da denir…

İlkokul arkadaşlarım. Hayatlar henüz karmaşıklaşmamışken tanıdığım, tam da ben yaşlarda, küçük, tatlı insanlar. Bir tane kötü anım yok, bu nasıl olur. Her sabah okula istekle, neşeyle giderdim. Onlarla aşı olmak daha katlanılabilirdi, güneş tutulması da daha göz alıcı. Çünkü onların da kolu şişerdi benimki gibi, burunları isli cam yüzünden simsiyahtı, bakardım yanımdalardı, ne daha üstte, ne daha aşağıda. Ne daha akıllı, ne daha kurnaz. “Benimle”lerdi. Ve aşık atmazdık ki biz hiç birbirimizle. Gözü açık kalbi kapalı nesil daha gelmemişti. Daha ziyade gözler ileri başlar yukarı olma kaygısı vardı, falan. Daha naifti ortalıktaki her şey, ve ne diyebilirim ki…çok güzeldi. Ya da belki benim şansıma öyle denk gelmiştir. Hepsini severdim, bir sınıf dolusu çocuk…hepsini.

Sonra, yurt arkadaşlarım.
Charles Dickens “İki Şehrin Hikayesi”ni anlatmaya hangi cümleyle başlamış, “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü”…(hatta, o paragraf bütünüyle duruma uygun :^), tam da öyle yıllarda işte, her gün zordu, fakat ne gülerdik..Benim şimdi “kaloriferler yanmıyordu çok üşümüştük ama hiç üşümemiştik” diye tarif edebileceğim o zamanlar, iki şehrin, “evimin olduğu şehirle okulumun olduğu şehrin” arasında bu sayede geçti gitti. Uzunlamasına değil de genişlemesine.

Akşam okuldan döndüğümde onların da orda olacaklarını bilirdim. Güç alırdım. Onlar da öyle. “Gepegenç”tik tabii, ve öğreniyorduk. Kime arkamızı dayayabileceğimizi, esasında hayır dayamamak lazım geldiğini, kimlere zor da olsa nasıl ve nereye kadar dayanabileceğimizi. Birbirimize dayanıp, durumlara nasıl dayanabileceğimizi. Bunları gün gün keşfediyorduk. Birçok şeyi ilk defa görüp bir yaşımıza daha, bir yaşımıza daha giriyorduk. Okullarımızı okuduğumuzu zannediyorduk, sınavlarımıza çalıştığımızı, halbuki bir yandan başka bir şeyler daha oluyordu. Şimdi ölçebilir miyiz değerlerini, bir değer biçebilir miyiz ya da. Aynı anda güçleniyorduk. Bilmek ve denden içinde zenginleşmek mecburiyetindeyiz ya hani bizler. İşte buna başlıyorduk.

Ortaokul, lise, üniversite, işler, güçler, annelik…
Ortamlara girdikçe yüzlerce yüz tanıdık. Bu hiç bitmez de. Hala tanıyoruz, hep de tanımaya devam edeceğiz. Orada. Burada. İhtimal o ki, tanıdıkça, her yeni yüzle hayal kırıklığı da artacaktır. Faydacılık, kompleksler ve bilumum <çocuklukta düzeltilmemiş özellik> karşımıza çıkacak duracaktır. Düzeltiveresimiz gelecektir de… artık tabii imkanı var mı! Yok.

Ve her defasında eski yüzleri daha çok özleyeceğiz. “Yüzde yüz”! bu böyle. Kendimizi inşa ederken oralarda olmayanlara kendimizi anlatmaya çalışmaktan daha çook yorgun düşeriz, yanlış anlamak bu derece kolayken.
Yanlış anlaşılmalar da bir o derece zorken.

İşte ben böyle umutsuzdum, elimde kalanların kıymetini çok iyi anlamış ama bu defa da elimden kayıp gidenlerin arkasından daha da bir böyle üzülür olmuştum. Bulamıyordum.

Derken, şu son birkaç hafta içerisinde ne olsa beğenirsiniz :^)
Birkaç tanesini bulduum. “Yüzlerce yüz”ün olduğu facebook’ta. Birkaç tane diyorum ama, yükte hafif pahada ağır birkaç tanedirler. Bu, bu.. aynı, gömülü hazine bulmak gibi. Çok mutlu oldum. Hakikaten oldum. “Yüzünü” gören cennetlik deriz ya, tam öyle. Cennetlik oldum.
Çünkü eksikliklerini hissediyordum.
Bir daha kaybetmem. Eski dostlukların “yüzü” suyu hürmetine. Katiyen.

Bizim çocuklara -gerçi bu devirde bunca platform mevcutken ve bu derece “webbed and wired”larken, kaybetmeyeceklerdir birbirlerini, zira her şey ziyadesiyle bilinebilir, bulunabilir halde, amaa biz yine de- bunlardan bahsedelim. Hep diyorum, “saygılı” arkadaşlar buldular mıydı –ki onlar işte, asıl “sevgili” arkadaşlardır, çünkü bu en önemli kriter!- onlara sıkı sıkıya tutunsunlar. İzlerini kaybetmesinler… De kaybolmasınlar.

Sonra..
Sonra sonra.. “Dostlar seyrelmiş, beyhude lafla vakit dolmakta” olmasın...

Nazlım

2007-12-14
Bu yazı 1055 kere okunmuştur.

semragokdemirsemragokdemir

sevgili nazlım uzun bir aradan sonra yazını okumak şerefine nail oldum .O kadar doğru söylüyorsun ki en temiz ve en masum anlaşılır yaş çok eski de kaldı dilerim o eski içten arkadaşlarını tek tek bulursun sen hep iyilere layıksın .sağlıkla ve mutlulukla kalman dileğiyle

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin