Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Yeni Yıl Fotoğrafları

Dört sene öncesiydi sanırım. Nazilli'deki su fabrikasının satışından hemen sonraki günlerim... Baştan sona erkeklerin hakim olduğu bir sektörden galip çıkmış genç bir emekli kadın olarak evimde, her köşeye koyduğum divanlara uzanıyordum. Hayattaki yegane uğraşımın tavuklarım, kedilerim ve kızım olduğu günlerden biriydi. O günlerde sağ kolum, şu günlerde ise hem sağ hem sol kolum olan Ganimet Abla, bahçelerimizden biber ve patlıcan koparıp gelmiş, çardağın hemen altında iki tuğla bir de ızgara ile hazırladığı ocağı çalı çırpı ile tutuşturup gelecek misafirler için hazırlık yapmaya başlamıştı. Koca bir tepsi ocak kızartması hazırlandı. İkisi de ODTÜ'de profesör olan Yıldız - Mehmet Ecevit idi misafirlerim. Harikulade bir bahar akşamı hep birlikte oturduk çiftliğin bahçesine kurulan masaya. İpek için alınmış iki inekten sağılan süt ile hazırlanmış yoğurt, taş fırınımdan çıkan bir ekmek, bir de Ganimet Abla'nın hazırladığı Ocak Kızartması ile harika bir yemek yedik. Yıldız Hoca çatalını hangi sebzeye batırsa ''ayy ne lezzetli, ay ne muhteşem'' sözleriyle neş'eleniyorduk. :) Uzun uzun büyük şehirlerde dürüst gıda bulma sorunu hakkında konuştuk.

Bir ara ''Ah bu kızartma beni öldürecek, imkan olsa da şehirde her ev bunu yiyebilse... Vallahi deli olurlar.'' dedim. ''Allah mı söyletti'' derler ya hani... Yıldız Hoca ''E ne duruyorsun, yapsana böyle bir şey, herkese faydan olur'' deyince olur mu, olmaz mı diyerek düşün düşün düşün... Takıldı aklıma ciddi ciddi. Akşam misafirleri yolcu ettikten sonra zekasına ve öngörüsüne çok saygı duyduğum, çok sevdiğim Yusuf Ziya Hoca'yı; Yusuf Ziya Özcan'ı aradım. Evde yoktu, eşi Kıvılcım Hoca çıktı telefona. O günkü sohbeti bir bir aktardım, ''ayy ne harika olur'', ''ayy şöyle olur'', ''ayy böyle olur'' derken iş ciddiye bindi. Ankara'da ve İstanbul'da uzun zamandır koliler yolladığım eş dost akrabaya, en çok da İstanbul'da yaşayan anneme sordum. Annem ''senden koli gelince komşular hemen kapıyı çalıyor, hep birlikte bölüşüyoruz, hatta her seferinde 'Nurcan Teyze, Pınar bize de yollasın ama parasını ödemek isteriz, yoksa olmaz.' şeklinde intizarlar oluyor'' falan deyince bir baktım ki diğer eş dostta da durum aynı...

Ertesi sabah oğlumu arayıp benim için çok basit bir blog hazırlamasını istedim. Elimde o an için ekili - dikili ne varsa onlardan ufak bir liste hazırladık. Blog'da yaşadığım köy evinin, Ocaklı'nın, bahçelerimin birer ikişer tane fotoğrafını olacaktı o kadar. Sağolsun, oğlum beni hiç kırmadı bugüne kadar, bundan sonra da kırmaz inşallah... İki gün sonra gönderdiği linke tıklayıp yayında olan blogu görünce çok sevindim. :) Ama işin nereye varacağını pek anlamadım.

İnternette dolanan ve hep arayışta olan birkaç kişi mail atmıştı. Biraz da eşten dosttan mail'ler geldi. :) Oturdum yanıt yazdım. Onlar yazdı. Arkadaşları yazdı. Sordular, cevapladım. Satırlar, kelimeler yakınlaştırdı bizi. Ocaklı Köyü ile İstinye arasında mesafe kalmadı sanki. Güvenebilecekleri, kalpten hissedebilecekleri kimse yoktu ortada. ''Doğal'', ''ekolojik'', özellikle de ''organik'' kelimelerinin içi çoktan boşaltılmıştı. Kalan son güven kırıntıları da o günlerde bitirilmişti. Biz birkaç kolicik yolladık, sonra birkaç tane daha. Sonra birkaç tane daha... Böyle böyle sonunda bir gün internetin en beğenilen, en sevilen yemek sitesinin yazarı Portakal Ağacı - Hatice'ye ulaştık. Bizden birkaç sipariş verdi, becerebildiğimiz kadarıyla gönderdik kendisine.

Bir sabah ne olduysa oldu, bana birden mail'ler yağmaya başladı. Şaşırdım, hemen sonra da nedenini anladım. Sevgili Hatice, blog'unda bizden aldığı oturak fasulyeyi yazmış, güzelce de fotoğraflamıştı. Hemen sonra sadece Türkiye'de değil dünya çapında da ödüllü bir blog'u olan; ''her genç kızın rüyası'' Cafe Fernando - Cenk Sönmezsoy bir mail attı. Ona da yolladık istediklerini. E bir baktık bizim pembe domateslerden çorba yapmış, fotoğraflamış, bir de link vermiş. Arka arkaya mail'ler... Aman Tanrım..! :)

Ganimet Abla, kızı Fatma, damadı Sefer, Sefer'in kardeşi Abdullah, Abdullah'ın eşi Hülya, kızları İpek, büyük oğulları Ahmet... Hepimiz toplandık bir sofrada. Bir dönem satın aldığım, sonra yerlerini bile unuttuğum; o güne kadar ekilip dikilmemiş arazileri gözden geçirmeye, dikime hazırlamaya karar verdik. Traktörler çalıştı, Sinekçiler Köyü'ndeki köylülerden, Ocaklı Köyü'ndeki rençperlerden, Bozdoğan tarafındaki köylerin muhtarlarından yardım alarak işe başladık. Yepyeni bir hayata başlayacaktık. Parayı düşünmedim. Kazanmıştım yeterince. Ben mahsulü düşündüm. Eşsiz olmasını istedim. Yıllardır dikilmeyen tohumları buldum. Hiç de zor olmadı üstelik, köylüde bol bol vardı zaten. Rekolte düşüklüğü nedeniyle dikilmiyordu yıllardır o kadar. Arazilerin çoğu pınarlardan çıkan borulardan sulandı. Ulaşmadığı yer oldu, su istedik, Ocaklı Köyü'nün muhtarı sevgili Ali İhsan abi dev bir artezyen çaktı. Tarlalar, bahçeler, zeytinlikler son sürat; üç ay içinde elden geçirildi. Üzüm bağım yoktu, parasızlıktan satışa çıkmış asmalıkları satın aldım. Sahiplerine yeniden emanet ettim. Tek bir şartım vardı: Otuz yıl önce nasıl işleniyorsa, böcekten, kurttan nasıl korunacaksa aynı yöntem kullanılacaktı. Mahsül hem on numara olmalıydı, hem de hakikaten doğal ve sağlıklı... Beyaz çuvallarda ''organik'' diye satılan, ancak bana zerre kadar güven vermeyen toz gübreler değil; İpek'in iki ineğine eklenen dört yeni inek ile birlikte sayıları altı'ya ulaşan hayvanların tersi taşındı arazilere. Kapkara, kara kum gibi, kokladıkça içinizi ısıtan bir toprağın sahibi oldum. Sütten yapılan her şeyin başında Fatma ve Hülya durdu. Yoğurdu, tereyağını bizzat hazırlıyorlar hala. O gün de öyleydi, hala öyle; alanlar parmaklarını yiyor. :)

Yaz aylarında patlıcan, biber, salatalık, kabak, domates, fasulye, börülce, patates, soğan, buğday ve un listede yerlerini aldı. Devam ettik. Devam ettik... Dört senedir çalışmanın hiç durmadığı, her an yenilenen, biraz daha düzelen, ilerleyen bir şey yaptık. Hayatımız sürekli araştırma, yeni ve iyi şeyler yapma çabası ile geçti. İki yayla evine çeki düzen verdik, iki tane yayla evini de baştan aşağı yeniden yaptık. Dört yayla evinde yaz boyu misafirler ağırladık, tanıştık, çok sevdik birbirimizi. :) Kolilerinizi hazırlayan, ekmeklerinizi pişiren, makarnanızı kesen kızları isimleri ile tanıdınız. Güler, İlknur, Ruhiye, Derya, Neslihan, Emine, Serap, Nuray, Güldane... Bir sürü kızımız... Hepsinin ortak özelliği Ocaklı ve Sinekçiler köylerinin kızları olmaları...

Ben profesyonel bir ekip ile çalışmadım. Hiçbir zaman da çalışmayacağım. Bana göre borç içinde olan, elektriği kesilmiş, evine icra gelmiş, kocası işten çıkarılmış kadınları desteklemek her şeyden önemli. Her bir işe girişle yeni bir hayat da bağlandı bize, uyum sağladık. Nazilli'de günlük on beş liranın ödendiği dönemlerde ben yirmi lira ödedim. Çalışanların çiftlikteki her türlü sebzeyi, meyveyi... Tüm malzemeleri evlerine götürmeleri serbest oldu başından beri. Sabah kahvaltılarını birlikte yaptık, öğlen yemeklerini birlikte yedik. Evlerinde çoluk çocuk yapabilecekleri ek işler buluyordum onlara sürekli. Biberleri, patlıcanları ipe dizip kurutmak gibi mesela... Bu sayede işten çıkarılmış koca, evdeki yaşlı kayınvalide, büyük çocuklar... Anneleri burada, onlar evde, hep birlikte çalışarak birkaç ay içinde borçlarını ödediler.

Önce her evlerdeki dandik mobiletler değişti, sonra Kartal, Şahin gibi basit modeller olsa da arabalar göründü evlerin önünde. Kendilerine traktörler aldılar. Çalımızı getiren, odunumuzu taşıyan, bahçelerimizi süren herkes ama herkes bu köylerden oldu. Her an, her vesile ile para kazanmalarını sağladım. Maliyetleri düşürüp daha ucuza ürün yetiştirmeyi, neticesinde de bol bol satabilmeyi yol olarak seçmedim kendime. Hiç hile yapmadık. Gözlemelerde en güzel tereyeğını, en güzel keşi, en güzel unumuzu kullandık. Makarnaları hazırlarken bir yerine üç yumurta kırdık. Çok beğenildi, çok ama çok beğenildi. Çok destek aldım ben sizlerden. On gün önce müşterilerimden Dr. Hakan Bey'in yazdığı doğru sanırım, biz Türkiye'deki tek ''Community-Supported Farming'' uygulamasını gerçekleştirdik farkında olmadan. :)

Bugün borcu harcı olmayan, evine ekmek götüren, evde sesini yükselten, söz sahibi olan, haftasonu kocası ile arabasına binip gezebilen, bir restorana, bir cafe'ye gidip oturan, konsere katılan, kolunda altın bilezik, altında Mavi Jeans'ten pantolon ile dolaşan kadınlarımız, kendi kazandıkları paralar ile üniversiteye rahatça giden genç kızlarımız; dünyayı daha geniş pencereden görebilen birkaç tane de erkeğimiz var. :) Sosyal güvenceleri, yemekhaneleri, servisleri var. Ek gelirleri var. Çocukları her haftasonu bizzat benim arabam ile, benim İpek'im ne yapıyorsa... Yani İpek hangi AVM'de hangi sinemaya gidiyorsa aynı yere gidiyor, İpek hangi kursa başlarsa aynı kursa katılıyorlar. İpek İzmir'de sevgili diş hekimimiz Nalan Kolcuoğlu'na diş teli taktırabiliyorsa Nuray'ın kızı Huriye de taktırabiliyor.

Ben hepinizi, herkesi sevgiyle kucaklıyorum. :) Bu kızların mutluluğunda, içlerindeki güven duygusunda en az benim kadar sizin de payınız var. Beraber, muhteşem bir şey başardık biz. :)

Size üç tane fotoğraf gönderiyorum. Birini bizim kızlar kendileri organize ettiler. Bana sadece çekmek kaldı.

Diğeri bizim kızların SGK belgesi, sonuncusu ise aslında benim için en mutluluk verici yılbaşı hediyesi...

Babalarımız dolayısıyla birbirimizi kardeş hissettiğimiz, çok kıymetli Fakir Baykurt'un kızı sevgili Işık bir süre önce benden birkaç parça ürün istemişti. Japonya'da master yapan oğluna göndereceğini yazınca inanamadım. Bizim Granola, Sebze Çorbası ve Makarna dünyanın öbür ucunda? Tokyo'da..! Oluyormuş. :)


Kızların Fotoğrafı şurada: https://picasaweb.google.com/115740692165608336906/Aralik2011#5692018469534398754

SGK Dökümü şurada: https://picasaweb.google.com/115740692165608336906/Aralik2011#5692018568399678562

Yılın olayı burada :) https://picasaweb.google.com/115740692165608336906/Aralik2011#5692018643859727938 

2 Ocak 2012

www.ipekhanim.com

2012-10-04
Bu yazı 1697 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin