Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Yemek Yapabiliyor Olmak Bir Güçtür

Yemek yapmak güç olmasına başlarda biraz güçtür. Ama ama..yemek yapabiliyor olmak, eminim çoğunuz bana katılacaksınız…bir güçtür. Hayatta kalakalmamanın…bilakis
hayatta kalmanın yollarından biridir. Bir yaşam becerisidir. İleriki raddelerinde :^) bir yaşam gustosudur. Bir kişisel imzadır. Neresinden bakarsanız iyi bir şeydir, bir üstünlüktür.

Çocuklarımızı, kız da olsalar erkek de, bu yaşam becerisini katarak yetiştirmemiz lazım gelir. Bu ve benzeri yaşam becerilerini. Sökük de dikebilmeli, tavuk suyuna çorba da pişirebilmeli, tamirattan da anlamalılar. Ki kendilerini gün gelip sudan çıkmış balık gibi bulmasınlar. Hazırlıksız yakalanmasınlar, eksik kalmasınlar. Kendilerine, sevdiklerine yetebilsinler. Hiç müdanaları olmasın. Artı..canım zaman zaman biraz sükse de yapabilsinler :^) E, ama öyle.

Güzel bir yemek küçük büyük herkeste etki yaratır. Güzel hisler uyandırır. Çünkü kalp ve mide, bunlar birbirine çok yakınlar. “Bana hep bundan yapay mıssın annah” der insana çocuğu. Gururla dolar o insan da. Hep yapar.

İyi kotarılmış her iş gibi, iyi yemek de saygı hissi yaratır. İyi intibalar bırakır. Sonra takdir, şükran gibi hisler ve iltifat da getirir. Çünkü belli ki uğraşılmış, özenilmiş. Ve olmuş!..

Bir restoran menüsündeki yemeklerde veya bir ısıtmaya bakan, bir telefonla kapıya gelen hazır yiyeceklerde olmayan bir içerik maddesine sahip oluşundan olacak ki, apayrı bir çekim alanı vardır. Bağlantı unsurudur. Hatırlatma notudur. Kendini ifade etme biçimidir. Hediye gibi bir şeydir. Gibi de değil, düpedüz hediyedir. Yemek yapamamaksa…noksanlıktır, bir gün ne yapıp edip doldurulması gereken bir boşluktur.
Nereden mi biliyorum. Anlatayım.

Eşimle evlendiğimiz ilk yıllarda ben yemek yapamıyordum. Olll-muyordu. Nosyon kafama oturmamıştı. Odaklanamamıştım da. Sanmayın ki denemiyordum veya meraksızdım. Çok istiyordum yapabilmeyi sadece belki henüz zamanım gelmemişti. Her gün bir yemek yakıyor, gün aşırı bir pyrex mutlaka kırıyordum. Mutfak ve ben birbirimize yabancılık çekiyorduk. Pişirdiğim yemeklerin tadı karşısında en başta kendim hayrete düşüyordum. Keklerim fırından yerlere akıyordu, kalıpta kalan kekle cebelleşirken dengemi kaybedip halının üzerinde kayarak karşı duvara tosluyordum. Oradan kekimin mutfak tezgahından süzüle süzüle yerlere akışına hüzünle karışık tanık oluyordum. Patetik bir halim vardı.

Tamam, bir kekin kabarmamasını anlayabilirim. Ama benim keklerim, enteresandır, saatler geçtikçe içine göçer, fısar kalırdı. İzahı yok. Sözünü ettiğim yıllarda çalışıyordum. İşten çıkıp eve gelir azim azim yemek yapardım. Bütün arkadaşlarımız bu şehirdeydi o zamanlar, ne güzel zamanlardı, hemen her akşam bizde toplanırdık ve benim korkunç yemeklerimi yerdik. Bir keresinde nasıl becerdiysem tencereye başka tencerenin kapağını takmışım, o da sıkışmış, hepimiz birden dakikalarca uğraşmıştık açmaya, sanki içinde çok matah bir şey var, tornavidalar, efendim sıcak sular soğuk sular.. birimiz bozuk telefon kulübesi yumruklar gibi yumruklamıştı bile, neyse sonunda açılmıştı, ama ne bekliyorduk ki Allah aşkına, berbat bir yemekti. Sorarım size, bir yemeği tanımlarken sevimsiz sıfatını kullanır mısınız, işte o yemek tam da öyleydi :^) hatta suratsızdı.

Bir başka sefer de..(hayır bir de kendini bilmezcesine hep çok büyük işlere kalkışırdım, üç renkli peynir topları, efendim, buzdan yapılmış gül yapraklı kasede meyva salatası gibi havalı şeyler..) o akşam da Meksika yemeği yapacağım tutmuştu demek, çook anlıyorum ya bu işlerden :^) fakat öyle acı öyle acı olmuştu ki hepimiz gözyaşlarına boğulmuştuk. Tabii benim acım ayrıydı, katmerliydi, ben hiç mi bir gün güzel yemek yapamayacağım diye yaşarıyordu benim gözler. Sonra arkadaşlarımızın hepsi ama hepsi başka şehirlere, hatta başka ülkelere taşındılar. Uzun müddet, hep o benim yemekler yüzünden diye düşünmüşümdür :^) Onlarla yemekler yemeyi çok özlüyorum, bunu da belirtmeden geçmeyeceğim.

Eşim bir günden bir güne o yemekleri yememezlik etmedi, burun kıvırmadı, son lokmasına kadar bitirdi, hep eline sağlık Nazlım dedi. Erişteyi koyu kahverengi renk alıncaya kadar yakabiliyordum. Ama onu bir dağ gibi tabağa yığıp üzerine sarımsaklı yoğurt döküp bir de tepesine cherry domates dikiyordum. Eşim görünce aa Mordillo’nun karikatürlerindeki pastamtrak dağlar gibi olmuş diyordu, yiyorduk biz onu. Sevgili Gürsel Anne ve Oktay Baba da öyle. Hep harika olmuş dediler, bana moral ve cesaret verdiler.

Eşimin rahmetli anneannesi, ki onun yemekleri tarifsiz lezzetteydi, gazpacho denememe gülmemiş, bir bahaneyle yememezlik etmemiş, bilakis çorba niyetine yapılmış o tuhaf, içinde kabuklu salatalıkların yüzdüğü soğuk bileşimi içerken “Hmm nasıl yaptın Nazlım tarifini yaz bana” diyerek beni onurlandırmıştı bile. Ben işte öyle öyle, birşeyler yapabileceğime inandım ve yıllarca hep denedim.

Cam Tavan kavramını bir an için orijinalinde ait olduğu çerçeveden, yani çalışma hayatındaki cinsel ayrımcılık konu başlığından ödünç alıp bu konuya uyarlayacak olursak, olmadıkça olmuyor dememek, sinmemek vazgeçmemek, zaman zaman yeniden denemek, hep denemek gerekli. Neden, çünkü zaman içinde şartlar değişebilir, olgunlaşabilir. Ya da bizde bir şeyler değişir, bakarsınız biz olgunlaşırız. Denedikçe, bir gün gelir, olur. Cam tavan hala orada tepemizde duruyor mu, ara sıra zıplayıp kontrol etmeliyiz. Kafamız yine çarpıp acır korkusuyla zıplamaktan kendimizi alıkoymamalıyız. Sonra denemediğimizle kalırız. (referans: Sn. Mümin Sekman).

Oğlum doğduktan sonra daha bir gayrete geldim. Çünkü o benim projem. Benim sorumluluğumda ve doğru ilerlemesi için bütün çabamı ortaya koymalıyım. Nasıl ki projelerde olur, burada da hak edişler var. Onu lalettayn şeylerle besleyemem. Sıcak temiz ev yemekleri yemeli. İçi kof olmayan bir büyüme için bunun böyle olması gerekiyor.

Biber dolması, mücver, terbiyeli sulu köfte…İşte bunu anladığım noktadan beridir ki, (ve hep çevremdeki beni kırmamak isteyecek kadar seven ve çabalarsam yapabileceğime inanan kişilerin söylediklerine kulak vere vere)...günden güne yemek yapabilir hale geldim. Bir göz kararım oluştu. Kavramları öğrendim. Kulak memesi kıvamı. Bir pinçik tuz. Silme yemek kaşığı..:^)

Algıda seçicilik belirdi, sezgilerim arttı. Sıralamalar oturdu. Beğendiğim bir şey yediğimde kafamda içindeki tatları ayrıştırıp tarifini az yanılma payıyla çıkartabiliyorum. Tarifler aklıma yattı artık ve yerleştiler. Ben artık yemek yapabiliyorum. Ve kendimle gurur duyuyorum :^) çünkü terakki var! Pişiriyorum, pişirdikçe pişiyorum.

Keşke çocukken mutfakta zamanlar geçirseymişim, güzel yemekler nasıl yapılıyor, sırlarına vakıf olabilseymişim. Bilmiyordum. Çok vakit kaybettim.

Yemek yapmak dünyanın en keyifli şeylerinden biriymiş. Bir ürünmüş. Kişinin kendine ve ailesine, dostlarına, yakınlarına verdiği önemin alakanın dışa vurumuymuş. Aile ekonomisine, çok daha önemlisi aile sağlığına, birliğine, dirliğine düzenliğine katkıymış.

Velhasıl, yemek yapabilmek gerekir. Bu, fevkalade şart. Kafada her gün daha iyisini yapmak iddiası olmalıdır. Belki yapılan yemek, harcanan onca saatlik emek dakikalar içinde biter gider, bir sonraki öğün için yeni maceralara yelken açmalıyızdır hergün hergün, o açıdan, kabul ediyorum, nankördür amaa her yemek mutlaka yolunu yerini bulur. Hafızalarda, kalplerde. Büyümekte, sağlıkta. Dostlukta.
Birini, yaptığı yemekle birlikte hatırlarız. Özdeşleştiririz. Öyle olmasa, neden tarif defterlerimizde tarif adları şuyun şulu keki, şuyun şulu böreği şeklinde geçsin.

Demek, yemekleri insanın alamet-i farikasıdır da.
Lamı cimi yok, ufaklıklara öğretmeliyiz. Bir yerlerde okumuştum, şu söz aklımda kalmış, biz anneler babalar, kendimizi gönüllü olarak gittikçe gereksiz hale getirmeyi bilmeliymişiz. Öğretmek buymuş biraz da.

Tez, mutfağa çocukları da sokuyoruz. Erkek de olsalar. Hatta erkeklerse, özellikle. Zaten bunu hemen hepimiz akıl etmiş, halihazırda yapıyoruzdur, ama olsun, altını çiziyorum. Gün gelip uzakta bir yerde üniversitede okuyacakları tutabilir. Ne yer ne içerler o zaman :^) Niçin yağda yumurtaya, makarnaya talim edeceklermiş bakalım. Çıtayı yükseltebiliriz. Üniversiteleri kazanmayı, yığınla kitaptaki onca bilgiyi sünger gibi emmeyi biliyorlar da bir sebze güvecini mi yapamayacaklar. Sebze güveci olmadan acaba yeni bilgiler o tatlı kafacıklara nasıl girecek? Yaban ellere giderlerken bavullarına mutlaka iyi bir yemek kitabı sıkıştıralım (ya da işte en sevdikleri yemeklerin tariflerini bir dosyada saklamaya şimdiden başlayalım ki, e-postalarız, ne de olsa biz zamane anneleriyiz :^), o günleri görürsek. Aklımızda olsun. Ne kaldı şunun şurasında.

Sonra, yeni evliler diyelim, kayınvalideleri kayınpederleri yemeğe gelecek. Ya da yıllar yıllar olmuş evleneli ve/ama yıllardır da çalışıyorlar, evdeki yardımcı hasta oldu, düzen kaydı, işler aksadı, haydi bakalım ne olacak. Artık olmazsa bir kebap söyleyemeyecekleri zamanlara gelindiğinde, zira üzerine titredikleri çocuk/ları olduğunda hele, veya işte yaz bekarı kaldıklarında, ya da olur ya, dünyanın bin türlü hali var, nedir, bir darboğazdan geçmeleri gerekiyordur, dışarılarda :^) gezilemeyecektir, evde mercimek pişirmek, scrabble oynamak gerekiyordur bir müddet, (örnekleri böyle çoğaltmak mümkün) atıyorum, büyük patron terfi vermeden önce neyin nesidir doğru dürüst bir aile yaşantısı var mıdır yok mudur bir bakmak üzere eşiyle yemeğe gelecektir, hepsini bir kenara bırakalım, karı koca yemek yapmak zevkli bir şeydir, işte tüm bu hallerde, tüm bu şartlarda, iki kap olsun temiz, sağlıklı, görünümü, lezzeti yerinde yemek çıkartabilecek donanımda fertler olarak sürmeliyiz onları hayata.

Ve bu yoldaki çalışmalara çok önceden, küçükten başlamalı. Ağaçlar yaşken. Bazı çocuklar yemek konularının çok meraklısıdır, maharetlidirler de, bazıları ise daha az merak duyar. Ve çok üstün beceriye sahip olmayabilirler. Diğer bazılarının ise :^) hiç o taraklarda bezi yoktur. İşte artık yapacağız bir şeyler.

Pazara markete beraber gideriz, seçmeyi öğrenirler, fasulye ayıklayabilir, hamur yoğurabilirler, muffin karışımlarını kalıba dökebilir, kurabiyeleri kalıpla kesebilirler, çöreklerin üzerine yumurta sarılarını sürüp susam serpiştirebilirler, salatayı onlar karıştırır. Reçel yaparken, turşu kurarken, keki kalıptan çıkarırken biz, hep oralarda olsunlar. Yeni öğrendiğimiz tarifleri onlara da ballandıra ballandıra anlatalım. Sandviçler köfteler hazırlasınlar. Bunları yapabilirler. Büyüdükçe çok daha fazlasını da yapabilirler. Bir önlükleri olsun. Bu gibi şeyler.

Ne demişler, “Duyarım unuturum, görürüm hatırlarım, yaparım anlarım”. Erken anlasınlar istiyorum. Sonra, İtalyanlar da derler ki, iyi bir makarna için, pişene kadar başında durmalısınız. Benim de demem o ki, pişene kadar başlarında duralım :^)

Ayrıca ben, “tuzunun olduğu çorbadan” içmeyecek bir çocuk düşünemiyorum. Ve baktı ki yaptığı yemek yerlere göklere sığdırılamıyor, daha iyilerini yapmaya heveslenmeyecek bir çocuk…veyahut, biraz geç kalmış bir yetişkin :^) de düşünemiyorum.

“Bu biraz geç kalmış yetişkin”den size, çocuklarla mutfakta geçirilecek güzel zamanlar için bir tarif: “Onlara balık vermekten ziyade, balık tutmayı da öğretmek” fikrinden hareketle, bir balık tarifi:

BALIK KÖFTESİ
Hafif pişirilmiş fileto herhangi bir balık
2 büyük patates
1 bardak ekmek kırıntısı
Taze maydanoz
3 yemek kaşığı peynir (türünü size bırakıyorum, rendelenmiş)
3 diş dövülmüş sarımsak
1 çay kaşığı tuz, yarım çay kaşığı karabiber, istediğiniz baharatlar
2 yumurta (çırpılmış)
1 büyük boy soğan (rendelenmiş)

Patatesleri soyun, haşlayın ve ezin. Kolayca parçalanacak ölçüde hafif pişirilmiş, sudan geçirilmiş, kılçıkları da ayıklanmış fileto balık löp etleri ve geri kalan malzeme ile karıştırıp köfte şekli verin. Kıvamı biraz koyu tutturulursa kurabiye kalıplarıyla değişik şekiller de vermek mümkün. Geniş bir tavada orta ateşte kızdırılmış sıvıyağda her iki tarafı da güzel bir kızarık renk alacak şekilde çevire çevire kızartın. Üzerine tartar sos (1 bardak mayonez+ 1 yemek kaşığı rendelenmiş taze soğan+ minik doğranmış tatlı kornişonlar+ 2 yemek kaşığı limon suyu+tuz ve karabiber) dökerek servis yapın. Elinize sağlık. Ve, afiyet şeker olsun :^)

 

2007-08-14
Bu yazı 1074 kere okunmuştur.

bcoskunbcoskun

Nazlım Hanım; Yazınızı keyifle okudum. Çok doğru şeyler üzerinde durmuşsunuz. Ben de çocuğum olduktan sonra girdim bu "sabah ne yesin, öğlen ne pişirsem, akşama ne yese" krizlerine. Şimdi de henüz 2 yaşında olmasına rağmen, yemek yaparken onun da sebzeyi, tuzu eklemesine ya da karıştırmasına izin veriyorum. Sonunda ben yaptım diye daha zevkle yiyor.

NazlimNazlim

Merhaba, ben asıl sizin yorumunuzu büyük keyifle okudum. Teşekkür ederim doğru bulduğunuz için, demek aynı düşünüyoruz davranıyoruz bunu bilmek ne güzel. Mutfak tozu yutarak :) büyümeleri hakikaten önemli. 2 yaşındaki tatlı çocuğunuza kocaman bir aferin. Ve kocaman bir de, Yarasın! Hergün her öğün yemek düşünmek konusunda da hatırladığım birşey var, sizinle paylaşayım, oğlum şimdi daha büyük, işim kolaylaştı, ona soruyorum, fikir veriyor, pişiriyorum ama iki yaşındayken şöyle yapıyordum, repertuarımda olan :) çorba ve yemek isimlerini kağıtlara yazıp bir küçük torbaya koyuyordum, o da içlerinden kura çekiyordu, buna göre üç dört günlük bir program yapıp listeme yazıyordum, ona göre alışveriş yapıyordum, hem tıkır tıkır yürüyordu sistem, hem de başını çevirip ı-ıh yememm derse bi dakkaa diyordum listeyi gösteriyordum, pazartesi.. öğlen.. mercimek çorbası..burda yazılı bak..sen seçtin ben yaptım! O zaman yiyordu :^) Güle güle büyütün, sevgiler.

semosemo

yaa çok güldüm okurken. ne güzel yazmışsınız. aferinin çoğu sabırlı ve kibar eşinize gitmeli bence. Ayrıca şu kura yöntemi süper bir fikirmiş. Şu anda benim de oğlum 2,5 yaşında, hemen uygulayacağım. Yemekleri beraber yapma işine gelince diyebilirim ki kesinlikle fark ediyor. Biz de beraber yapıyoruz çoğu zaman. Ben mutfağa girer girmez eline tabure alıp koşuyor zaten "anne ben! ben!" diye. Malzemeleri karıştırıyor, ölçüyor (daha doğtusu ölçemiyor:) pişmesini bekliyor, kendi servisini kendisi yapıyor ve önüne koysan yemek istemeyeceği şeyleri bile böylelikle çok kolaylıkla yiyor. Gerçi biraz yorucu ve zaman alıcı oluyor böyle ama yeterki yesinler, herşeye razıyız. bu güzel yazı için teşekkürler. semiramis

NazlimNazlim

Merhaba Semo, ben güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim, gözümün önüne elinde tabureyle koşan anne ben anne ben diyen oğlunuz geldi, ne tatlı, kırk bir buçuk kere maşallah diyorum, işte ruh buu! Aferin ona. Servis de mi yapıyor, Allahım, süpper. Tunç da iki buçuk yaşındayken en sevdiği şey muffin yaparken yanımda bitip, sandalyeye tırmanıp malzemeleri karıştırmaktı, büttün tezgahı batırırdı, sonra fırında kabarırlarken kocaman fırın eldivenli ellerini fırının camına dayayıp çizgi film seyreder gibi seyrederdi, oooolum yavrum çooocuuum burnun yanıcak yaklaşmaz mısın fırına dediğimde de odasına bi koşu gider kırmızı palyaço burnunu takıp gelip öyle devam ederdi. Ay bunların her yaşları ayrı tatlı oluyor. Küçük şefe bir aferin daha, ve sevgiler.

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin