Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Yemek Anıları

Aradığımız dosya bilgisayarımızın hafızasında nerede. Aratmasın bizi, bulsun diye, sol alt köşede, tıkladığımızda çıkan pencerecik vardır. Başlarız yazmaya adını sözkonusu dosyanın, hatta içeriğindeki bir kelimeyi sadece, daha bitesi olmadan, leb demişken leblebiyi anlar hani, anlar bulur, onu, ve çağrışım mesafesi içinde ne var ne yoksa onları da, alır getirir, alt alta da sıralar. Hafızamızın bir farkı var mı. Yok pek. Diyelim çocukluğumuza serpişmiş yemek anılarını hatırlamak istedik, ki isteriz ara sıra, çünkü sıcaktırlar, başkadırlar; çünkü yaşandıkları saati, tabaktakileri, bütün masayı, etrafında oturanları da, o gün o çatının -veya o gökyüzünün- altında neler vardıysa belli ki önem vermiş, çünkü baksanıza aklımıza yazmış olduğumuz, o sesleri, görüntüleri, rayihaları da beraberine alarak…getirir gözümüzün önüne koyar. Bu ihtiyaç duyduğumuz bir şeydir. Beynimizin hangi köşesine verebiliriz arama komutunu , hafızamızı ona yönelik hareket geçirmesi için, sol alt mı :) bilmem, ama oradaki pencerecikten serer önümüze, aradığımızı buluruz, açılmış sıralanmışlardır. Pencerenin önüne soğusun diye bırakılmış yemek tencereleri gibi…

Bir nevi bilgisayar. Sayılmış bilgiler.
Sevilmişler de. Gelirler birer birer. Aklımızdan gelirler, aklımıza gelirler.

Çocukluğumuzdan bu yaşımıza. Sen, sevdiğim kurabiye. Tırtıklı. Kakaolu, ve vanilyalı. Leman Teyzem yapardı. Yorgun, şişmiş ayaklarıyla mutfağına iner, çok güzel, ama çok güzel yapardı. Yerken yakınlardan bir yerden tren sesi duyulurdu. Kurabiyeleri kadar tatlı bir insandı, gitmeseydi erkenden.
Çocukken sevmediğim, şimdiyse çok, çok sevdiğim havuçlu patatesli kerevizli erişteli mercimek yemeği, ve kıymalı ıspanak. Belli ki ben yiyeyim diye, mercimek bir filmde seyrettiğimiz hapishane yemeğiyle, ıspanak da yine başka bir filmdeki kovboy yemeğiyle özdeşleştirilmişti. Adları öyle kalmıştı onların. Bu akşam yemekte ne var? Kovboy yemeği. Abim kovboy şapkasını takardı galiba, o biraz flu şimdi, ama öyle olmasa niye kıkırdayayım ki, demek ki takardı. Ve toprak güveç kaplarında yerdik yemeğimizi, yemekte o yemek olduğunda. Filmde öyleydi. Peki bu akşam? Mercimek var: abim hapishane yemekhanesindeymişcesine tehditkar ve heybetli oturur, bıçkın bakışlarla etrafını süzerek yemeğini kaşıklardı. Homurdanırdı da. Ben yine kıkırdardım. Böyle kıkırdarsam hapishanede beni güç zamanların beklediğini söylerdi :) Hem suçlu, hem güçlü :) bir ifadeye bürünmeyi denerdim bu defa!

İlkokul birdeyim. Abim alıyor okuldan beri, yürüyerek eve geliyoruz. En çok kokulu silgimin kokusunu, beslenme çantamın rengini ve desenlerini hatırlıyorum. (Bazı şeylerin altı çizilidir bu dosyalarda bilirsiniz). Annem seramik kursunda. Salonda sehpayı çekip kale yapıyoruz, kırılacak şeyleri büfeye kaldırıyoruz. Ben kaleciyim, maç mücadeleli geçiyor. Sütlü kahvesine! Kaybeden kazanana sütlü kahve pişirir. Hayatta pişirmeyi öğrendiğim ilk şey sütlü kahvedir. O kadar çok pişirdim ki, ustayımdır sütlü kahve pişirmekte :)

Hala ilkokul birdeyim. Ablamın erkek arkadaşı yemeğe bize gelecek. Ablam ahtapotlu pilav pişiriyor. Ve bir mucize oluyor, tam lokmayı ağzıma atacakken ufak bir deprem. Ablamın arkadaşı salon kapısının çerçevesine kolları ve bacaklarıyla tutunuyor, ve hala sallanıyor, sallanırken bize sakin olmanın öneminden bahsediyor, sesi de sallanıyor, çok tatlı :) Biz oturuyoruz, bir şey olmayacak biliyoruz. Daha sonraları depremde kapı çerçevelerine güvenmenin hiç de iyi bir fikir olmadığını öğreneceğizdir :) O an benim için deprem bir kurtarıcı. Çünkü bana annem, bizim için pişirilmiş, önümüze konmuş her şeyi, ne olursa ve nasıl olursa olsun, yüzümüzü buruşturmadan yemeyi, “Elinize sağlık çok güzel olmuş.” demeyi öğretti. Hayatım boyu bunu yaptım. Zaten ben kusur görmem, buna programlıyımdır. O yüzden böyle yapmayanları, inceleyen, inceden dudak bükenleri, eliyle itenleri, yarım bırakan, veya eleştiren, dalga geçenleri hayretle izlerim. Ne kadar ayıp. Büyük kabalık. İşte o kusuru, görürüm. Ben asla yapmazdım. Oğluma da öğretiyorum. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer, bitirir ve teşekkür eder. O ahtapotlu pilavdan yemedim, evet ama, deprem olmasaydı ve ben çok küçük olmasaydım-korkmuş gibi de yapmasaydım :), bağrıma taş basıp yiyecektim. Bundan emin olabilirsiniz.

Çocuklar düzenli olarak tekrarlanacaklarını bildikleri, adet haline gelmiş, neredeyse seremonik alışkanlıklardan ne kadar hoşlanırlar. Tekrarlanacaklarını bilmekten ne kadar huzur alırlar. Cumartesileri babamla ikimiz Kadıköy’e giderdik. Hiç sektirmeden, yıllarca. Önce kitapçıya uğrardık, mutlaka kitap alırdık. Neler okudum neler. Üzerine Hacıbekir’de oturup profiterol yerdik. Yeni kitap kokusu profiterolün kokusuyla karışık, dosyada saklı. Üzerine balık pazarına uğrar, balıkları alırdık, balıkçı ile sohbet. Kırmızı soğan, roka, limon. Manav amcayla sohbet. Helva. Türk kahvesi. İki çift sohbet daha eder. Eve dönüş. Yemekte balık var. Sofrada abim ve ablam artık yoklar, o üzücü taraf, onlar uzaktalar artık, okuyorlar. Onlar çok büyük benden. Perspektife aykırı ama, uzaktayken bile büyük görünüyorlar, annemin gösterdiği yerden baktığımda. O mesafe, yer ediyor.

Pazarları da, sabah erkenden, annemi uyandırmadan çıkıp evden, Bağdat Caddesi’ni Suadiye’ye kadar katedip, en sevdiğimiz fırına yürüyoruz babamla. Yıldızlar Pasta Fırını. Artık yok. Tam tava ekmeklerinin çıkış saatine ayarlıyoruz yürüyüş hızımızı. Sıcacıklar, kocamanlar. Kokuları nasıl mı. Dünyanın en güzel kokusu bile olabilir her an. Hızlı hızlı yürürsek eve döndüğümüzde hala sıcak olacaklar. Tereyağ ve bal süreceğiz, eriyecek onlar bir güzel. Üçümüz, kovboy filmi seyrederek yiyeceğiz. Seyrediyor görünüyor ama, annemin aklı ablamda ve abimde olacak, olaylı yıllar o yıllar. Her Pazar o saatlerde kovboy filmleri olurdu. Hani demin bahsettiğim, kovboyların şapkalarını gözlerini kapatacak kadar burunlarına çekip, ateşin kenarında toprak kaplardan ıspanak yedikleri filmlerden. Asla kaçırmazdım. Çay. Şekeri karıştırma sesi. Yanında peynir. Zeytin. Annemin Osmanlı çileklerinden reçeli. Veya gül, gül reçeli. Reçel çeşitleri değişebilir, seremoninin bu parçası dışında tümü, daha yıllarca aynı kalacaktı ama. Ben de gidene kadar.

Sonra belki, ertesi güneki ödevlerimi bitirebilirsem, deniz kenarına yürürüz. Ya da, ya da, dondurmacıya. Fıstıklı, çukulatalı ve sade.
Sınavdan beş alırsam, ki almışımdır, ne isterim. Asya Pastanesi’nin Addis Ababa pastasından.
Bu saydıklarımın hiçbiri, yok şimdi, ya yok, ya da aynı değil. Tat guddeleri ve burun, hafızalarının güçlülüğüyle övünürler -ne kadar övünseler yeridir, ve çıtaları çok yüksektir. Hiçbirşeyleri beğenmezler ileriki zamanlarda.

O yıllarda üniversitelerde boykotlar yapılıyor. Bana o zaman sorsanız, ne güzel, tatil :) ve ablamı daha çok görebiliyorum böylelikle. Piyano dersleri alıyorum. Hayallerim var. Konservatuar sınavlarına gireceğim. Olmayacak ama ben bunu daha bilmiyorum. Ablam İstanbul’da tatildeyken derslere, ve konserlere, beni o götürüyor, elimden tutup. Tam bir macera benim için. İstanbul’un bir yakasından bir yakasına. Küçükken, şehir de o kadar büyük olunca, sahiden kıtalararası bir mesafe olarak algılıyor insan bunu, başka türlü uzaklıklarından henüz habersiz. Dolmuş. Vapur. Otobüs. Eğer vapurda simit yememişsem, martılara da atmamışsam, inince dönerli sandviç yeriz. Yol o kadar uzun ki acıkıyorum :) O yıllarda hamburger daha yok. Az var gelmesine, ama daha yok çok. En fast-food, dönerli sandviç. İçinde kornişon da var, ve, ekmek arası değil. Hafif tatlımtrak bir sandviç ekmeğinin arasında. Tatlılar, ekşiler, dahiyane. Yanında da inanmazsınız ama, limonata. Kola henüz girmemiş her yere, hele ki bünyemize. “Kola’ya kaçış”ın yaygınlaşması an meselesi, gazoz var ona en yakın olabilecek ama o da dönerle bağdaşmıyor. Dönerli sandviç, limonatayla. Adet öyle. En özlediğim şeylerden biridir bu ikili şimdi. Hiçbir yerde yok ikisi yanyana. Yıllar var ki hasretim. Ve zaten olsalar bile tatları da apayrı o bahsettiğimden, monosodyum glutamat yoktu ki onlarda.

Küçük teyzem hayatta olduğu için çok mutluyum, sesi hep huzur veriyor bana. Kalbi iyilikle doludur. Çocukluğum ve yemekler dosyasında onun da resmi var. Eniştemin kızkardeşleri, onların aileleri, kuzenlerim -onları ne kadar severim, anneannem, dedem, biz, hepimiz, çok uzun, çok uzun bir sofradayız o resimde. Sofra herşeyle dolu, sandalyeler dolu. Kalabalık ve kenetli olabildiğinde aileler, asla yalnız hissedemezsiniz, hiç sıkılmazsınız, hep toksunuzdur. Tanınmama, anlaşılmama derdinden eser bile yoktur. Kendinizi bugün ifade edemeseniz, yarın edersiniz. Herkes tanır birbirini, eninde sonunda bile demiyorum, eninde! Güncellenebilir gelişimler, değişimler. Gelişmeyi , değişmeyi, gerçekleştirmeye değer bulur bir hale, bu getirir insanı. Gönlünüz her şeyi alır o zaman da. Bir ailenin fonksiyonunu kaybetmiş aile haline gelmemesinin, kopmamasının, o kopukluğun derinleşmemesinin formülünü biliyorum. Gizli değildir ki zaten, ama sihirlidir. Sık sık yemeklerde birleşilmelidir. Çocuklar büyür, giderler, bazen uzağa, yuvarlanıp giderler seçtikleri köşelerinde dünyanın. Dağılırlar düzeltmezseniz, eksilirler eğer toplamazsanız. Bunu da bir tek şekilde başarabilirsiniz. Yemeklerle donatırsınız masayı, çağırır gelin dersiniz. Hepsine birden. Şu gün, şu saatte, evde. Orada olun. Gelirler. Daima, gelirler. Kulağımıza küpe olsun. Biliyor musunuz, acı kayıplar üzerine bir araya gelişleri saymayacak olursak aynı sofra etrafında onlarca yirmilerce yıl oturmamış aileler var. Hiç, ya da sandalyelerden bazen biri bazen diğeri boş halde. Birbirine bütünüyle yabancı. Bu da acı kayıplardandır. (Dosyalarda bazı şeyler de iri fontlarla, ve kalın yazılı olur. Bu, onlardandı.)

Aşure ayları unutulamaz. Zaten, çocukluğumdaki komşu teyzeler unutulamaz. On altı teyze, hepsi anaç ve maharetli. Aşure ayında her biri, ve annem de, aşure yaparlardı, hepimiz hepsinden tadardık. Güçlü komşuluk, kapının hep çalması ve tabak tabak güzelliklerle karşılaşmanız demektir. O da sıcacık hislerdendir. Annemin komşularıyla günleri olurdu. Evlerinde, yazları bazen de bahçedeki kocaman kayısı ağacının altındaki kamelyada, toplanıp sohbet ederlerdi. O zamanlar, memleketimizde altın günü, dolar günü icat çıkmamıştı başımıza henüz, diyeceğim, mertlik bozulmamıştı. Tamamen duygusaldı. Öyle de kalmalıydı bana sorarsanız). O günler, o günlerin akşamları, bayram gibiydi benim için. Bütün çocuklar ve babalar için öyle değil miydi. Anneler bir önceki günden beri süren hummalı çalışmadan yorgun uzanmışken, bizler de o güzel şeylerden yerdik. Gün, akşam olurdu :) Ne çok çeşit. Alışıldık, henüz alışılmadık ancak alışılacak olan, ne güzel şeyler, hepsi de lezzetli, şık.

Komşu teyzelerin özenle yapıp paylaştıkları yiyecekler.
Aile dostu teyzelerin, adlarıyla beraber annelerimizin tarif defterine girmiş tarifleri.
Çocukluk arkadaşlarımızın evlerine gittiğimizde annelerinin bize hazırlamış olduğu, yedikçe aileden biri gibi hissettiğimiz yemekler.
Gibisi var mı bunların. Bilhassa şimdilerde. Zaman nasıl oluyorsa onca yaşam kolaylaştırıcıya rağmen sıkışıklaştıkça şıkışıklaşırken. İşten, güçten, trafikten, yurtta ve dünyada olan bitenden, dersten kurstan sınavdan, AVMlerden :( sosyalleşmeye mecal mi kalıyorken. Herşeyin hazırı varken, fakat bünyelerimiz onlara hazır değilken. Zaten hiçbirşey de hazır olamıyorken.

Abimin ve ablamın geldikleri zamanlar için, onların arkadaşlarının da gelip bizde kaldıkları zamanlar için, istek alan, özel yemekleri vardı annemin, bir başka özen. Çok güzel mantı yapardı, tam bir ziyafet. Bir güveç yemeği vardı, efsanevi. Kuzu eti en dipte, üzerinde kat kat patlıcanlar, sulu sulu kıpkırmızı domatesler, patatesler, sarımsaklar biberler, kapak sıkı sıkı kapalı ve kısık ateşte, güveçte pişecek. Püf noktası ateşten almaya yakın eklenen kimyon ve karabiber. Çok özlediğim şeylerden. Sabahları da sayısız krep yapardı. Onları kıymalı soğanlı maydanozlu harçla rulo rulo sarıp fırın kabına dizer, üzerine bol kaşar peynir rendelerdi. Doğru fırına. Bu yemekleri benden on yaş, on üç yaş büyük genç insanlarla aynı sofrada oturabilip, o yaşın insanları nelerden nasıl konuşurlar dinleyerek, hal ve tavırlar nasıl olmalı o yaşa gelindiğinde, gözlemleyerek yemek, başka şeydi.
Çocukların abi, abla yaşında figürlere yaşamlarında büyük gereksinimi vardır. Örnek alacakları insanlara. Etraflarında iyi bir model varsa, kendilerine fark atar çocuklar. Olabilecekleri en iyiyi daha rahat ortaya çıkarabilirler. Yeter ki modelleri gönüllü olsun isteksiz değil, ve yargılayıcı olmasın, da ilk inanan olsun. Zira aksi takdirde, bu defa da çok ters bir etki, kendine güvensizlik peyda olur. Hem de bir ömürlük. Görüyor musunuz ne kadar zor bu işler. Çocukluk kadar hassas dönem yok. Bir de bebeklik, gençlik, ve yaşlılık :)

Küçük olup da yaptığı, başarabildiği ilk yemeği unutur mu hiç insan. Büyük bir atlama taşıdır o. Böbürlenilecekse, böyle şeylerle –o da efendi efendi olmak kaydıyla :)- böbürlenilmeli ; yoksa şimdi yeni nesilde çok fazla, çok sık, çok üzüntüyle rastladığım ve acıklı bulduğum gibi, ellerindeki dikdörtgen cisimlerle, veya üzerlerindeki markalarla, veya ceplerindeki miktarlarla değil. İnsanlığın konuştuğu bütün diller istisnasız üç ayak üzerinde otururlar bildiğimiz gibi. Olmak, yapmak, sahip olmak. Bunlar üzerinden konuşulur yazılır dünya üzerinde. Fakat insanlık dilinde bunlardan bir tanesinin, sözünün geçmemesi, dahası lafının geçmemesi, gerek diye düşünüyorum. Sahip olduklarımız, insanlık dilinde söz etmeye değer değildir ve pek konuşulmamalıdır. Sahip olduğuyla değil yaptığıyla, ve olduğuyla kendini ortaya çıkarmayı, çocukken öğretmeye başlamamız gerek, bunun için de, bizim öyle yetişkinler olmamız ön şart. İçimizde taşıdığımız iyi niyet, ve elimizden nelerin geldiği değerli olsun biz ve karşımızdaki için, üzerimizde taşıdıklarımız değil. Siz ne dersiniz? Olduğumuz ve yaptıklarımız kadarız, değil miyiz. Ve asıl olarak sadece bunlardan ibaret? Zira gerisi, sadece bir iki dakikanın içerisinde elimizden kayıp gidebilir.

Bir deprem, bir savaş, bir yangın, bir hastalık, bir kaza bir bela, kendimizden başka hiçbirşeysiz bırakabilir bizi. Lükslerimizden olabiliriz, onlar bize pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Oysa ki olduğumuz şey iyi bir insan, yapmış olduklarımız doğru şeylerse, yedi kere düşer sekiz kere kalkarız, yine kendimize ve sorumluluğumuzdakilere iyi bakabiliriz. Peki ben ne diyordum, buralara nereden geldim? Hah. Asıl er meydanı, çünkü yaşam becerisi göstergesi, küçük yaşlar için, sınıftır, spor salonudur, kamptır, sahnedir, ve ve ve mutfaktır :) Abimin apandisiti patlamıştı, ameliyat olmuştu, annem gitmeliydi, benim sınavlarım vardı, ve artık ortaokulluydum, koca kız oluyordum, “Ben kalabilirim” dedim, ne vardı ki, ekseri okulda olacaktım, akşam babam gelecekti zaten işten, ve karşı komşumuz Cemile Teyze gün boyu yoklayıp duracaktı eksik olmasın. Küçük bir maceraya atılmamam için siz bir sebep görebiliyor musunuz.

Annemin yapıp bıraktığı yemekler vardı, sonra Cemile Teyze’nin yapıp getirdikleri, sağolsun. Ama ben, yoğurt çorbası yapma arzusuyla yanıp tutuşmaktaydım. Kendimi ispat etme yaşlarım başlamıştı, elden ne gelir ki. (O yaşlar daha hala bitmedi :) Gözüme o çorbayı kestirmiştim çünkü annem yaparken seyrettiklerim içinde bir onu yapabileceğime aklım kesmişti. Sıralamalara ve sabra, büyüyene kadar hayatlarımızda ne yer, ne gereken ölçüde değer veriyoruz, çünkü bu, birilerinin bize öğretebileceği bir şey değil. Sıralama yapmadıkça başaramayacağız başaramayacağız ki, dank etsin, yapmayı öğrenelim. Sabırsızlık bizi hatalara sürüklesin, ki kayıp battığımız sütün içinden, kaymak bağlamasını sabırla (ama batmadan) bekleyip, fincandan tırmanma çıkma becerisini edinebilelim. Bu sebeptendir ki ilk çorbamın içinde doğru malzemeler vardı, öte yandan bütün malzemeleri birden tencereye atıp hızla karıştırırsam çorbamın olacağından emindim. Çorba öyle olurdu. Çorba, oldu evet. Biraz çorba oldu :), tam özdeşleşmemişti, yumurta hafif kesilmiş miydi ne, ve marifetli bir elden çıkmadığı açıktı, falan ama, oradaki marifet, cesaret edip yapmaya başlamaktı. İçeriği bilmek, bulmak, bitirmekti -ve evi yakmadan bitirmekti :). Şimdilik, yani o zamanlık, fazlasıyla yeterliydi bunlar. Üstelik babam da yemiş, bitirmiş, teşekkür etmişti :)

Anlatmakla bitiremem sözlerini birgün artık kullanacağım kimin aklına gelebilirdi :) Ama öyle yapmalıyım, her gün yemekler yiyoruz ve şanslıysak günler yıllarca. Bu çok fazla anı demek, dosyalar kalın. Anneannemin ve dedemin ziyaretlerini sona sakladım, yerleri başkadır. Dedem bana beni çok fazla oluşturan bir temelimi vermiş kişiydi. Bizdelerdi birgün, arkadaşımdan geliyordum, yüzümden düşen bin parça. “Nen var” demişti, unutmuyorum. Anlatmıştım, “Dede arkadaşıma kooooocaman bir Barbie ev hediye gelmiş, bilsen nasıl, nasıl güzel, içi bir sürü Barbie bebeklerle, eşyalarıyla kıyafetleriyle dolu. Minik ampulleri bile var minik başucu lambalarının”. Anlatmaya devam edecektim daha, dakikalarca, ama tam “Benim yok” dediğim noktada, bana dedi ki “Nazlım kızım başkasında olanın sonu yoktur, insanın içi içini yer bitirir. Sen şimdi içindeki bu duyguları yaz kağıda sonra da at onu çöpe, bir daha aklına uğratma bile”. Yazdım, attım, üzerinden otuzdört yıl geçmiş, bir daha da başkasında olanla ilgilenmedim. Sadece sevinirim sevdiklerimin güzel şeyleri varsa. Hep kendi önüme bakarım, onun nesi var, bende de şundan olmalı, bende şundan da olmalı gibi cümleler düşünce baloncuklarımda yok. Bu bir iç huzuru. Bir dedenin torununa bırakabileceği en iyi bir şey. Bazen biri öyle bir şey söyler ki, öyle basit bir formül koyar ki önünüze, bambaşka biri olacakken, başka türlü olursunuz. Daha iyi biri yapar o sizi. Çok sakindi efendiydi, mavi mavi gözleri vardı, midesinden çok hastaydı, o yüzden anneannemin yaptığı güzel böreklerden, sütlü, haşhaşlı, çeşit çeşit ekmeklerden yiyemezdi çok. Ucundan azıcık. Hepsi hepsi biraz köfte, o da soğansız. Komposto, o da şekersiz. Dilerdim ki afiyetle herşeyden yiyebilsin. Huzur içinde yatsın. Bu dosyalarda adı geçen bütün sevdiklerim. Hepsinin izleri var. İçlerinden artık aramızda olmayanları huzur içinde yatsınlar. Burada olanlarımızsa, huzur içinde yaşasınlar.

Anneannemin ve annemin yaptıkları elde açma, tek tek rulolar halinde mercimek böreğinin, lezzetinin ölçüsü olmayan fakat ne yazık ki göz kararıyla yapıldığı için ölçüsü de olmayan o böreğin tarifini sizinle paylaşmak isterdim. O farklı, onun yanına bile yaklaşamam. Bir mercimekli börek tarifim, (un miktarı yine “aldığı kadar” diye geçmekle beraber) birtakım sağlam ölçülerim de yok değil ama. Onlarla vereceğim tarifi. Umarım tutar. Ya tutarsa? :) Tutmazsa bile, hazır yufkayla yapmayı, üçgen üçgen kesip sarmayı düşündüğünüz böreklerden, iç harç olarak arasıra da mercimek-soğan-maydanoz karışımını eksik etmeyin. Mercimek çok yararlı. Çok zararsız. Bu küçük, ama besleyicilikse söz konusu olan o zaman boyutu devleşen baklagil, küçüklerimizi şişmanlatmayacak, büyütecektir. İçinde bol oranda magnezyum barındırır, magnezyum bünyede yeterince varsa, içlerinde dolaştıkça damarlarımıza, arterlerimize bir rahat nefes aldırırmış, kalbiniz mutlu olsun -kelimenin tam manasıyla mutlu olsun istiyorsanız, mercimek yiyin diyor uzmanlar.
Kalbin ömür boyu en iyi arkadaşı. “Çok arkadaş canlısıdır mercimekler. Fasulye dünyasının “Sempati Güzeli” dirler adeta” :) deniyor mercimek için, haberimiz olsun. (Laurie Colwin)

MERCİMEK BÖREĞİ Mercimekli harç için, istediğiniz ölçüde mercimeği birazcık diri kalacak şekilde haşlayıp soğuk sudan geçirin, küçük küçük doğranmış soğanlarla biraz zeytinyağda çevirin, doğranmış maydanozu, tuz ve karabiberi ilave edin, soğumaya bırakın. Hamuru için bir bardak süt, bir bardak zeytinyağı, bir bardak yoğurt, bir paket toz maya, aldığı kadar un, kararınca tuz gerekiyor. Bu malzemeler karılıp, ne sert ne çok yumuşak bir hamur yoğurulur. Bezelere ayrılır ve bunlar başarabildiğimiz nispette ince açılırlar. Herbirinin, önce üzerinde çok az bir zeytinyağ gezdirilecek, sonra ortadan ikiye kesilip geniş tarafına mercimekli harçtan yayılıp rulo halinde sarılacak. Kol böreği olacak şekilde birbirlerine eklenerek tepsiye sarmalanacaklar. Veyahutta her birinden gül börekler yapıp teker teker tepsiye dizeceğiz. Her iki halde de tepsiye fırın kağıdı serili olsun. Üzerine fırçayla yumurta sarısı sürülüp, istenirse susam, çörek otu, keten tohumu serpiştirilip fırında yüksek ısıda pişiriliyor. Kabarana, kızarana kadar.

Gitmeden neden mercimekli kreplerden bahsetmiyorum. Küçük küçük ve çok da biçimli olmaları gerekmeyen kreplerin, yarısının pyrex bir kabın altına döşenmesi, üzerine mercimekli harcın yayılması, kalan kreplerle bu harcın üzerinin kapatılması, üzerine peynir de rendelenip fırına sürülmesinden ibaret. Tarifler sayfasında var. Çok güzeldir. Bu tarifi krep katmanlarının aralarına biraz biraz beşamel sos gezdirerek, harcına kıyma ekleyerek zenginleştirebilirsiniz.

Güzel yemekli anılar, güzel anılı yemekler dierim sizlere, çocuklarınıza.


 

2012-01-15
Bu yazı 1670 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin