Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Yapabilirim...

Bir “yapabilirim” duygusu vardır, benzersiz. “Beeen bunu yapabilirim”. Harikadır. Şarttır. “Yapabilmemizi” tam da o duygu sağlar. O sayede yapamayacağımız vardıysa bile yaparız. Sigarayı bırakırız. Şekle gireriz. Hayatımızı şekle sokarız. Kırk yaşında bile olsak, hayatta “asıl” yapmak istediğimiz işi yapmak için sil baştan eğitim almayı göze alırız. Bir dil daha öğrenmek üzere paçaları sıvarız. Olmadığındaysa, yapabilecek idiysek bile yapamayız. Neresinden baksanız, illa oldurmamız lazım gelen bir duygu. Ne yapıp edip… Bu “yapabilirim” hissi bazen bazımıza “yapabilirsin” denmesiyle gelir. Sözüne inanılan birilerinin “sen yaparsın” demesiyle birlikte. Yavaş yavaş oluşur. Sonra oturur. Ve harikalar yaratmaya başlar.

Bu biraz “çorba terbiyesi” mevzuuna benziyor galiba. Her çorbanın kendi farklı terbiyesi vardır ya. Aynı öyle. Kimimizin yapabilirim mekanizması “yapamazsın” cümlesiyle çalışır hale geçer. Böyle çalışır. İnadına. Öyyyle bir yaparım ki hissini takiben. Kimilerimizse, ne onunkini ne şununkini, sadece kendi iç sesimizi duyduğumuz vakit, yapabilecek olduğumuz hissine kapılırız. Kapılıp gideriz. Doğrudan hedeflere. Ve doğru hedeflere. Ki en makbulü de bu olsa gerek. Ne derler bilirsiniz, “İyi karakter kimse bakmıyorken doğru olanı yapmaktır”. İçinden öylesi geldiği için. Çok azımız, hatta neredeyse hiçbirimiz.. “Yap!” emir cümlesine yanıt veririz.

Bilakis. Yapmaya imtina ederiz. Yapmamayı kafamıza koyarız. Ters psikoloji işte. Hiç mi bilmezler… “Yapacaksın!”larınsa hiç şansı yok diyebilirim. Zorla güzellik olmaz. Güzellikle olur. “Sen çalış çabala...olmazsa canın sağolsun!” Ama bu da çok fazla rehavet verici..ilham nerede? Eksik...hareket noktasını bulamıyor insan…ya da bana öyle geldi...çünkü dediğim gibi...”terbiyeler”! her birimize hitap eden cümleler ayrı. O cümlelere ihtiyacımız var. Duyasımız gelir. Bulmalı ve kulak vermeliyiz. İçerimizden geliyor da olsalar, dışarımızdan geliyor da olsalar. Bu “yapabilirim” hissi, hayatın çok erken yaşlarından itibaren, ve tüm yaşlar boyunca, hep lazım.

Oğlumdan biliyorum, o yaş grubu, küçücük sabiler, ne yazık ki karşılaştırmalarla dolu olan dünyaya yeni yeni girmişler, bu duyguyu oluşturmayı başardılar başardılar.. başaramadılar bitti...”Yapamam ki ben” hissine kapılabiliyorlar. Olduklarından bile daha küçük hissediyorlar kendilerini sonra da. Ve tahtadaki problemler de olduklarından büyük görünüyor gözlerine haliyle. “Nasılsa yapamayacağım.. yapmayayım” çocuksu fikrine saplanıp kalıyorlar.

Ne yapmalı o zaman?

Şöyle düşünelim. Arabamız kara saplandığında gaza mı basarız. Gaza basmak kurtarır mı bizi saplandığımız o yerden. Gaza getirir mi bizi. Hayır, hiç de değil. Bilakis. Tekerlekler çılgınca spin atarken kara daha da beter gömülmek işten bile değildir. Sakince geri vitese almak peki? Evet işte bu. (Ne, “yapman lazım”lar.. ne, “pekala yapabilirdin”ler.. ne, “senden yapmanı beklerdim”ler.. ne de, “herkes nasıl yapıyor o zaman”lar..ah hele ki “diğer herkes”li olanlar.. Cevap D şıkkı. Hiçbiri. Bunların hiçbiri cevap değil). İkinci viteste, düşük devirde, gaza hafif hafif basarak hareket ettirmeli arabayı.

Motivasyon konusuna kafa yoranlar diyorlar ki, zaman zaman olur ya, yapamayacağım, içinden çıkamayacağım hissine saplanıp kalabiliriz hayatta. İnsanız nihayetinde. Böyle olduğunda, belki de üstüne üstüne gitmemeliyizdir diyorlar. Biraz rahatlamalı, stresi azaltmalı, mümkünse ortadan kaldırmalı, süreci tersine çevirmeli, ilk akla geleni değil, beklenmeyeni yapmalı, yani, bir süreliğine geri vitese almalıyızdır belki. Bir süreliğine. Sonrasında ilerlemek için. Böyle diyorlar. Bir fikir. Tartışabiliriz.

Çok güzel bir resim mi yapmamız bekleniyor bizden. Daha da önemlisi, biz kendimizden çok daha iyisini mi bekliyoruz. Ve olmuyor mu bir türlü. Bir süre için, o yapılması gereken, mükemmel resmi kafamızdan uzaklaştırsak, saçma karalamalar yapmanın keyfini çıkarsak..belki az sonra oradan çıkagelecektir yapabilirim hissi. Ve beraberinde de yapabiliş. Sıkmadan etmeden. Çok önemli bir rapor yazmamız gerek diyelim ki ve tabii ki bunu en mükemmel şekilde yapmalıyız. Zaman küçük. Baskı büyük. Olmuyor. Buruşturulup buruşturulup çöp kutusunu boylayan kağıtlar. Olur bazen. Bir süreliğine duracakmışız. Tam tersini yapacakmışız. Bir kağıda çocukluğumuzun yazısıyla deli saçması şeyler yazıp, hatta hatta, bunu normalde kullanmadığımız diğer elimizle yapıp, bu, hiç de mükemmel olması gerekmeyen bir şeyi yapıyor olmanın dayanılmaz hafifliğini tecrübe edecekmişiz. Çünkü rahat bir kafa, nasıl desem, salim kafa…her şeyi daha iyi alır, tüm potansiyelini ortaya koyar, dağları yerinden oynatır. Neden..çünkü oyuna taptaze nöronları sokmuş oluyoruz böylelikle. Akıllıca. Bunu deniyorum, bir süredir. Aklıma yattı. Esinlendim. İlerlemeye devam etmek, ama ilerlemeyi kafaya takmadan. Yapabileceğinin en iyisini yapamadığında, yapabileceğinin en kötüsünü bir görmek önce…Kasten. Ve tadında bırakmayı bilerek. Dahiyane. Henüz sizlere sitayişle tavsiye edemem. Çünkü bu tip şeyler kısa sürede verimliliği ölçülebilen ya da her koşulda aynı sonucu getirecek, genele yayılabilir şeyler değil. Sadece..şu ana kadar gördüğüm şu ki, bu sayede oğlumla dost kalmayı başarabilirim.

Daha önemli bir şey var mı. VAR MI?

Ben kendi adıma, öncelikler neler, yaklaşımım ne, bunu belirlemekle koyuldum işe. Günlük yaşamın ve çevrenin tuzaklarına düşmeden; başkalarıyla yarışmanın, aşık atmanın anlamsızlığını bir an olsun aklımdan çıkarmadan; aslolanın kendimizi, yalnızca kendimizi mihenk noktası almak olduğunun üzerine basa basa; ondan annesi olarak ne beklemekte olduğumu dürüstlükle ayırt ettim. Onu deliler gibi seviyorum. Hayatının güzel, sorunsuz geçmesini istiyorum. O daha, çok uzakları göremiyor. Benimse bildiklerim var. Hayatı kendimce çözmüş olabilirim. Ama bunu ona nasıl anlatmalı. Onun aklına güveniyorum. O harika bir adam olabilir. Ta içimde, bunu biliyorum. Ondan beklediğim şey her gün gayret göstermesi ve çalışması. Evet tam da bu…çünkü ben, bu olduğunda beraberinde başarıların er veya geç geleceğine inanıyorum…gayreti her şeyin üzerine koyuyorum… yok öyle tembellik etmek, vazgeçmek, ertelemek, üşenmek. Ve o, bir ya da daha çok sebepten ötürü bu gayreti kaybettiğinde.. bir de ben onun üzerine çullanmamalıyım.

Hayatta en sorgusuz sualsiz güvendikleri kişiler bizleriz. Anneleri babaları. Diğer insanlardan bir farkımız olsun. Her halukarda onların yanında olmalıyız. Lamı cimi yok. Yoksa, bize gardlarını alırlar, hayata alacaklarına. Önüm arkam sağım solum sobe derler. Ebe biz oluveririz. Dostluğumuzu kaybederiz. Ömrü billah da bir daha inşa edemeyiz. Neden böyle olsun ki. Üzerlerinde, o yaşta mümkünatı yok altından kalkamayacakları bir stresin olduğunu görürsek, bir şeyler yapalım. Onlara el verelim. Bıkmadan usanmadan “sen yapabilirsin” diyelim. “Yaparsın sen”. “Ama önce bir sakin ol”. Demeyi hiç bırakmayalım. Kırk defa söyleyince olurmuş. Bir kulağından girip öbüründen çıkmayacak cümleleri düşünelim taşınalım. İşimiz ne. Etiketleri çıkarıp alalım. Etiketler iyi değildir. Kendinden şüphe ettirir insana. Pohpohlayalım. Güvenleri yerine gelsin. Stres ortadan kalktığında neler yapabiliyorlar bir bakalım.

Nereden biliyoruz? Gözlerimize inanamayacağızdır belki?

Dediğim gibi, bu formülün garantisi olduğunu söyleyemem. Şu formülünse…söyleyebilirim: Kendini harala gürele içerisinde çözümsüz bir halde bulduğunda: “Dur, sağlam bir nefes al, gülümse”. İşinin başına dön. Her zaman işe yarar.

Nazlım  

2007-05-03
Bu yazı 998 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin