Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Tout Le Monde Peut Cuisiner!

Sinema, büyülü mü büyülü bir fener. Ratatouille filmine gittik oğlumla, biz iki pervane böceği :^) ve o da ben de huşu içinde çıktık yine. Hep böyle oluyor.

Tavsiye ederim, görmelisiniz. Çok anlatmamalıyım, sürprizi kaçar :^) ama şu kadarını söylemeliyim kii, tout le monde peut cuisiner!.. Bu, bütüün dünya yemek yapabilir demekmiş. Hikayenin ana fikrini bu cümle oluşturuyordu. Yapabiliriz evet. Alın benden de o kadar! Güneşin altındaki herkes ve her birimiz de bu bütün dünyaya dahil. Uygun miktarlarda merak, vakit ve mesai ayırma, öğrenme şevki, odaklanma ve cesaret toplama ile…kii, bir dakika bir dakika..bu esasında yemek yapabilmenin de biraz ötesinde, herhangi bir şeyi yapabilmenin çözüm formülü değil mi. Bunlar oldukça, bunlar olmaya görsün ve bunların olmasıyla..yapılabilir bence de, evet.

Çünkü birbirlerine çok benziyorlar esasında..tıpkı yemek yapmak için olduğu gibi, her şeyi yapmak başarmak için de kendi kafamızdaki veya elimizdeki etkili tariflere, bıkmadan denemeye dolayısı ile yüksek staminaya, çok iyi bir sunuma, güçlü de bir “ben bu işten anlıyorum, layıkıyla yapabilirim” özgüvenine ihtiyacımız var. Öğrenilmiş bilgilerimiz olmalı mutlaka, ve içimizde de ilham.

İrlandalı rock yıldızı Bono Pennsylvania Üniversitesi 2004 yılı mezuniyet töreninde genç mezunlara hitaben yaptığı ilham verici konuşmada şöyle demiş “Yapabiliyor olmamızdan ötürü, yapmalıyız”. Çok güzel, gerçi Bono bu güzel sözü, dünyaya, dünyanın Afrika gibi buna çok ihtiyaç duyan noktalarındaki insanlara elimizi uzatmamızın şart, hangimiz ne yapabileceksek onu yapmamızın elzem, zira yapabiliyorsak eğer bir şeyler yapmanın boynumuzun borcu olduğunun altını çizmek bağlamında söylemiş ve tam üstüne basmış gerçekten de.

Ve bu geniş açıdan alındığında çok kapsayıcı ve ziyadesiyle özlü bir söz bu ama ama ben başka bambaşka bir açıyı daha hatırlayarak, ve insani yardım konusundan oldukça uzaklaşarak, bir tek eklemede bulunmak isterdim. Sırf yapabiliyoruz diye de her işe lapin gibi atlanmalı mı diye düşünmüşümdür öteden beri, çünkü etrafımda kendini donatmak için parmağını kıpırdatmaya dahi tenezzül etmeden ben yaptım oldu diyenler, yaparım canım ne varlar, atla deve miler, benden bu kadar kardeşimler, “tam yapamıyor” olsalar da yapıyorum sananlar, aymazlıkla yapanlar ve bunu hep yapanlar, ısrarla yapanlar görürüm sıklıkla ve Martin Luther King Jr’ın şu sözleri aklıma gelir: "Eğer ki bir adam sokak süpürücüsü olarak adlandırılıyorsa, o adam sokakları Michelangelo’nun resim yapması gibi, Beethoven’ın müzik yapması gibi, Shakespeare’in şiir yazması gibi süpürmeli. O adam sokakları öyle iyi süpürmeli ki dünya üzerindeki herkes o sokakları gördüğünde bir an için durmalı ve şöyle diyebilmeli: Buradan, işini çok iyi yapan bir sokak süpürücüsü geçmiş..”

O zaman “iyi ve doğru şekilde yapabiliyorsak, yapmalıyız” diyorum ben. Çok iyi yapabileceksek bir işe soyunmalıyız. Artık ehil olduğumuz için yapmalıyız. Incığını cıncığını bildiğimize göre, artık yapmalıyız. Birikimimiz belli bir noktaya ulaştı mı, yapabileceğimizi aklımız kesiyor mu sahiden, o zaman tamam, tabii ki ne duruyoruz, yapmalıyız. Madem hakikaten yapabiliyoruz yapmalıyız. Pizzanın piştiğini peynirin köpüren baloncuklarından anladığımız gibi, kendimizi bilerek, bakmalı baloncuklarımız köpürüyor ise yapmalıyız. Fırınlarımızdan o zaman “ortalara çıkıp” dünyaya pizzamızı sunmalıyız. Yoksa ne manası var.

Bu son “ancak ne vakit yapmalıyız” irdelemesinin Ratatouille filminin bana düşündürdükleri ile çok yakın bir ilişkisi..farketmişsinizdir ki, pek yok, sadece ben yaş alıyorum :^) ve aldıkça da kendimde şunu gözlemliyorum ki prensiplerime aykırı düşen şeyler çok fazla merakımı cezbetmeye ve şimşeklerimi üzerlerine çok fazla çekmeye başladılar. Tam ne güzel cik cik cik keyifli şeylerden konu açacağım, yapamazmışız gibi edemezmişiz gibi gelen şeylerin aslında o kadar uzağımızda olmadıklarından gem vuracağım, Van Gogh’un “Eğer içinizden bir sesin “resim yapamazsın” dediğini duyacak olursanız, o zaman bilakis vargücünüzle resim yapın..göreceksiniz o ses susacak" sözlerinden hareket edeceğim…bir dahinin aklının işleyişine aklımız sırrımız ermez ya o ses susmuyorsa kulaklarımızdan birini kesmek çözüm getirir mi sorgulayacağım belki…pat!... birşey çağrışım yapıyor, ben de çağrılmışken oraya bir uğruyorum iki çift :^) laf etmeden de konuma zinhar dönmüyorum. Ya kafam çok dağınık, ya da, bilmiyorum ki, bilakis böyle böyle giderek toparlanıyor mu ne :^)

Bu defa çağrışım yapan şey mutfağımın duvarları oldu. Sinemadan dönmüş, oğluma güzel bir soslu kuşlar makarnası (fiyonk makarnalar haşlanırlarken bir orta boy sulu kırmızı domates rendelenir, bir veya iki baş sarımsak ezilir, biraz taze kaşar peynir rendelenir, tereyağ veya zeytinyağı eklenir, bir güzel karıştırılıp, süzülmüş makarnayla harmanlanıp bir dakika bile değil, tereyağ eriyene kadar kısacık süre ocakta şöyle bir çevrilir, çok hoş bir rayihası olan basit bir makarna tarifi, unutmayalım ki tout le mond peut cuisiner :^) oğlumun bir numaralı tercihidir, en hızlı yediği yemektir, yemeğe bu adı da o koymuştur :^) kendime de şöyle sıcak güzel bir zencefilli limonlu çay yapmıştım. Tam bir yudum alacaktım, gözüm duvardaki seramiklere ilişti. İşte o noktada konudan biraz biraz uzaklaşmaya başladım. Evimiz boyanırken, ben boyacıyım amaa duvar seramiği de döşeyebilirim, su tesisatından da anlarım, elektrik aksamı mı dediniz, benim işim diyen ve “usta” olarak adlandırdığımız kişi tarafından döşenmişlerdi.

Usta olarak adlandırılmakla bir işi ustalıkla yapmanın aynı şeyler olduğunu düşünmüş olacağız ki biz de tamam demiştik, oldu o zaman, anlaştık. Çünkü duvarları ustaca boyamıştı, tam olması gerektiği gibi. Ve biz çok gençtik :^) Simetromanim yok, ama şu da yadsınamaz bir gerçek ki bu seramikler iyi bir işçilikle ve her biri düzgünce döşenmemiş. Halbuki öyle olmuş olmaları gerekirdi. İyi başlanmış, ama kısa bir müddet sonra “usta” belli ki sıkılmış, seramiklerin aralarına artı koymamaya başlamış (artılar olmayınca eksiler oluyor işte böyle), alelacele baştan savma yapmaya başlamış. Derz dolgular yer yer taşıyormuş, aman ne beis..bitse de gitsek. Kolaya nasıl kaçabiliriz. Başımızda durmadıklarında nasıl kaytarabilir, performansımızı nereye kadar düşürebiliriz. Dikkatle bakmayınca belli olmuyor ki abla. Bu anlayış hakim çevrede.

Ben çeviri yaparken, her karoyu düzgün döşemeye çalışıyorum. Bilsem bile emin olmak istiyorum, bir daha bir daha bakıyorum. Kusursuz olmasına uğraşıyorum. Çünkü elimden çıkan iş, beni yansıtır. Kişilik, iyi ahlak, konusuna hakimiyet, sorumluluk ciddiyet hep işten belli olur, hüviyetimiz biraz da odur, Ziya Paşa’nın dizelerindeki gibi “Ayinesi iştir, kişinin lafa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe - i aklı eserinde..”

Lafa bakarsanız, yalapşap döşenmiş seramiklerle kaplı böyle duvarlarınız, elektrik çarpan prizleriniz, bozuk döşenmiş tesisatlarınız ve bunun uzantısı olarak bir müddet sonra bozulan bulaşık makinalarınız olur, mutfağınızı bulaşık suyu basar. Günlerce temizlersiniz.

“Usta” her işte usta olmak durumunda değildir. Ondan konusunda usta olması beklenir. Duvarları ustaca boyuyorsa o bir duvar boyama ustasıdır. Bu konunun üzerine gitmeli, bu konunun üzerinde durmalıdır. Durmalı derken, yani ilerlemelidir. Bu alanda “en iyisi” olmanın uğraşını vermelidir. Aldığı parayı hak etmelidir. Potansiyelinin yüksek olduğuna inanıyorsa, o zaman diğer konuları iyi öğrenene, duvarları boyadığı gibi çok iyi başarabilene, onlarda da ehliyet sahibi olana kadar çabalamalı, mesai harcamalı, “öğrenimler görmelidir”, (Eleanor Roosevelt demiş ki “Tam da yapamayacağımızı düşündüğümüz şeyi yapmalıyız”dır, ama emek vermeden de olmaz ki..) Kendini o diğer konularda da mükemmel hale getirmeli, ancak ondan sonra ben bu işte de ustayım diye ortalara çıkmalıdır, o kişi. Nadiren, çok yüksek kalibreli insanlar birden fazla şeyi çok iyi derecede başararak götürebiliyorlar, ve muhakkak ki çok çalıştıkları nispette olabiliyor bütün bunlar. Çok çalıştıkları nispette.

İşte çayımı bunları düşünerek kaşlarım çatık bir halde içtim. Köpürmeyen peynir baloncukları adına! Herkesin nesi var böyle. Bir çarpıklık var, bir şeyi yapabileceğine inanan, kollarını o şeye sıvamış, başlangıç yapmak üzere olan birine yapamazsın olmaz, şu şu şu sebeplerden olmaz yürümez en iyisi vazgeç diyen ama kendinde tam yapamayacak da olsa türlü işlere soyunma serbestisini gören kişilerle çevrelenmişiz. Çalıştığı restoranın menüsündeki yemekleri sayamayan, sayabiliyor diyelim neyden yapılıyorlar bilemeyen garsonlar, çeviremeyen çevirmenler, dünyada kendi branşında cereyan etmekte olan son gelişmeler nelerdir bilmeyenler, çünkü hiç oralı olmayanlar.…etrafımız kendi alanlarına dair yöneltilen soruları cevaplayamayanlarla dolu.

Hepimiz her sabah işlerimize gitmek üzere yola koyuluyoruz, kaçımız gün boyu kendimizi işimize vererek çalışıyoruz? Derinlik arıyoruz. Tamlık. Biz ne kadar derinlere inebiliyorsak ve tamama erdirebiliyorsak o kadarını arama hakkımız var oysa ki. Biliyor musunuz ne, bu biraz da insanın kendine saygısı ile alakalı. Yaptığı işe yüklediği anlamla ve bu anlamın seviyesinin ne olduğu ile. Bir gezgin, kızgın güneş altında tozlu topraklı bir yolda yürüyormuş. Büyük kaya parçalarını kırmakta olan üç adam görmüş. İçlerinden bir tanesi son derece mutsuz görünüyormuş. Ayan beyan ortadaymış ki bu adam o anda orada değil de herhangi başka bir yerde olmayı tercih edermiş. Bunda şaşacak bir şey de yokmuş hani, çünkü nihayetinde hava çok sıcak, iş de çok çok ağır.. Gezgin sormuş, “Selam, ne yapıyorsun?”, kısaca “Taş kırıyorum” diye cevaplamış adam. İkinci adamınsa onca sıcağa ve işin ağır olmasına rağmen yüzünde mutluca bir ifade varmış. Gezgin ona sormuş bu sefer: “Selam..ne yapıyorsun?” “Ailemi geçindirmek için para kazanıyorum, taş kırarak..” böyle yanıt vermiş o adam da. Üçüncü taş kırıcıya gelince, gezgin onun yüzündeki ifadeyi, neredeyse saadetin eşiği olarak tanımlıyor, bütün ama bütün dikkatini önündeki kayalara vermiş, itina ve coşku ile tek tek kırıyormuş onları. Koca koca kayaları küçük taş parçaları haline getiriyormuş pür dikkat. Bir yudum su içmek için kısa bir ara verdiğinde ona da sormuş gezgin aynı soruyu: “Selam..ne yapıyorsun?” Adam gururlu bir ses tonuyla şöyle demiş: “Bir katedral inşa ediyorum”. Yaptığı işe, kendi emeğine saygı, sanırım işte böyle duyulur.

"Hem alçı ustası, hem overlok ustası, hem bilim adamı, hem astronot, hem her şey olunamaz. Bir işi layıkı ile yapabilmek bir ömür alır. O iş her ne olursa olsun.

Bütün dünya yemek yapabilir. İstenirse gayet güzel olur. Yapabiliriz. Aramızdan peynir baloncukları köpürenlerimiz, ekstra kilometreler kat etmeyi göze alanlarımız yemeklerini, ya da çok iyi yaptıkları şey her neyse o üretimlerini bütün dünyanın önüne sunarlar ve bunu her gün aynı iddia ile yapmayı sürdürürler, Bütün dünya da onları takdir ve kabul eder. Geceleri yastıklarına başlarını koyduklarında rahat uyuyabilirler onlar. Çünkü önlerindeki işi hakkını vererek ve içlerine sinerek yapmaktadırlar.

Bizim çocuklara bu iki noktayı da belletmeliyiz. İki nokta üst üste: Yaşadığımız dünya için, insaniyet namına, bir şeyler yapabiliyorsak yapmalıyız. Sadece yapabilecek olmamız, yapmamızı şart kılar. Ve ikincisi de, yaptığımız iş (veya işler) her ne olursa olsun, onu (veya onları) çok iyi yapmalıyızdır. Çok iyi yapabiliyor olduğumuz için zaten, o işi (veya işleri) yapmalıyızdır.

Ve çok iyi, hatta en iyisi olmak istediğimizde, sadece iyice olmak, kötüce bir şeydir.

Ratatouille filmini izlerken dostluktaki dengeler, ortaklıkların içyüzü, aile nedir, nereye kadardır, yetenek, haddini bilmek, kader bizi nerelere alır götürür, gözünü para hırsı bürümek, annemizin yemekleri, güç ve yaratıcılık konuları üzerinde de düşündüm… Peyderpey onlardan da bahsederim :^)

Tout le mond peut cuisiner!

Görüşmek üzere.

2007-09-07
Bu yazı 1224 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin