Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Toka

Yazamıyordum. Bir zamandır, sanki, düşünüp yazmaya başlayıp beğenmediğim bitiremediğim buruşturduğum kağıtlardan yapılma toplar, aklımdaki fikirler yani, kafamdan patlamış mısırlar gibi fırlayıp, çöp kutusunun içini, etrafını boyluyorlardı. Patlıyor, fırlıyor, ne var ki gide gide orayı buluyorlardı.
Güya çoklardı. Gelin görün ki, bağlanamıyorlardı. Tutturamıyordum.

Düşünceler treninizin olmasının, ancak eğer bir terminaliniz varsa mahzuru yokmuş. Ama terminale varamayan bir tren; Vagonları patlamış fikirle dolu...Dolaşıp duruyordu, baş döndürücü bir “ağırlıkla”. Düdüğünü de öttüre öttüre. Yazarın blokesi denen bir durumdu belki, ama bir yazar da demiş ki, “Yazarın blokesi diye birşey yoktur, çay molasına gerek vardır”.
Çay , bu defa işe yaramıyordu.

Saç telleri gibi uzanan fikirler, girişler gelişmeler vardı başımın üstünde, başımın üstünde yerleri de vardı her zaman, ama sonuçsuz… kompozisyon ortaya çıkamıyordu. Uzun uzun, lüle lülelerdi, öte yandan uçları kırıktı. Farzedelim ortadan ayırdım. Diyelim...ördüm, örülüler artık... ne çare, onları sıkıca toplayacak tokamı, nereye koyduğumu bulamıyordum. Sonra birşey oldu..
Apansız. Annemi kaybettim.
Tokamı buldum...

Bir çocuk, annesini kaybettiğinde küçükse, büyür için için, tahminim.
Büyükse...biraz küçülmüş hissedecektir...öyle oluyor bakın. Sıcak suda yıkanmış, kurutma makinasından çıkmış, çekmiş gibi küçük. Öyle "çekiyor".
Ve büyükse, büyüdüğü onca yıldan, anlatacak daha çok şeyi vardır, anıların oluşu mu olmayışı mı daha çok acıtır bu çok bilinemez belki ama, otursa tokasını takıp, bir yerden, bir paragraf içeriden başlasa ve bir yere doğru gitse, oraya artık varsa, iyi olacaktır. Düşse yola. Oturduğu yerden.
Öyle hissediyordur. Gerisi gelecektir.

Anılar çok. Sıkıntılı sıkıntılı, biraz kamburum çıkık halde, saçlarım gözüme düşmüş görüşümü kapatmış ders çalışırken ne zaman görse, “Bir toka tak. Hem dik dur!” derdi annem. Eski günlerde.

Evet, tokanı tak, dik dur şimdi Nazlım. Dersine çalış, sınav var yine...önünde.

Ben küçükken en büyük korkum annemi babamı kaybetmekti. Tabii ki öyleydi. Büyüyeyim öyle. Büyüyeyim öyle. Daha ona çok var olsundu.
Hiç unutmam, annemle bir tren yolculuğu yapıyorduk bir keresinde. Eskişehir'de durduk. Hani sıcacık sahlebi, güzel tahinli çörekleri vardır oranın. Onlardan almak için indi annem, o da ben de severdik, istasyonda satıyorlardı. Tren hareket etti bir süre sonra, annem yok. Aklım çıkmıştı. Trenin camından bakıyordum yansımamı görüyordum, gözlerim kocaman açık, koltuğa sıkıca yapışmışım, görüntüm hızlanarak geçen karanlık görüntülerle karışıyor. Gece gece. Etrafımda yabancılar, yapayalnızım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Eve nasıl gideceğimi. Gidebilsem bile, o orada olmayacaktı ki. Bir kayıp olma hali. Yardım istemeyi de öteden beri hiç sevmem. Bitmiştim ben, öyle hissetmiştim. Bu, dünyanın sonuydu, tren hala nereye gidebiliyordu. Sonra annem bir elinde sahlep, bir elinde çörekler, gülümsemeyle girmişti iç kapıdan. Meğer bir önceki vagondan binmiş...Onu gördüğüme, çok sevinmiştim…
Anlamıştım. Demek…annesini kaybettiğinde küçükse bir çocuk, küçükken kaybederse, korkar, kaybolur. Bütün çocuklar analı babalı büyüsünler. Büyüsünler, sonra. Çok büyüsünler de, öyle. Sonradan sökün ettiklerinde, hatırlayıp hatırlayıp gülümseyecekleri, ağlayacakları, anlayacakları, affedecekleri, tam tersini yapıyorum zannedip aynısını tekrar ediyor olabilecekleri anılar biriksinler hele bir. Varlığı da yokluğu da yetmeyen anılar çoğaladursunlar. Da öyle. Ancak öyle. Sonra.

Yazımın bundan sonrasında, demiryolundan karayoluna aktarma yapacağım. Bir guilt trip'e mi çıkıyorum. Hayır, büyüğüm artık, bu, direksiyonda ben varım demek, dikiz aynasından geçtiğim yerlere bakacağım sadece. Gözümü yoldan ayırmadan. Ne yaptığımı biliyorum. Korkmuyorum, kaybolmuyorum, da üzülüyorum, hem de çok. Farklı olmuş olabilecek şeyler, daha iyi olmuş, yapılmış olabilecek şeyler var aklımda. Benim için yapılmış onca şey. Bagaj ağır, hepsi bu. İçim burkuluyor. Yanıyor. Eriyor. Elvermiyor.
Durabiliyorum yine de. Ve gidebiliyorum.

Büyükse artık insan, ve çocuğu, çocukları varsa arka koltukta oturan. Bu yolda çok dikkatli seyrediyor.
Nasıl ördek suyun altında verir yüzme mücadelesini, suyun yüzeyinden görülmez bile içinde olan biten, ve nasıl çaba, çırpınış gerektiği. İşte öyle. Çünkü kayıplarla nasıl başa çıkılacağını, hayatın döngüsünü çocuklar büyüklerinden öğrenecek. Böyle böyle öğrenecekler. Ancak böyle bilebilecekler ki, kayıplar kaybolmak için değil. İzleri görüp takip etmek, devam ettirmek içindir.

Geride kalansak, izleri takip ettikçe ve hatırladıkça kaybolmayız. Gün gelip gittiğimizde de, arkamızda güzel izler bırakabildiğimizce ve hatırlandıkça…
Diyeceğim o ki, gidiş yolu belirleyici olan. Her iki sınavda ve halukarda da.  Yine de...düşünceler treninin durduğu bir yerde sıcak bir salep, sıcak çörekler, içimi ısıtırdı. Belki, boğazımdan geçebilseler.

Yine küçüktüm, babam bir iş gezisinden dönecek, annemle bekliyoruz. Bana kesin sevdiğim bir şey getirecek, cebinde. Gecikti, gelemedi bir türlü. Daha önce olmuştu, bir sefer uçağı hava muhalefetinden havaalanına inemememişti, anlatmıştı geldiğinde nasıl tur attılar, yine öyle olduğunu düşünmüş gözümü gökyüzünün penceremden gözüken kadarından ayırmamıştım. Işık, iz aramıştım, görsem rahatlayacağım çünkü bileceğim nerede. Yazı ödevim vardı kafamı oradan alıp ona verip bitirememiştim. Babamı kaybettiğimden beri bitmeyen yazılarımın sırrı bu mu olsa gerek. Havadan inemeyen, tur atıp duran düşüncelerin. Babamı kaybettiğimde dağılan kafa orkestrasyonumun, arkasından annemi kaybettiğimde böyle toparlanabilmesi, ne tuhaf. Anneler bunun için mi varlardır. Navigasyon için mi bir nevi.

Anladım ki benim aklım, paralellikler üzerinden işliyor. Sindirimini paralelliklerle gerçekleştirebiliyor. Onun için daima paralellikler aranıyor olsam gerek, bir tane görebilirsem, herşey yerine oturuyor. Annemin son günlerinde, beraber olabildik. Bu da farklı acıtıyormuş, anladım, babamla son zamanlarında beraber olamamış olmaktan dolayı yaşadığımdakinden, yaşadığımkinden farklı. Son son olduğunu bilmeden vakitler geçirmek, geçirememek, ikisinin zorluk dereceleri, bilmem… galiba aynı. Yüksek…

Bir yolculuk yapmıştık annemin son günlerinde. Ön cama vantuzlu navigasyon cihazının, bir anneye ne kadar benzediğini düşünmüştüm yol boyu.
“Sekiz yüz m. sonra solda kalmaya hazırlanın”.
“Bir sonraki sola dönün, sonra, bir sonraki sola dönün”.
“Sağda kalın”.
“414 km. sürün”.
“100 m sonra hedef noktasına gelmeye hazırlanın”. “70 m sonra keskin bir şekilde sola dönmeye hazırlanın”. “Adanın ikinci çıkışından çıkmaya hazırlanın”. “Yeniden hesaplıyorum”. “Hedef noktasına geldiniz.”

Anneler, -annelerimiz, ve şimdi de biz-, uzun yolda bildikleri kısa yolları anlatırlar. Geçtikleri yerleri, gittikleri yolları unutmamışlardır zira, kodlamışlardır onları. Yol ayrımlarına daha gelmeden uyarır, yolları, mesafeleri, bilir, gösterirler. Hızlı gidişte uyarır; çizili hazır doğru yola rağmen yanlış yola sapıldığında biraz gücenik…yeniden hesaplıyorum derler, bir u dönüş, bir yeni yol bulup buluştururlar. Tünellerden giderken iz kaybeder, biraz telaşlanırlar, tünel çıkışında mutlaka beklerler, devam ederler. Vantuzludur anneler. Sesleri aklınızda kalır. Yollar nasıl bulunurmuş anlatırlar. Dinleyen zamanında varır varacağı yere, rahat bir seyirle. Ve kazasız, ve belasız. Gidiş yolu öğrenildi mi bir kere, gidilebilir galiba ilk doğru yerden her yere de. Bir noktadan sonra komutsuz, bir noktada yerleşmiş sezgilerle, akılda kalmış olanlarla, olmadı yön tabelalarından göz ayırmayarak, bunu bari akıl edebilerek.
Bulana kadar. Varış noktasına kadar.

İşte böyle. Bundan sonra…Gözümü ayırmadığım, tepemde dönen duran düşüncelerim olacak. Lüle lüle dökülecekler, sağlıklı uzasınlar diye kırıklarını alıp arada, -kökü bende nasıl olsa-, düzgünce ortadan ayıracağım, bana yakıştığı gibi. Bir tokayla tutturacağım onları, dağılmasınlar. “Yazı!” diyebileceğim kabullenip, ve yazabileceğim. Dik oturmamı söyleyen sesi kulaklarımla bir daha duymasam da olur. Kulağımda kaldı, dik duruyordum, dik de duracağım. Dik durulmadığında uyaran, hatırlatan t-shirtler var hani şimdi. Galiba biraz öyle bir şey bu, annelik. İyiliğini düşünmeyi hiç bırakmamak çocuğunun. Anlaşılsa da sonradan anlaşılacak da olsa.

Annem bana tarifler yazıp vermeyi severdi. Ben de verişini çok severdim. Aramızdaki birşeydi. Babamın şiirleri gibi, onlar da öyle. Babamı kaybetmemizden sonra annem bulduğu bir şiiri daha vermişti bana, okumak çok acı gelmişti, çok güzel şeyler yazılıydı çünkü hakkımda. Babam içinden ve içten sevdiğini öylelikle, ardından bile hissettirmişti. Annemi kaybettikten sonra da, beraber olduğumuz son günlerinden birinde bana yazıp verdiği elmalı kek tarifine zor da olsa gidebildi elim. Acı vereceğini bile bile bir daha okudum. Sizinle paylaşacağım, çünkü çok güzel bir tariftir. Satır aralarında, anneliğin, çocuğunun iyiliğini düşünmeyi hiç bırakmamak olduğuyla neyi kastettiğimi bulacaksınız. Annem henüz varken, ilk yazıp verdiğinde, okuduğumda geçtiğimde farketmemiştim. “Elmanın suyu sıkılır’ın yanına not düşmüş: “O elma suyunu iç”. Tarife devam etmiş sonra da.
Annelik, işte o elma suyunda.

Anneler, babalar. Çocuklarımızın yanlarında, yakınlarında olduğumuzu ömrümüz süresince ne kadar hissettirebilirsek, artık yanlarında olmadığımızda o nispette yanlarında yakınlarında hissetmeye devam edecekler, bizi.

Zamanları; zamanların da kişilerin de değerlerini hissederek, izlerin kaldıklarını hiç unutmadan, çocuklarımıza çok iyi ve yakından bakarak, kendimize de çok dikkat ederek geçirebilelim. Onlara elmalı kekler pişirelim, hazırlarken elmanın suyunu içelim.
Bizi hatırlatacak çok şey olacak, içlerinde tatlı ve komik olanlarını çoğaltmaya bakalım. Nicelikli nitelikli anılarımız olsun. Bir manyetizma. Biraraya gelmeyi çok sevelim, imkanlar yaratalım.
Yakın olalım çocuklarımıza. Sarmaşık gibi bizi sara sara büyüsünler.

Biz kaybetmedikçe, -biz kaybetmedikten sonra- ne biz ne hiçbirşey, kaybolmayacak…

Annemin Elmalı Keki
Kek hamuru için 2 yumurta, küçük küpçükler halinde 125 gr tereyağı, 1 limonata bardağı şeker, 3 ½ limonata bardağı un ve iki çay kaşığı kabartma tozu karıştırılır.
Ortası için 3 elma rendelenir, sıkılır. -(O elma suyunu için)-. Bir limonata bardağından 2 parmak eksik şeker, bolca ceviz kırığı ve biraz tarçın karıştırılır.
Bir pyrex kaba, hamurun yarısından fazlası kekin altı olarak açılır, kıyıları pay yaparkenki gibi yukarı çıkartılır. Elmalı harç üzerine yayılır. Kalan hamur streç folyo üzerinde elle açılır, harcın üzerine kapatılır.
Fırından çıkınca sıcak sıcak, üzerine biraz pudra şekeri serpiştirilir.
 

2011-12-07
Bu yazı 1415 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin