Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

The Apple of Turkey

Berlin'de 12 - 16 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen 37. Macromarketing Konferansı'nda ''The 'Apple' of Turkey'' başlığı ile lanse edildik Asist. Prof. Ahmet EKICI tarafından. ''Türkiye'nin Elması''...

Bu, büyük gurur benim için. Tüm kızlar için, tüm çiftlik için... Doğru ve dürüst bir şey yaptık, karşılığını buldu; buluyor. Takdir görüyor, biraz daha düzeliyor, biraz daha gelişiyor, daha çok iş, daha çok kadına iş imkanı... Benim için önemi bu.

Yine de ''The 'Apple' of Turkey'' fazla iddialı bana göre. Biz özel, bilinmeyen, üstün yetenek gerektiren, dahiyane bir şey yapmadık. Basitçe, düzgün bir tarımdan fazlası değil yaptığımız. Tek özelliği bu. Hiç hile yapmadık, bir de hiç durmadan çalıştık. Benim yaptığımsa iyi çalışma koşulları yaratmaktı her açıdan... O kadar.

Ege'de tarla işçileri, ''çavuş'' denen adamlar tarafından getiriliyor. Tarla sahiplerinin elinde birkaç çavuşun telefonu var, çavuşların ellerinde de 200 - 300 kişilik büyük mahalle grupları... Bugün sizin pamuğunuzu dikerler, yarın bizim asmaları ayıklarlar, ellerinden her şey gelir. Sıcağın altında gün doğumundan gün batımına kadar durmaksızın çalışırlar. Günlük kazançları üç sene önce 15 TL idi. İki sene önce 20 TL. O dönem ekim - dikim işlerinde biz de bu çavuşlardan yardım aldık. Sonra baktım, yediremedim vicdanıma. Köle ticaretinden farksız geldi. Oturdum üç mahallenin çavuşu ile, şartları yeni baştan çizdirdim. 20 TL'nin verildiği dönemde ben 30 TL verdim. Arazilerim büyüktü, tarım işçisi ihtiyacım fazlaydı. Büyük bir ''alıcı'', bedeli %50 yukarı çekince diğer tarla sahipleri işçi sıkıntısı yaşamaya başladı. Mecburen onlar da yükseltti. Önce tüm Nazilli'de 25 TL'ye, sonra kademeli olarak 30 TL'ye çıktı.

Çavuşların getirdiği işçilerden büyükçe bir ekip seçtik bunun ardından. Tarım sigortalarını yaptık, sıcağın yüksek olduğu günlerde yedi saatten az çalıştırdık. Çiftlikteki kamyonetlerden biri tarlalara kahvaltı, öğle yemeği, soğuk su, meşrubat servisi yapması için ayrıldı. Üç minibüs, biraz sıkış - tepiş de olsa bu tarla işçilerini sabahları kapılarından aldı, akşamları kapılarına bıraktı. Eli çabuk olanlar koli hazırlama işlerine terfi etti, hamurhane'ye, bağların başına geçtiler. Yan işler aldılar, iyi kazandılar.

Yaptığım tarımın ülke genelinde uygulanmamasının tek nedeni var. Çok maliyetli... Bir domatesin 90 günlük yetişme sürecinde, tarlaya toplam 10 kez giriliyor. Fideleri dikiyorsunuz, sulayıp çıkıyorsunuz. Damla sulama sistemi bir hafta boyunca sürekli diplere su veriyor. Herbisit kullanmadığımız için ot doluyor her taraf. Kadınlar tekrar giriyor tarlaya. Bir yandan çapa vuruluyor, bir yandan ot sökülüyor. Bir hafta sonra bir kez daha... Bir hafta sonra bir kez daha...
Bizde tarladaki hiçbir şey atılmaz. Sökülmüş yabani otlar bile. :) Sökülür, tarlada bırakılır. Çünkü o yabani otlar çürüyerek domatese yeşil gübre olur. Hayvan tersi, bunlar ile desteklenir.

Hayvan tersinin ne olduğunu çiftliğe gelip tarlalara girenler iyi bilir. :) Evet, o pis kokan dev yığınlar... :) İneklerin arkasında iki günde bir biriken gübre dağları, 4 - 6 erkek tarafından traktör römorklarına doldurulur ve doğrudan ekim yapılan tarlalara iner. Kıyısına dökülür, oradan el arabası ve kürekler ile bitki diplerine gerektiği kadar bırakılır. Bu işin yevmiyesi normal işlerin tam iki katı. Helali hoş olsun. :) 90 günlük süreçte en az altı kez yapılıyor. Yakıt, emek, zaman... Çok şey harcatır.

İlk domatesler belirdikten sonra hasata kadar geçen zamanda bir tek gün bile tarladan çıkamazsınız. Sararan yapraklar her gün tek tek ayıklanır. Rüzgarla gelen kara leke, mantar ve samyeli hastalıklarının görüldüğü domatesler tek tek bulunur, koparılıp imha edilir. Kimyasal ilaçlarla ayırmaktan en az yirmi kat daha maliyetli bir iş...

Tütün yaprağını acı biber, zeytinyağı ve su ile kaynatarak bir biber özütü hazırlarız. Kullandığımız tek ilaç bu. Salyangozlara ve kırmızı örümceklere çare oluyor. Ancak mantardan koruyamıyor. Her sene tarlanın %20'sini kırıp geçiyor mantar. Zaiyat... Önemli bir zaiyat hem de... Sineye çekiyoruz.
Bu tarımı yaparsanız, çıkan domatesi iyi bir fiyata satmak zorundasınız. Aksi halde sizi batırır. Alıcı fiyatı yüksek bulur ve ucuz domatese yönelirse, tüm üreticiler o ucuz domatesi yetiştirir. Tarlayı sürer, 1'e 10 veren GDO'lu tohumları eker, herbisiti atar, toz gübreyi sulama suyuna boca edip tarlaya yedirir, bitti.

Herbisitlere ''ot ilacı'' diyor köylüler. Diğer adıyla mezarlık ilacı... Çok kolay sulandırılır. Traktörün arkasına takılan bir aparat ile tarlaya dökülüyor. Hedef olarak kültür bitkisini değil, yabani otları seçiyor. Küsküt, üçgül, sirken, semizlik, tilki kuyruğu, çayır gibi otların köklerinde felç yaratıyor. Zehirleyip öldürüyor. Ekim öncesi, çıkış öncesi ve çıkış sonrası... Üç kez atılır toplamda o kadar. Sürdülülebilir Tarım dedikleri şey herbisitleri öneriyor. Çevre Dostu Üretim dedikleri şey herbisitlerden geçilmiyor. Ekolojik Tarım ''Herbisit mi? Elbette. Yalnız ithalinden olsun bir zahmet'' diyor, fazlasını demiyor. Devletin kurumları, ziraat fakülteleri, birlikler... Hepsinde karşınıza bu ilaçlar çıkıyor.

Paraquat mesela, en fazla kullanılanıdır. Paraquat Zehirlenmesi gibi yan etkileri var insanlarda. Atıldığı tarlada tüm fareler ölüyor. O tarlanın mahsülünü yiyenler..? Yavaş ya da hızlı... Hepsi sonuçta aynı kaderi paylaşıyor. Kanserin yaygınlaşma hızı ile tarımsal ilaçların kullanım artış hızı birbirine paralel gitti hep. Alıcıların umrunda olmazsa, üreticilerin hiç olmaz.

Bol ilaçlı, GDO'lu, toz gübreli tarımı uygular geçerler. Çuvalın masrafı 10 TL. 50 lira traktör yaksa, beş lira da motosikletle tarlaya gitti geldi, bir beş lira ile de iki şişe portakallı gazoz götürdü tarlaya. Hepsi bu. Toz gübre çok ucuz bir şey. O kadar ucuz ki ziraat fakülteleri 1 ton suya 1 bardak dökülmesini önerirken 1'e 10 değil, 1'e 20 almak arzusundaki çiftçiler çuvalları tamamen boca ediyorlar sulama depolarına. Mantara karşı Fungusit, salyangoza karşı Mollusit, kemirgenlere karşı Rodentisit, nematotlara karşı Nematisit, akarlara karşı Akarisit... Bir çuval ilaç her şeyi halleder.

Halletmekle kalmaz, elle çapa yapan, zaiyatla karşı karşıya kalan çiftçilere göre tam on misli ürün bırakır ''modern'' çiftçilere. Yanlış okumadınız. Tam on misli.
O kilosunu 50 kuruştan satar, kazanır. Hem de epey kazanır. Dürüst bir çiftçi iseniz 5 TL'den satmak zorundasınız. İşte bunu satmak hiç kolay değil. Çarşı, pazar, market, manav... Her yer domatesi 50 kuruş'tan, 1 TL'den almayı bekleyen; normal fiyatın bu olduğunu düşünen alıcılar ile doludur.

Elli kuruş'luk domates isterseniz kolayca bulursunuz elbette. Ama adı üstünde, elli kuruşluk bir domates olur aldığınız. Tüketici altı üstü beş yıl kullanacağı bir otomobili satın alırken her şeyi araştırır, kıyaslar. İki sezondan fazla giymeyeceği tekstil ürünlerini alırken kalite farkının bilincinde seçim yapar. Pırlanta alırken bir kuyumcudan başka hiç kimsenin kolay kolay anlayamayacağı berraklık derecesini göz önünde tutar. Aynı tüketici, neden bilmem, gıdada hep en ucuzunu arar.

Oysa hayatınızdaki en önemli seçimdir belki de, vücudunuza giren besin maddeleri. Alerjiye yol açan, saçlarınızı döken, sizi sinirli yapan, kısırlığa sebep olan, babanızı Alzheimer, ufacık kuzeninizi otistik yapan etkenler bu tuhaf gıdalardan temel alıyor. Herbisitlerin kullanılmadığı tek bir kıyı - köşe kalmadı neredeyse. İşe ''Biz bu mucizeyi daha önce nasıl keşfedemedik?'' gözüyle bakan köylüler, Ege'yi ve Akdeniz'i baştan aşağı kendi elleriyle zehirlediler. Orman gülü, böğütlen, yabani çilek, asmalık olurdu Karadeniz'deki fındık tarlaları içinde eskiden. Karadeniz Sahil Yolu'ndan geçerseniz çevirin kafanızı bakın, fındıkların altı bomboş. Kızıl bir toprak... Etkisi yüzlerce yıl tam anlamıyla geçmeyecek Çernobil faciası yetmiyormuş gibi, fındık, herbisitler ile zehirleniyor şimdi de. Anneler hala çocuklarına fındık yedirme peşinde...  Korkuyorum.

Bu tatilde bir haftanızı olsun, deniz kıyısı yerine bir köyün içinde geçirin. Çocuklarınız doğayı seyretsinler, doğanın içinde olsunlar. Güzel ve rafine beslensinler. Ellerinde bisküvi paketleri, benzin istasyonlarından alınan dondurmalar olmasın. Doğanın rutinini gören çocuk, kendisi ile, dünya ile barış içinde olur. Uyum sağlar. Ölümleri, doğumları, yenilgileri, olabilecekleri, olamayacakları doğal karşılayıp kabullenir. Sağlıklı tutumlar geliştirir. Birer köy evi alın kendinize, çok para değil. Tatillerde siz de kendi köyünüze gidin, neler öğreneceğinize kendiniz de şaşacaksınız. O gün gelene kadar ben anlatacağım. Sizden de dinlemek isterim. :)

İpek Hanım Çiftliği'nin örnekleri çıksın, çoğalsın. İyi şeyler yapılsın, siz yapın bunu. Dedim ya başta, yaptığım şey öyle çok özellikli, yüksek zeka, inanılmaz beceri gerektiren bir şey değil. Yaptığınız iş ne olursa olsun, bir ''doğrusu'' vardır. O doğru'yu yapın sadece. İnatla, yılmadan, hiç pes etmeden, hiç durmadan çalışın o ''doğru''yu yapmak için. Sonunda mutlaka başarırsınız. :)

37. Macromarketing Konferansı'nda sevgili Ahmet Ekici'nin yaptığı sunum slaytlarının pek çoğu şurada: Berlin Konferansı

 
25 Haziran 2012
www.ipekhanim.com 

2012-10-04
Bu yazı 1447 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin