Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

TEDX Tunalı

Yukarıdaki satırlar yazdığım konuşmanın taslağı... 12 Nisan'da Ankara'da; TEDxTUNALI etkinliğinde konuşmacı idim…
Köroğlu'nun yazarının; aslında Köroğlu'nun kızıyım. Köylüyüm. Anadolu'ya aidim. Seslerim, renklerim, hislerim, hamurum, tohumum bu topraktan gelmedir.
1968'de İstanbul'da doğdum. Fatih sokaklarında oyunlar oynarken Şişli'nin bir sokağında, on ikinci yaşımda, çocukluğum sona erdi. Ergenliğim ise hiç yaşanmadan bitti. 11 Nisan 1980'de babamı trajik biçimde kaybettim.

Fakat hiç de öyle pes etmedim. ''Yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü; deniz... O insana şaşarım, binbir meyve yüklü bir ağacın altında, yere düşmüş sararmış bir yaprağa üzülsün.'' diyordu o gece babamın sesi radyoda. Kısa süre önce banda kaydettiği vasiyeti idi...

Ben o vasiyete uydum. Kalktım ayağa, dimdik durdum. Yetişkinlerin dünyasına adım attım hiç zaman kaybetmeden. İki ayrı dünya arasında gittim, geldim... Koskoca bir listeyi doldurabilir sanırım içine girip çıktığım işler. Vasıflı, vasıfsız... Aklınıza gelebilecek her iş... Dünyaya sayamayacağım kadar çok pencereden baktım. Hepiniz gibi, ben de izledim, eleştirdim, değiştirmeye; en azından değiştirmek için çabalamaya karar verdim.

Yerdeydi ayaklarım, elbette görebiliyordum yaşadığım dünyanın gerçeklerini fakat bu gerçeklerin doğurduğu kuralları, sistemi, şartları hayatıma sokmayı inatla reddettim.

1984'te İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'ne girdim. Amfilerde üretim mantığını, olası riskleri, fireleri, personel giderlerini, tanıtım bütçesini, amortismanları dinledim. Yüzlerce kelimenin arasında, ''insan'' sözcüğünü bir kez olsun duymadım.

''Bir fabrikanın varlığı sermayesi mi, makinesi mi, patronun kasası mı? Elbette hayır.'' diyordu oysa babam. ''Bir fabrikanın varlığı işçisi... Arılar gibi bal yapan, üreten, yaşamı sürdüren işçiler. İşçilerin sesi, eli ayağı, evi, yolu, ekmeği, tulumları, çocukları, semti, gecekondusu, fırını, bakkalı, kasabı, yol parası, gelişi, gidişi, grevi, tutumu, sigorta, güvence savaşımı.''. Babamın öğretisi ile, yaşamı oluşturan zincir buydu ve bu zinciri o okulda tanıyamayacağım açıktı.

Fakülteyi son senesinde terk etmemin sebeplerinden biri on yedinci yaşımda anne olmam ise diğeri de budur. Öğretmek istedikleri dünyada, ''insan'' a dair hiçbir şey yoktu.

İstanbul'da geçti yıllar. Etrafınızdaki yüzlerce insanın, yüzlercesi birbirinin aynısı olan hikayeleri gibi... Yükselen bir grafik, yorgunluk, kimyamın bozulması... İyi kazanıyor ve bunun karşılığında berbat yaşıyordum. İşaretler gayet açıktı. Benim yaşayabileceğim toprak, ait olduğum Anadolu idi. İstanbul'u terk ettim.
Kendimi önce Ege'nin kıyılarında, sonra içlerinde... Ama yine bir hata ile birlikte, yüksek tempolu bir mücadelenin içinde buldum. İstanbul'dan kaçmama sebep olan ne varsa beraberimde Ege'ye getirmiştim. Bir fabrika kurdum, kendimi yine büyük rakamların, büyük savaşların içinde buldum.

Hayatımı 2003'te doğan kızım değiştirdi, İpek...

2005'e gelene kadar fabrikanın içindeki bir ofiste, bakıcısı ile büyüyen kızım; bakıcısını annesi zannetmeye başladığında ''Buraya kadar.'' dedim. Üç hafta içinde fabrikayı büyük bir holdinge devredip emekliliğimi ilan ettim. Nazilli'nin Ocaklı Köyü'nde inşa ettirdiğim çiftliğimde inzivaya çekildim. Evin önündeki çınar ağacının altında uzanırken bu topraklardan asla kopamayacağımı, dünyanın başka hiçbir yerinde mutlu olamayacağımı anladım. Araba kullanırken yol kenarlarındaki ağaçlara, çiçeklere, çimene; uçaktan aşağı baktığımda dağlara, göllere tezahürat eder olduğumu fark ettim. Kazanma hırsı beni terk ettiğinde kendimi görebildim nihayet, ben buydum: Memleketsever!

Ağaçların tüm çeşitlerine, buğday başaklarının tarlada salınışına, düğünlerde karıştırılan keşkek kazanına, ineklere, koyunlara ölesiye hayran kaldım beş yaşındaki bir çocukluğum heyecanı ile yeniden. Çevremdeki her canlıya, her insana anne şefkati ile yaklaşmam da çok uzun sürmedi.
Dünyaya başka bir göz ile bakmaya başladım. ''Kar'' neydi? ''Kazanç'' kavramı aslında sandığım şey değil miydi? Sorguladım. Bildiğim kavramlar anlamlarını yitirdi, yerlerine yenileri geldi. Neye sahip olmak istediğim değil, kim olmak istediğim önemliydi. Tüm bunların ötesinde, basitçe, iyi biri olmak, iyilikler yapmak, yaşatmak istedim.

İpek Hanım Çiftliği'nin kuruluşu biraz tesadüfi olsa da kuruluşundaki felsefe kendimi arayışımdan doğdu. Ben bir amaç için, ben bu iş için doğmuştum. Toprağı, tohumu, ağacı, insanı, deyişleri, saygıyı, güven duygusunu, gerçek Anadolu'yu yaşayacak ve yaşatacaktım. Onunla sadece beslenmek değil, beslemek de istiyordum.

İstanbul'a sağlık, toprağa hak ettiği tohumlar, Anadolu'ya kazanç... Adil bir kazanç, dürüst bir kazanç... Ahilerden, loncalardan gelen geleneği gerçek ürünler ile birleştirecek, Anadolu insanının gücü ile harmanlayacaktım. Tadını emekten alan bir ürünü, buna hasret olan büyükşehir insanına kazandıracaktım. Yapacağım tek şey ürün satmak değildi, olamazdı. Ben farklı, bambaşka, delice bir şey yapacaktım. Çiftlik piyasanın tüm şartlarına direnecek, sistemi görmezden gelerek kendi gövdesini oluşturacaktı.

On dört haneli küçücük Ocaklı Köyü'nde başladık. Her komşum bu yapının bir parçası oldu. Onların komşuları, çocukları, yayla köylerindeki yaşlı kadınlar, dedeler...

Tek tek, her biri çiftliğin bir ferdi haline geldi. Benim toprağım vardı, onların bilgisi... Bir araya geldik, çalışmaya başladık. Yeni çağın pazarlama yöntemleri, içi boşaltılmış, güvenilirliği bitmiş, kategorize edilmeye çalışılmış her şey uzak kaldı. Sağımıza – solumuza değil, sadece önümüze baktık. Canımızı hakikaten dişimize taktık. Sadece bir sene gibi kısa bir sürede, yaşadığım Ocaklı Köyü'nde her şey elli yıl öncesine dönüverdi. Araçlarımızın, evlerimizin, tarlalarımızın sınırları kalktı.

Kazanç getirmediği için onlarca senedir işlenmemiş toprakların her karışına yeniden Anadolu'nun gerçek tohumları dikildi. Kaybolup gitmiş her güzellik yeniden hayat buldu. Çok ama çok beğenildi, çok takdir edildi. Gücümüzü, cesaretimizi buradan aldık. Anadolu'nun küçücük bir köyünde uçabildi isek, kanatlarımızın altındaki rüzgar, hiçbiri sadece ''müşteri'' olarak kalmamış; her biri elinden geldiğince çiftliğin gelişimine destek vermiş müşterilerimiz oldu.

Yeni çağa ait hiçbir şeyi sokmadık işin içine. Tek bir reklam vermedik, tek kuruş banka kredisi almadık, çağın sosyal medyasını hiç kullanmadık. Biz bileğimize ve doğru yaptığımıza emin olduğumuz işimize güvendik. Sabahları gün doğmadan yapılmaya başlanan dikimler, gece yarılarına kadar süren çapa işleri, birbirinden güzel yerli ırk ineklerimiz, lezzetli mi lezzetli sebzelerimiz, pırıl pırıl mutfağımız, güler yüzlerimiz ile çiftliği koca bir dünyaya çevirdik. Kurduğumuz bu dünyada Cumhurbaşkanını biz seçtik, Tarım Bakanı olduk, öğretmen olduk, eğittik, sevdik birbirimizi... Bir çark yarattık, tuttuk her birimiz bir ucundan. O çarkı büyüttük. Her geçen gün daha da büyütmeye devam ediyoruz. Bu, gerekli... Gücümüz o çark ile birlikte büyüyecek. Gün gelecek, o çark Anadolu'yu sömürenleri, Anadolu köylüsünün kazancında gözü olanları, bu ülkenin insanını zehirleyenleri ezip geçecek.

15 Nisan 2013 

2013-08-03
Bu yazı 2495 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin