Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Tarçınlı Elma Kurabiyesi

Tüm eve yayılan o kokuyu takip et. Karemelize olan elmaların üzerinde koku hakimiyeti kurmuş tarçının tombul bir ay şeklinde katlanmış hamurdan taşan kokusu. Üzerine serpilmiş pudra şekeri ile kendine çeki düzen veren elmalı kurabiyeler yanyana dizildikleri beyaz yassı tabağın içinden adeta “artık gel” diye sesleniyorlardı.

Florasan lambasıyla aydınlatılan loş ve küçük bir mutfak. Maharetli bir kadının elinden çıkmış peynirli poğaçalar, elmalı kurabiyeler ve patates salatası üzeri muşamba örtülü küçük masada servise sunulmayı beklerken, mutfakta yaymakta oldukları kokuyla bir küçük çocuğun açlığını baştan çıkartıyorlar. Oysa yemek yemeyi sevmeyen çocuklardan O. Çelimsiz bacakları ve kemikleri sayılan elleri ile her daim sanki açmışcasına gezinen çocuklardan. Yok sevemiyor bir türlü yemek yemeyi. Ama şu koku, açlığının burun deliklerinden karnına yayılıveren elmalı kurabiyenin tarçını kucaklayan kokusu...

Tüm kadınlar koyu bir muhabbetin eşiğinde, elişleri becerikli ellerinde birbirlerine nispet yaparcasına renk çümbüşüne sarıyor salonu. İşte en çok sevdiği Teyzenin kabul günü. Terlikler bir örnek, giysiler günün modasından ziyade bütçenin ayarına uygun. Tüm hafta giyilen naylon çoraplar bacaktan çıkartılmış, yazın rehavetine salınan çıplak bacaklar...Kimse pantalon giymiyor. O zaman memuriyet giysisi bir etek, bir bluz. Kahverengi etekler her daim naftalin kokan gardolaptan çıkartılmış, lacivertlerde...Ne tuhaf hiç biri çiçeklerle bezememiş eteklerini, hafta içine attıkları ciddiyetleri bu Cumartesi kabul gününe de aynı etekle gelmiş. Kimi lacivert, kimi siyah, en çok da kahverengi...

Çocuk kokulardan renklere çevirdi yüzünü...
Neyseki turuncu, sarı, kırmızı gömlekler ve bluzlarla tamamlanmış kostümler. Kimse penye giymemiş. İlla yaz sıcağında bile ütülenmiş ve tiril tiril vücuttan savrulan kumaşlara boğacaklar kendilerini. Çocuk aklı bu özene hayret ediyor.

Koltuğun kenarında ceplerine sözcükler ve zihnine yüzler biriktirdiği, o renkli ve bir çocuk için bazen de çok sıkıcı o kabul günleri...Tüm hafta birbirini görmekten yorulmayan kadınların elişlerini anlatırken ki heyecanları ve çay faslında anlatılan tariflerin coşkuları, dedikodu olmaz mıydı?

Hatırlayamadı çocuk kulağına hiç çalınmamış. Ama “şekerim şunu nereden aldın? “, “benim çocuğun öğretmeni” diye devam eden cümlelere alışkındı. Sohbetlerin ucunu tutmaya çalışır, tıpkı sökülen bir kazak gibi bir yerinde kendini bırakıverirdi...Kah çayın kokusuna, kah yaşıtı başka bir çocuğun oyuncağına, kah en süslü teyzenin dudaklarına sürdüğü kırmızı ruja kayıverirdi aklı. Bir sürü çocuğun odaya doluşup ne oynayalım diye odayı talan etmesine içi razı gelmezdi, ama çocuktu O da. Durun diyemezdi ya çocukluğuna. Küçücük evlerin küçücük odalarına sıkıştırırlardı kahkahalarını bazen. Kimi zaman ahşap evlerin bahçelerinde yakalamaca oynarlardı, en güzeli de yaz sıcağında serin bir avluda suyun akışını seyretmekti. Hortumdan akıveren ve avlunun çatlayan zeminini bir anda buz gibi ferahlatan suyun sesine karışırdı çocuklukları.

Kabul günlerini severdi. Peynir yemediği için içi giderek seyrettiği peynirli poğaçalara rağmen. Bazı teyzeler hatırlarlardı, bir ikisine patates yerleştirip öyle atarlardı fırına. O üzerinde yumurtaları dağılırken parıldayan sarı rengin üzerine serpiştirilmiş çörek otlarından tanırdı kendine ayrılan patatesli poğaçaları. Peynirli poğaçalar susamlarla arkadaşlık ederken, kendine ayrılanlar karışmasın diye biraz da çörek otu serpiştirilmiş olurdu. Bir de kısırı severdi.

Ama bugün tüm ruhunu elmalı kurabiye ve ona eşlik eden tarçının kokusu esir almıştı. Mutfağa gizlice dalıverdi. Mutfağın penceresiz haline acıdı önce. Yayılan tüm bu güzel kokuların kuşlara ulaşamayacağını düşündü. Yaz sıcağından ağaçların en gölge dallarına sığınmış kuşların payını da kendisine saydı. Çayın fokurdayan sesine, masada dizili yiyeceklere ve üstü etamin işli örtüyle örtülü buzdolabına baktı öylece. Tanıdığı tüm kadınların evinde buzdolaplarının buna benzer örtüleri vardı. İlk defa kuşları gördü. Penceresi olmayan mutfağın buzdolabının üzerinde adeta canlıymışcasına ses çıkaran rengarenk kuşları...

Masanın üzerindeki beyaz tabağın üzerinde elinin çelimsizliğine baktı. Üzeri silme pudra şekeri serpilmiş en dolgun görünen elmalı kurabiyelerden birini avuçladı. Ağzına yayılacak tadı hayal ederken tarçın kokusu eşliğinde “Ne o acıktın mı? “ diyen evsahibesi teyzenin sesi ile bir utanca dönüştü heyecanı.
İzinsiz girdiği mutfakta, izinsiz almaya çalıştığı kurabiyenin bembeyaz pudra şekerleri gözlerine kaçtı panikten. Oysa kızgınlıkta, sorgu da yoktu teyzenin sorusunda...Küçük bir çocuğun sadece karnı acıkmıştı ve o muhteşem koku aklını çelmişti.

Gülümsedi, elmalı kurabiyenin içine koymayı unuttuğu tarçının kokusunu hatırladı, unutkan bir teyze olmuştu. Çocukken duyduğu o kokuyla avunmaya çalışarak kendisine teyze diyen çocuklara içinde tarçın olmayan, ama üzerine pudra şekerinden kalp şekilleri yapılmış elmalı kurabiyeleri ikram etti....

Kabul günlerini hatırladı, o günlere sığan arkadaşlıkları, paylaşımları ve kokulara karışan çocukluğunu...

“yoksa daha acıkmadınız mı çocuklar?”

şimdi anne ve teyze olmak, o zamanlar çocuk olmak kadar güzel...


SunA.K.


Bu yazi daha once www.kahvemolasi.com sitesinde yayinlanmistir.
 

2011-09-14
Bu yazı 2215 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin