Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Tabiatıyla

“Mineral olarak başladık. Bitki hayatına, hayvan yaşamına sudur ettik, insan olageldik. Eski hallerimizi hep unuttuk. Buna tek istisna, tekrar yeşil olmayı hatırlar gibi olduğumuz… genç bir dimağın öğretmenine dönmesi gibi…bir bebeğin annesinin göğsünü bulması gibi…isteğin sırrını bilmeden, içgüdüsel olarak öze döndüğümüz…bahar başlangıçlarıdır” Böyle demiş Mevlana. İnsan okuyor, susup kalıyor.

Bahar burda. Hemen burda. Orda da, ve hemen her yerde. Yeniden doğduk. Tabiatıyla..çok iyi hissediyoruz. Zira tabiatla sarmalandık. O bize güzel bir yemek hazırlar gibi baharları. Pişiriyor, rengarenk malzemeli, bol baharlı. Biz de kokusunu içimize çekiyoruz. Yağmurdan sonraları hele, toprak hava su, dört elementten üçünün o bir aradalığına şaşıyoruz. Güneş tepemizde ya, onu da ateşin yerine koyuyoruz. Elementler tamken, keyfimiz keka oluyor işte böyle. Tabiat ana, yemeğini güneşte yavaş yavaş ve sevgiyle pişirirken, çatalımızı bu güzel sofraya dayamış bekliyoruz. Halbuki içten içe beklediğimiz bunun ta kendisiydi, kaç mevsimdir, geçen ilkbahardan beri, onu da biliyoruz.

Ben şu anda, okumuş olduğum okulun kampusündeyim. Burası hayatta en sevdiğim, kendimi en iyi hissettiğim yerlerden biridir. Burada adet, çimler çıkar çıkmaz çimlere çıkılır. Çimlerin içinde çalışılır, dersler orada yapılır, okunur, yazılır, konuşulur, ya da susulur kuşlar dinlenir, bulutların seyrine dalınılır, dinlenilir. Bazı gün bulut olmaz, daha bile güzeldir, mavi tutması olana kadar gökyüzü seyredilir, düşünceler gün ışığında toparlanır. Dersler de, derslerden hayat bilgisi de daha iyi kafaya girer böyle. Oğlum karşımda ders çalışıyor, burada ders çalışmayı o da çok sever. Ve bitince de bisiklete binmeyi. Güzel bir Pazar günü olacak, belli. Ben de yazımı yazıyorum. Kimsenin ne dediğini duymuyorum, ama biliyorum, bilgili bilgili konuşuyorlar. Üniversite benim bildiğim, ve öyle umuyorum ki, bilginin konuşulduğu yerdir zaten. Bilginin. Tevatürlere, hurafelere, varsayımlara yer bırakmayan yer. . “Bilinmeyen parametre değeri”nin de herkesce farkında olunulan yer. O değer beni çok düşündürüyor. Şu örnek verilir anlatılırken, bir baba iki çocuğuyla dolmuşta gidiyor. Çocukları şımarıyorlar, kıpır kıpırlar, olmadık kaprisler..huysuzlukların bini bir para. Ama o bırakmış, yapsınlar..oralı değil, hatta orada değil. Dolmuştaki diğer yolcular başlıyorlar kafalarında yargılamaya. Bu nasıl bir babadır ki ağzını açıp bir laf etmiyor, bu nasıl terbiye vermek. Aklı nerede bu adamın. Kaçırıyor olabilecekleri bir parametre değeri olup olmadığına kafa yormadan değersiz tahminler yürütüyorlar. Bilmedikleri, o babanın çocuklarıyla, hastaneden eve dönmekte olduklarıdır. Boş, soğuk bir eve gitmektedirler. Birkaç saat önce hayat arkadaşını, can yoldaşını öte dünyaya uğurlamıştır. Boş bir çuval gibi öylece oturmuş kalmış, bu dünyada üçünün nasıl olup da hayatta kalacakları düşüncelerine dalmıştır gitmiştir, da ondan orada değildir. Ondan, annesiz kalan iki çocuğu bırakmıştır huysuzlansınlar. Buna şu an için hakları vardır, ele güne aile terbiyesini göstermenin zamanı değildir şimdi çünkü ailenin kolu kanadı kırılmıştır. Ne bunu yapacak, ne kimseye meramını anlatacak mecali yoktur ki zaten. Bilinmeyen parametre değeri böyle bir şey uzun lafın uzunu, ve bu değeri hiç bilmeyen, zaten değer de bilmeyen, değerlendirmede bulunurken bu değeri göz ardı eden çok fazla kişiyle çevrelenmiş olmak üzücü. Doğru değil yanlış yunluş, doğru değil eğri büğrü yargıların üzerinden gidiliyor sonra. Melek ayrıntıda saklı halbuki…

Başımı dinliyorum burada. Ve düşünceler başladı. Dağınık gelirlerse kusuruma bakmayın lütfen. Hava öyle güzel ki, akışına bıraktım. Ne gelirse onu yazıyorum. Birbirlerine bağlı olabilirler, olmayadabilirler. Çimlerde oturmakla, öylesi öğrenmekle başlamıştım söze. Sonra kalkıp hayatta iyi bir şeyler yapmak üzere oturmak ama…

Yürümek var bir de. Aristo’nun okulu Peripatus gibi… yürüyerek öğrenmek. Yürürken akla girmesi okunulanın öğrenilenin.

Son bir buçuk yıldır yürümeyi bir kere daha öğrendim, unutmuştum, hatırladım, yürüyerek gidilebilecek her yere yürüyerek gidiyorum. Menzilim arttı. Tabiatımıza daha uygun böylesi, öğretiyi takip edip “özümüze dönecek” olursak, güneş bir mızrak kadar yükseldiğinde ve mağaranın girişinden içeri süzülüp gözlerine girdiğinde uyanırmış atalarımız, gün boyu yürür, avlanır ve toplarlarmış. O zamanlar malum taksi yok, market de yok :^) O zamandan vücutlarımız kalplerimiz ruhlarımız bunu yapmaya programlı olmalı ki…ben yürüdükçe “mutlanıyorum”, böylesi inanın bana “butlanmaktan” bin kat iyi :^) Rahibe Theresa “Hızlı hızlı yürümek ve hala mutsuz hissetmek imkansızdır” demiş ve ben bu fikre yürekten katılıyorum. Endorfin.. Serotonin..mutlandırıyor bizi. Yürümek bizi hapsolduğumuz üçgenlerden çıkarır. Ev okul market gibi üçgenlerden. İş ev mall gibi üçgenlerden. Biz yürürüz, düşünceler yerine “oturur”. İnsanoğlunun ateşi…beraberinde de ışığı bulması nasıl ki ona mağarasından uzaklaşma cesaretini, keşif merakını kanalize edebilme olanağını, öğrendikleri ve başarmak istedikleri üzerinde daha uzun saatler çalışabilme lüksünü getirdiyse, ışık tuttuysa ve bugünümüzü temelde buna borçluysak , ışığı bile ışık sayesinde bulduysa içimizden birileri çıkıp..bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki yürümeye devam :^) Mağaramızın uzaklarında bilmemiz, anlamamız gereken çok fazla şey var, hep vardı, daha da var. Hem “survival of the fittest” dünyası değil mi burası, bizi (ve bu yolla bir nebze yeşile dönmemiz suretiyle, ısınmakta olan küremizi de..) en fit ne yapar. Yürümemiz. Kaldırımdan, kaldırımdan. Gerektikçe önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakıp karşıdan karşıya geçerek. Başta alakasız gelecektir ama… bütün gemileri yakmışlığınız var mıdır hiç. İlkelerimizle yaşarız. İlkesiz insanlardan çok rahatsızlık duyarım, çevremde olmasınlar isterim. En fazla, merhaba mı merhaba. İlkelerimize aykırıysa neler yapabileceğimiz, neleri yapmayacağımız, neleri göze alıp neleri gözden çıkardığımız bizi en iyi anlatandır zira. Bütün gemileri yakabiliyor muyuz. Başkaları sakalın hesabını yaparken biz yeni gemiler yapmak üzere arkamızı dönüp limana bir kere daha bakmadan yolumuza gidebiliyor muyuz. Ben giderim. Bazen her şeyin yanlış olduğu bir resmin içinde buluruz kendimizi. Resimdeki on iki yanlışı bulun gibi. Veya, “ne biri, hepsi, hepsi” fıkrasındaki gibi. . Hani trafiğin sağdan aktığı bir ülkededir fıkranın kahramanı ve çok sürmez, kendini yanlış şeritte bulur, vızır vızır arabalar gelmektedir üzerine, radyoda spiker trafikte yaşanan bu tersliği anlatır, “sayın dinleyiciler otobanda bir araba trafiğe ters daldı ve hızla ilerliyor”, bizimki bunu duyar ve şöyle der “Ne biri, hepsi, hepsi..” :^) Olur olur, bize ters bir trafiktir. Hangimizinki doğru, bunu tartışmıyoruz. Sadece, öğrendiğimizden değişik. Ters işte, bildiğimiz ters.. Orada gitmeye devam mı etmeli. Hayır. Ben o trafikten çıkarım. İlk ışıklardan. Bir daha da girmem. Dikkatlice karşıdan karşıya geçerim. Yürüyerek uzaklaşırım giderim. Olmak istemediğim yerde, kendimi göremediğim resimde, yanlış bulduğum çevrede “öööylesine” olmam, olmamalıyımdır. Somut olan, çoğunluğun da iştirak ettiği hep doğrudur diye bir şey yok, kim demiş onu. Milyonlarca sinek yanılıyor olamaz düşüncesiyle çöplüğe mi üşüşmeliyiz yani, ne münasebet olur mu öyle saçma şey. Bazen somut, yanlıştır. O zaman kendimi soyutlarım oradan ve olur biter. Niye çarptırayım kendimi. Ezdireyim? Klaksonlarını neden çaldırayım, dinleyeyim ya da. Tabiatıma aykırı tabiatlardan yürüyerek uzaklaşmayı bilmeliyim. Tabiatım kurusun, ilkelerim var benim. Köprüye varana kadar farklı konuşanlarla aynı yolda ne işim olabilir. Bana ters gelen trafikte gitmeyi öğreneceğim, ne olacak. Ben orada, farklı bir tabiatta, sadece geçici bir süreliğine turistim. Görüp öğreniyorum…farklı bir tabiatın farklı düşünüş ve kurallarını. Sonra çocuğuma anlatacağım. Hatta bilinmez ki, belki onunla beraber gitmişizdir. İkimiz yürüyerek devam ederiz. Olanları konuşa konuşa.

Farklı bir tabiatı, oraların florasını faunasını anlamaya çalışmak öyle zor bir şeydir ki, bazen anladığımızı sanırız, öyle gelir, halbuki bambaşka bir şey anlıyoruzdur. “Beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın” gibi bir durum sizin anlayacağınız :^) Geçmiş gün, İngilizler, antropologları muhtemelen, Avustralya kıtasındalar ve Aborjinlerle vakitler geçiriyor, oraları çözmeye çalışıyorlar, öğrenmeye uğraşıyorlar. Aynı dili konuşmuyorlar, vücut dili de kimi durumlarda aynı diyalektten konuşmanın yazmanın yerini tutmuyor olmalı ki, ilk defa gördükleri, uzaklarda zıplamakta olan hayvana ne ad verildiğini sorduklarında aldıkları “kan-ghu-ru!” cevabını, “bu iklimde yaşayan böyle böyle bir hayvan var, zıplıyor, yavrusunu kesesinde taşıyor ve adına da kanguru diyorlar” olarak geçiriyorlar bilgi dağarcıklarına ve ülkelerine döndüklerinde de tüm kayıtlara. Avustralya dışında kalan tüm dünya, biz de buna dahil, o gün bugün öyle belliyoruz o hayvanın adını. Kanguru. Oysa ki aborjinlerin dilinde bu “Ne dediğini anlamıyorum” demek. Soruyu anlamamışlar. Bunu da belirtmişler. Karşılarındakiler cevabı yanlış anlamışlar. İşte böyle..çoğu zaman, ne dediklerini anlamıyoruz. Onlar da bizim ne dediğimizi. Hem de çok iyi anladıklarını sana sana. Geçmişte bir tanıdığım bana “seni çözdüm” demişti. Hiç de çözememişti. Aynı dili konuşmazken, zor.

Daha henüz her şeyi bilmiyor olmak şekiller üzerinden yargılara varmaya sürükler. Tunç bebekken, ağaçların tıpkı şu anki gibi etrafımızı sarmış olan bahar dallarına bakar, beyaz beyaz tomurcuklarını gösterir, çok emin bir şekilde “popcooorn!” derdi..aynı onun gibi! Şekiller üzerinden ve bilebildiği kadardan hareket ederek çözümlemelere varmak, yalnızca bir bebek yaptığında tatlı oluyor…

Üzerinde sıklıkla düşündüğüm bir diğer şey de kaldırma kuvveti. Arşimet fark etmiş ve suyunki çözülmüş. Su kendi yoğunluğundan az yoğunluğa sahip olan cisimleri, yüzeyine doğru iter. Yoğunluk farklılıklarından ortaya çıkan itme kuvveti etkisiyle cisim yüzmeye başlar. Ben insanoğlununkine, insan kızınkine bakıyorum. Batar mıyız çıkar mıyız. Nelere kadiriz. Bakıyorum biz kendimizden daha ağır şeyleri de kaldırabiliyoruz. Acı kayıpları, ayrılıkları, iftiraları, yoklukları. Formüle edilemez biçimde. Karıncanın kendisinin katbekatı kadarki şeyleri taşıyabilmesi gibi bu biraz, bakıldığında. Veyahutta… arının uçabilmesi gibi. “Aerodinamik yasalarına göre o tombul ve tüylü arının hiç uçmaması gerekiyordu; herhalde bunu ona hiç kimse söylemedi ki, bakın uçuyor”.ALDOUS HUXLEY. İnsan tabiatı böyle, naturamız güçlü demek ki bizim. Evreka! Kaldırabiliyoruz. Özellikle de etraftan kaldıramayacağımıza dair sesler yükselmedikçe veya biz onları duymadıkça. Veya veya duymazdan geldikçe.

Kaldıramadığımız, aslında kaldırmayı reddettiğimiz şeyler yine de vardır. Tanıdığım yeni insanlarla, “yeni” insanları tanıdıkça, eskisi kadar insancıl olmamaya başladığımı görüyorum mesela. Böyle bir sonucu oldu. Dost olduklarından emin olduğum dostlar, bebekler, bir de köpekler dışında. Sahici ve samimi olan, bir onlar, başkası yalan. Bir zaman geliyor, bahçelerimizi dikenlerden, ayrık otlarından ayıklamamız elzem hale geliyor. Bahar demişken bahçe demişken, “Bir parça toprak alabilir miydim” diye sorar Mary Lennox karakteri, Frances Hodgson Burnett’in “Gizli Bahçe” romanında: “..tohumlar ekmek için. Bir şeyleri yetiştirmek için. Onların hayata geçtiklerini görebileyim diye..”. Toprağı temizlemek, çiçekler ekmek. Ne olursa olsun her bahar yine de çiçek ekmek. Kaç bitki ellerimizle büyütürken, diriltirken solmuş olursa olsun, kendimizi onları sanki ekmemişiz de gömmüşüzcesine suçlu ve beceriksiz hissetmiş olursak olalım, plastik çiçek evimize sokmama kararlığını göstermek. Toprakla uğraşmak, bir şeylere iyi bakmayı, bir yandan da pencereden iyi bir şeylere bakmayı istemek, yine elementleri tam tutmak, bir araya getirmek…bunlar özümüze yaklaştıran anlar olabilir bizi. Yeşil özümüze. Bu sayede tabiatımız kurumaz bakarsınız. Çünkü “tabiatımız kurusun, bakarız güzellere” :^) ve ama..tabiattan uzaklaştıkça, çirkinleşir her şey, ve çirkinleşiriz biz de her şeyimizle.

Şuna dikkat ettim şimdi de. Ne kadar kötü giden, çirkinleşen şey varsa etrafımda…tek tek her birine bakıyorum, hepsine birden de bakıyorum, iki ortak nokta buluyorum. Hepsine sebep, dikkat eksikliği ve tavır bozukluğu. Bir başka deyişle niyetsizlik ve iyi niyetsizlik. Özensizlikten ve uzak yaklaşımdan, yanlış yanaşımdan yönelimden bozuluyor dersler, evlilikler, dostluklar, ortaklıklar. İşler ve yönetimler. Hatta dünyanın iklimi, dengesi. İnsanlar birbirlerinden kopuyor, işlerini, sağlıklarını, can yoldaşlarını, kardeşleriyle evlatlarıyla bağlarını, çok yararlı olabilecek elemanlarını, amaçlarını, yönlerini bundan kaybediyorlar. Ders almaya almaya, hayatın kendilerine bir ders vermesini bekliyorlar. İkmale kala kala. Çift dikiş, çift dikiş. Harcadıkları emekler, daha fazla emek harcamamaktan heba oluyor gidiyor. Özel derslere ne gerek var, dersi derste dinleseler ya.

Tabiat, bana bunları düşündürdü bugün. Oğluma bakıyorum. Ödevi bitmek üzere. Popcorn günleri geride kaldı, ama hala, o daha çok küçük. Nasıl ki bir ilişki yeniyken önce olumlu taraflar aranır taranır bulunur sevinilir, farklar zamanla su yüzüne çıkmaya, karşıtlıklar baş göstermeye, altları çizilmeye başlarsa, o da yeni bu dünyayla ilişkisinde, ve dünyayla yeni kurduğu bu ilişkisinde karşı olduğu şeylerden ziyade uzlaşabileceği noktaların peşinde. Ne güzel. Bense şimdi bu yaşımda, ne çok şeye karşıyım. Anlat anlat bitmiyor baksanıza halime :^) Cehalete karşıyım, ısrarla cahil kalınmasına karşıyım, arkadan konuşmaya, dalavereye, dedikoduya, politik tavırlara, güç uğruna veya güçlünün yanında görünmek uğruna insanların kendilerini soktukları hallere, ateş olsa cürmü kadar yer yakacaklardan korkup tavırlarını buna uygun konumlandırmalarına karşıyım. Çünkü bunların hepsini gözlerimle gördüm. O da görecek. Dilerim “gider, görür ve yener”. Bütün gün bu güzel yerde, çimenlerin üzerinde çalıştı. Birkaç kere homurdandı :^) o kadar olur. İleride astronom olmak istiyor. Oksijenden pembe pembe olmuş yanaklarına bakıyorum. Zaman hemen geçsin, istediği oluversin istiyorum. Ama olmaz. Daha çok bahar lazım. Her sene bu vakitler hatıramdaki popcorn ağaçlarına uzanıp koparıp yerken :^) film seyreder gibi seyredeceğim. Filmin sonunu, sonuna kadar hep merak edeceğim. Ne olursa olsun çok güzeldi diyeceğim, bir daha görmek isteyeceğim. Tabiatıyla…:^)

Hepimize yönetmeni olmadığımız, yönetmen değil seyirci koltuğunda oturduğumuz, olsa olsa senaryosuna biraz katkıda bulunduğumuz bu… başrolünde çocuklarımızın oynadığı filmlerde, iyi seyirler ve mutlu sonlar!

Mevlana’yla başlamıştım, yine onun sözleri olsun istiyorum yazının sonunda:

“Taş, bin bahar da görse, yeşermez.”

Ve, “Bahar gelince evlere kapanıp kalmayın. Kırlarda gezin dolaşın.”

Gitmeden, bahar kadar şaşırtıcı ve aynı onun gibi bir anda geliveren, oluveren bir kekin tarifini sizinle paylaşmak için heyecanlanıyorum, çimlerin üzerinde otururken tanıştığım bir anneanneden öğrendim. O torununa hep yapar, beslenmesine koyarmis. Eve dönünce denedim, çok güzel oldu:

Beş Dakika Keki (Bir kişilik) Malzeme: 4 kaşık tam buğday unu veya normal un 4 kaşık kahverengi veya toz şeker 2 kaşık kakao 3 kaşık zeytinyağı 3 kaşık süt 1 yumurta birazcık vanilya, birazcık da tarçın. O kadar. Bu malzemeler büyükçe bir neskafe fincanının içinde çatalla karıştırılır. Mikro dalga fırında maksimum güçte, kabarıp inip yerine oturuncaya kadar yani dört-beş dakika kadar bir süre pişirilir. Hepsi bu. Kısacık. Hayır, mikrodalga geçmiyorum :^) Yapışmasın diye önceden fincanın içine kağıt kalıp koyabilirsiniz ki bu durumda karışımı başka yerde karıştırıp fincana dökmeniz gerekir. Pişip çıktıktan sonra bir tabağa ters çevirince kolayca çıkıyor. Oğlum kağıt kalıplıyken fesli bir kafaya benzediğini söylüyor ve çok seviyor. Umarım siz de seversiniz. Bu tarifin mantığını ve biraz göz kararı devreye sokarak ölçülerini kullanmak suretiyle peynirli zeytinli tuzlu kekler de yapabiliriz. Tanrım ne kadar kolay.

NaZLıM

2009-04-28
Bu yazı 1045 kere okunmuştur.

NazlimNazlim

Beş dakika kekinin, beş dakika içinde olmasa bile kısa bir süre içinde yenip bitirilmesini öneriyorum, bekledikçe sertleşiyor çünkü :) Bir de, katı malzemeler tepeleme değil de silme yemek kaşığı ile ölçüldüğünde daha iyi oluyor. Ayrıca pişme süresi mikrodalgadan mikrodalgaya değişebilir. Peynirlisini denedim ama henüz parlak bir sonuç alamadım :) ölçülerle biraz oynadıktan sonra bişeye benzeyecek olursa sizleri haberdar ederim.

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin