Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Son Kararım

“Ayten Hanım’lara gittim de bişey ikram etmedi dedirttmem ben kendime!’”

Hatırladınız mı, bir hazır kek reklamıydı çok tatlıydı, kırmızı pervaneli uçak salona yumuşak iniş yapar, o sırada mutfağında zeytinyağlı dolmayı soğuması için tezgaha bırakmakta olan Ayten Teyze’nin içi hörp eder, haliyle telaşlanır tabii, noluyor bir koşu gider bakar ve durumu görmesiyle mutfağa geri gider, bir saniye bile tereddüt etmeden hem...sanki böyle bir şeyin olması olasılıklar dahilindeki beklenir birşey...miş de, salonda bir uçak burnu görüntüsünü process etmek beyin için çocuk oyuncağıymış gibi...

Sonra salona döndüğünde, bu kez elinde bir tabak beklenmedik kek vardır, dilimlenmiş.. pilotun şaşkın bakışları arasında davranışını işte bu cümleyle izah eder:”Dedirtmem ben kendime”! Nasıl güzel bir nokta...gel de eğilme. Temas etme değinme. İrdeleme. Buna imkan yoktu. Hele ki, hele ki...kırk yaşıma basmam sadece bir an meselesi haline gelmişken.

Kırk yaşı, yadırgıyorum, ayaklarım geri geri gidiyor ama, idrak ediyorum ve önemsiyorum. Hani, mutfakta faraza cız bız köfte yapıyorsunuzdur, yer bir sallanır, yerdeki karolar kağıttan kule yaparkenki gibi üçgen üçgen kalkar, deprem değil de, halk arasında “Yok bişey yok, apartman yerine oturuyor” tabir ettiğimiz garip ama gerçek durumu yaşıyoruzdur...

Kırk işte o misal bir yaş kanımca. Apartman yerine oturuyor. Hayatımda ilk defa, hiç bir fikrimden zerre kadar şüphem yok, kendime tamamiyle katılıyorum ve kendi içime siniyorum. Zaman içinde oluşan Nazlım’ı çok sevdim. “Nazlım’dan eminim”. Ve bu, Tanrım, kulağa ne hoş gelen bir cümle.

Bu aralar oğlumla en çok sevdiğimiz şey birbirimizin yamacına kurulup her akşam Cosby Show seyretmek. Tuhaf olan, onun yaşlardayken bunu yapmayı ben yine çok severdim. Dahası, büyüyünce Claire Huxtable gibi olmayı isterdim. Kendim için seçtiğim “role model” galiba oydu. Oydu, oydu. O aynı anda herşeydi de ondan, akıllı, başarılı bir iş kadını, güzel, sıcak ama evine hakim bir eş, şakası olmayan dosdoğru bir anne. Yeri geldiğinde her şeyi yapardı ve her şeyi yeri geldiğinde yapardı. Her şeye uzanırdı, yeterdi. Gayet ciddiydi ama mizah anlayışı gelişmişti. Onca bölüm, bir yanlışını olsun görmedim. Çok düzgündü.

Geçen gün, beş çocuğunun içinden üniversiteye yeni başlamış olanına, bocaladığı derslerini oturtmasında yön gösterdiği bölüm, oğlum “Senin gibi” dedi. Bunu derken başını benden tarafa bile çevirmemişti, gözünü ayırmadan ve elmasından ısırıklar kopararak seyrediyordu zira. Çevirseydi, ne kadar şaşırdığımı görecekti. O mu benim gibi...Ben..bir dakika sahi mi. Bende ondan biraz var mı. Ne kadarım Bayan Huxtable, ne kadarım diğer role model’lardan izler. Mary Ingalls. Ablam, abim, yengem. Ölçmesi zor. Çünkü “aşure gibi” evet evet aynı aşure gibi zaman içinde pişiyoruz, kaynaşıyor ve özleşiyoruz.

Uğraşmak lazım, hazır paketteki aşure gibi kolay ve kısa sürede olmaz. Karıştırıyor karıştırıyor, kıvama geliyoruz, kendimiz oluyoruz. “Karakter yapma” yaşlarımızda, (yoksa “apartman” inşa edilirken demek mi daha doğru), kendimize etrafımızdan doğru yanlar, taraflar, özellikler biçip, copy, paste yapabildiysek ne ala. Demek ki malzemelerle özdeşleşebilmişiz.

Etkiler ne kadar da etkili. Bir tencere tıkız, tatsız, homojen olmayan aşure çıkarsa ya ortaya? Üstü ne kadar bademle narla şıkır şıkır süslense, olmaz, içteki kendini belli eder. Tunç için etraflarda, yakınında uzağında, seyrettiklerinde, duyduklarında okuduklarında, yeteri kadar iyilerinden aşure malzemesi var mı. Var. Seçip alabilecek mi. Bakalım. Bazen çook uzaklardaki bir amcanın “ben senden eminim ve şunu bekliyorum”ları “yer eder”, bazen dayıdan gelen bir tek okkalı cümle bir düşünüş biçimi aşılar, kitaptaki bir karakterin iç yapısı, bir dizi film kahramanının hal ve tavırları, bir öğretmenden alınan “özel dersler”...her biri ve hepsi, onda kendilerine bir yer bulur.

Aşureye konmayacak şeyleri peki, seçip bir kenara itebilecek mi bakalım.

Bu yazıda olsun, anne olmayacaktım çok. “Kırk yılda“ bir. Eksenden bir kaç derece kayacaktım. Ama baksanıza, ne mümkün.

Kendime dönecek olursam, bir süredir kırkıncı yaş müsabakasına hazırlanıyorum, hazırlıksız yakalanmak rakibe (zamana!) saygısızlık olurdu ve ben saygısız biri olmam. Ne diyordum, sigarayı bıraktım, otuz kilo verdim. Matruşkamın en dıştaki parçasını uğurladım. Daha doğrusu onu çıkardım ve ben gittim, arkama da bakmadım. Kendim için iyi birşeyler yapayım demiştim. Kırk yaşı karşılama biçimim işte bu. Bana zarar verdiğini bildiğim hiçbirşeyi mıntıkama almıyorum, benim yetki alanım değil mi? Ne dost mu düşman mı ayırt edemediklerimi, ne sigara dumanını, ne boş kalorileri. Prensipler var, onlardan sapılmaz. Asla, kat’a. Bir kereden ne çıkar diyenler oluyor çokça. Ben de soruyorum, misal, çocuğunuzun küfürbaz, habis, hasetle şimdiden dolu bir arkadaşı olsa, kötü alışkanlıklarla bezeli ve onlara alışkın, bir kerecik olsun onunla zaman geçirmesini göze alır mıydınız.

Bir zarar ölçme birimi, apparatusu var mı bildiğiniz. Veya bir yanlışı, oluşan tahribatı, tıklayınca ortadan kaldırabildiğimiz bir “undo” düğmesi, hani, yok ki.

Sonra, sigara mesela. Bir kere bıraktıktan sisteminizden zar zor attıktan sonra, bir kerecikten birşey olmaz deyip yakabilir miyiz bir tane. Kötü alışkanlıklar uyuşturucu satıcısı gibi köşede sinsi sinsi beklerler.

Tatlı şeylerin peki artık hiç mi olmayacak hayatımda yeri yani. Bunu mu anlıyoruz. Elbette ki hayır. Hayat sıklıkla tatlılaştırılmalıdır. Ama kahverengi şeker kahverengi un, pekmez, bal...daha doğrular gibime geliyor. Daha doğrusu, doğru arkadaşlar, onlar.

Hem bakmayın, beyaz (tuz, un, şeker, tereyağ) güzeldir amaa “şişman gösterir“ J

Nazlım Apartmanı yerine otururken belirginleşen iki şeyden ilki ve bir tanesi buyken, yani, pişen aşureden duyulan memnuniyet ve bu tariften ömrübillah şaşmama kararıyken, bir diğeri de yazının hemen başındaki “Dedirtmem ben kendime” ile alakalı. Dank etti ki, hayatımın şimdiye kadarki bölümünde kendime belli şeyleri dedirtmemek benim için de önemli bir mesele olmuş. Dedirtmemeye dönük sürüyle yorucu çabalar. Kalan bölümde şunu şunu “dedirtmemeye” değil, şunu bunu pek “derdetmemeye” kararlıyım. Gri hücreler çok değerlidirler, değmeyecek şey ve kişiler için dertleneceğiz diye onları savurganca harcamamalı. Sonra hakikaten değecek şeyler için tam gerektiklerinde bir bakıyoruz, yerlerinde yeller esiyor.

Ve biz ne yaparsak yapalım “torbaları” büzemeyiz. Derler de derler. Ah Ayten Teyze’cim, bilmez misiniz ki bunun sonu yok, bu defa da “Bak seen, Ayten Hanım marketten hazır kek alıyor onu ikram ediyor” derler. Laf ola beri gele. Bazı insanlar ancak, ama ancak, karşılarındakini (hele de çok isteyip de “gibi olamadıkları” kişiyi) kendi gözlerinde ve başkalarının gözünde küçültebildiklerinde kendilerini büyükçene hissedebilirler. Anca o nispette.

Bununla savaşmak abesle iştigal. Kültürümüzde “yazı” denen bir kavram var, malum. Kimi başka kültürlerde o derece baskındır ki bu kavram, satıcılar zeytine gel zeytinee diye çığırmaz, müşteri çekmeye hiç çalışmazlar, kafa yormaz hareketsizce beklerler sadece, neden, kaderde olacağı var ise gelecek olanlar gelecektir zeytin alacaktır çünkü. Böyle uçlarda bir kendini bırakmışlığa sürüklemediği müddetçe, acılarımızı içimize gömüp orada sağaltabilmemizde, hayatın, üzerinde kontrolümüzün olamadığı taraflarının da olabildiğini kabullenebilmemizde bize yardımı dokunan önemli bir mefhumdur “yazı”.

Ama burada anlatmaya çalıştığım, sakın “kaderde varsa konuşacaklardır ne yapılabilir ki” ile karışmasın. Ben değişmez değil, değmez diyorum. Alın “yazı”larımızda bir kaç ek kırışık..ne gerek var. Elaleme dedirtmemek için değil, gerçekten, ama gerçekten hakedenlerle çevreliyken paylaşmak için kek bulunmalı fanusun içinde. “Laf olsun, hem torba da dolsun“ türevi, bana sorarsanız içtenliksiz zira karşılıklı konuşulan değil arkadan da konuşulan sosyalleşmeler-toplaşmalar için değil, dost meclisleri için karıştırılmalı yemek dergileri, pişirilmeli kekler. Öyle gerektiği için değil, canımız öyle olsun istediği için. Demem o. Kılı “kırk“ yarıyorum ama, haksız mıyım.

Çok eskiler, tabii onların da bazıları, oğullarına eş kendilerine gelin bakmaya, örgü “torbalarıyla“ giderlermiş, gittikleri evlerde, gelin adayı kafalarındaki kriter maddelerine uyuyor mu süzerken, bir yandan örgülerini örerlermiş, sohbetin bir noktasında da yün yumağını oturdukları divanın altına kazara düşürmüş gibi yapar, sonra ipi hızla çekip yumağı geri çağırırlarmış, bakarlarmış yumak gittiği gibi mi geri geldi, yoksa bir toz topağını da yanına takıp mı. Maksat, ortalık derli toplu temiz ama, bakalım divanın altı temiz mi. Hayır dip köşe temiz mi bu aile. Ona göre. (Makbul bir karar süzgeci olsaydı bu onlarınki, bu derece mutsuz evliliklerden ibaret, başgöz edeceğiz derken başın gözün yarıldığı bir toplum olmazdık).

Torbalar! Ne kadar uğraşsak, büzemeyiz. Karşımızdakinin kafasındaki dönen hince ve ince hesaplardır, dolaşan tilkilerdir hakkımızdaki yargıları oluşturacak olan. Kendilerini jüri bizi sanık ilan edebilir iki ya da daha çok insan bir araya gelip. Ciddiye alıp kendi avukatlığımıza soyunmak, tanık aranmak boşa. Yargıç da onlar jüri de onlarken, bu ne menem bir mahkeme olurdu ki?

O halde, varsınlar desinler. Boşverebilmeli insan. Son kararım!

Sevdiğiniz ve sizi seven kişilerle paylaşmanız için bir kek tarifi ekliyorum. İçeriğinde yanlış şeye yer olmayan. Üzerinde kırk muma yer olan Kırk Yılın Başı Keki. Aşuremtrak notalar taşıyor (Aşure gibi başlıbaşına senfonik bir yapıt olamasa da).

2 yumurta, yarım bardak kahverengi şeker mikserle çırpılır ve daha sonra içine yarım bardak zeytinyağı, yarım bardak süt, 1 bardak elenmiş tam buğday unu, yarım paket yine elenmiş kabartma tozu, yarım paket de vanilya, göz kararı miktarlarda küçük küçük doğranmış kayısı, kuru incir, neredeyse un haline gelinceye kadar çekilmiş fındık, ceviz, badem, sarı ve çekirdeksiz siyah kuru üzüm, kuş üzümü, kuru erik, tarçın, nar tanecikleri, bir iki haşlanmış kestane parçacığı, ve minik çubukçuklar halinde portakal kabuğu eklenir, bu defa bir spatula yardımı ile elde karıştırılır. Yağlanmış unlanmış kek kalıbına dökülür. Üzerine de bir miktar ceviz, fındık, antep fıstığı serpiştirilir bütün bütün veya irice kırılmış, sonra file badem. Ben üstüne koymayı hiç denememiştim ama belki nar da eklenebilir (fırının sıcaklığı suyunu çekip güzel rengini alır götürür mü bilmem. Denemeli). Fırının orta bölmesinde orta ısıda, kabarıncaya ve keklerin OKS’si olan kürdan testini geçinceye kadar pişirilir. Fırından alınıp soğuması beklenir, birkaç hoplatışla kalıptan çıkarılır, kek fanusundaki yerini alır.

Uzun güzel ömürler.

2009-01-27
Bu yazı 1233 kere okunmuştur.

mertsenaymertsenay

Tanrım.. bu ne muhteşem bir anlatım!.. yazma konusunda çalışmalarınız var mı bilmiyorum ama olmalı diye düşünüyorum... ben bu yazıyı saklayıp sık sık okuyup, hem derdetmemeye hem de denemeye çalışacağım :) Tebrikler ve güzel tarif için de teşekkürler....

NazlimNazlim

Çok fazla teşekkür ederim size, ne mutlu bana. Anlaşılmanın bir lüks olmadığı çoook az yerden bir tanesi benim için burası. Evet evet, sakkın derdetmeyin, boş şeyleri boşverin, kırk yaşın armağanı bu olsa gerek, yüzünüze karşı kimsenin boş şeyler söylemesine izin vermeme ağırlığı, arkanızdan boş şeyler söylemelerineyse boş verebilmenin getirdiği hafifleme hissi. Harikaymış! Bütün iyi dileklerimle..

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin