Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Sinema...Küresel Isınma

En sevdiğim şey oğlumla sinemaya gitmek...Bilirsiniz, bu jenerasyon her şeyi ekran çerçevesi içerisinden algılamaya alışık, böylesini tercih ediyorlar. Doğdukları günden itibaren ekran karşısındalar, hayatı, ama yanlış ama doğru, "oradan doğru" öğreniyorlar, oradan gelecek her bilgiyi her görüntüyü çok fazla kanıksamış bir halleri var. Enteresan! Ürkütücü!

Durum böyle olunca bizler de günden güne daha seçici, daha tetikte ve temkinli bir hal alıyoruz. Elimizde uzaktan kumanda, seçiyoruz, eliyoruz, mani oluyoruz. Olmadı mahrum bırakıyoruz, ki aslında ne fena, böyle olsun istemezdik. Biz o yaştayken nasıl ki anlam veremiyorduysak ve haksızlığa uğramış hissediyorduysak, aynı şey bizim çocuklar için de geçerli.

İçerliyorlardır bize, ama "bizim zamanımızda" sakıncalar uyku saatimizin geçiyor olmasından veya en fazla korku filmi seyredersek günlerce uykumuzun kaçmasından ibaretti. Bir de olsa olsa Sue Ellen'ı fazlaca içiyorken görmek üzerimizde olumsuz etki yaratabilirdi.

Şimdi... ekrandan sakınca akıyor, o üç kocaman yuvarlak kafalı çekirdek aile silüeti resmini görmemiz de bizi zerre kadar rahatlatmıyor zira en beklenmedik anda en umulmadık yerden sakıncalı bir görüntü bir konuşma bir haber bir fragman, cümleler, çağrışımlar, tavırlar, dümenler çıkıp gencecik dimağlara yerleşebilir. "Genel izleyici", fazla larc bir adlandırma. Sadece çocuklara ayrılmış kanallarsa en tehlikeli sular, çok hastalıklı beyinler tarafından kotarılmış üretimler görüyorum. Hiç rahat değiliz.

Tam da bu sebepten, düzgün birşey sunma kaygısıyla doğru dürüst üretilmiş birşeyle karşılaştığımızda ona sıkı sıkı sarılıyoruz, hayranlık ve minnetkarlık duygularıyla doluyoruz. Sinema salonunda içim televizyonun karşısında olduğundan daha huzurlu. Biliyorum ki orada çok daha büyük özenlerle, daha geniş zamanlarda, üzerinde enine boyuna düşünüle taşınıla ve uğraşıla, üstün yeteneklilerce yapılmış, altı sağlam birşeyler var.

Sinemayı çok severim. Belki herkesten biraz daha fazla. Bu yüzden oğlumu ilk defa sinemaya götürdüğüm gün içim kıpır kıpırdı. Onun da sevmesini dilemiştim. Salonun ışıkları karardığında ona baktım, gözleri çocukluğumuzun Japon çizgi film karakterlerininkiler gibi kocaman kocaman olmuştu. Bu iyiye işaretti. O gün orada onunla sinema arkadaşı olduk.

Onun bebekliği süresi boyunca sinemaya gidememiş olduğumu unuttum, ne beis, hiç mühim değildi, onları evde seyreder telafi ederdim, ben şimdi oğlumla, hiçbirini kaçırmamacasına, vizyona giren tüm animasyon filmlerini seyretmek istiyordum. Öyle de oldu. O günden bugüne bir tekini bile kaçırmadık. Gözümüzü ayırmadan, büyülene büyülene, bir iş gönüller ve yetenekler ortaya konularak, enerjiyle sinerjiyle yapıldığında ortaya neler çıkarmış, öğrene öğrene, seyrediyoruz. Değmeyin keyfimize. Baba da katıldıysa hele o gün bize, uuh keyfimizden yanımıza yaklaşılmaz.

Üç yuvarlak kocaman kafalı çekirdek aile olarak o ekrandan çıkıp birlikte takılmak, birşeyler yapmak çok önemli kanımca...Her şey gelir de, bu ihmale gelmez. Bağlar güçlenecek, çaplar beraber genişleyecek, kalibreler beraber yükselecek. Aileler bunun için.

Son izlediğimiz filmler, Orman Çetesi ve Neşeli Ayaklar'dı. Mutlaka görmeli. Her ikisi de temelde biz insanların bilerek, bilmeyerek veya bilmemezlikten gelerek yaşadığımız gezegene ve bu gezegende yaşayan diğer canlılara ve aslında kendimize de neler ettiğimizi, ne dönüşü zor zararlar verdiğimizi olabilecek en tatlı şekillerde anlatan filmlerdi.

Hep yarınlar varmış gibi yaşıyoruz. Oğlum, büyümek, filmler yönetmek, animasyon sanatçısı olmak istiyor. Ben onunla yıllar yılı sinemaya gitmek, kimbilir belki günün birinde onun da emeğinin geçmiş olduğu filmleri onunla ve babayla beraber koltuklarım kabara kabara seyretmek istiyorum. İtalyanca öğrenmek, bir sürü ülkeler görmek istiyorum. Tamam da, ya çok fazla yarın kalmadıysa?

Değişen eko-sistemler, karbon döngüsü, su döngüsü...Neler oluyor? Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımdan gelen bir e-postadaki bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni ve Bilgi Üniversitesi'nde küresel ısınma konulu dersler veren Ömer Madra, CNN'de Gece Görüşü programında yayınlanan bir söyleşisinde oldukça ürkütücü tespitlerden bahsetmiş. Aşağıda geçen haftalarda yayınlanan bu söyleşiden çarpıcı başlıklar ve tespitler bulacaksınız:

"Sorun enerji dengesinin bozulmasından kaynaklanıyor. Medeniyet (ki bu noktada "medeniyet"in kelime anlamını tartışabiliriz) büyük tehlike altında. Okyanuslar ısınıyor. Dünya tarihinde ilk kez bir meskun ada haritadan silindi, üstünü sular kapladı. Artık yok. Hindistan'da Bengal Körfezi'nde, 10 bin kişinin binlerce yıldır yaşadığı bir ada geçtiğimiz ay boşaltıldı... Yani gelinen noktada, küresel ısınma dünya haritasını değiştirecek derecede "cüretkar". Üstelik bu sadece başlangıç, devamı gelecektir. Hep birlikte göreceğiz. Aslında gezegenimiz 251 milyon yıl once de benzer bir felaket geçirmişti. Nedeni tam belirlenmiş olmasa da, genel kanı o ki, o zamanki felakette Sibirya'daki volkanik patlamalar etkili olmuştu. O zamanki sıcaklık artışı 6 dereceymiş. Dünya 15 yılda 6 derece ısınmış ve felaket gerçekleşmiş. Şimdiki korkulan beklenti ne, biliyor musunuz? Önümüzdeki yıllarda gezegenin ısısı yine 6 derece artacak. O zaman sadece metan salınımıymış problem, şimdi bir de endüstri devrimiyle gelen karbondioksit var. Uzun lafın kısası yaşamın yüzde 90'ı yok olacak. Dünyanın akciğeri dediğimiz tropik yağmur ormanları, kuraklık yüzünden bir-iki yıl içinde yok olabilir, milyonlarca yıldır var olan 200 metrelik dev ağaçlar kökünden devrilebilir. (Yaşarken karbondioksit emen ağaçlar, öldükten sonra karbondioksiti geri bırakıyor). NASA'dan James Hanson'a göre gezegen 1 milyon yıldan beri en sıcak günlerini yaşamakta. Hanson ekliyor: "Bir şeyler yapmazsak 2015'i zor görürüz". Bu ne karamsar tahmin demeyin. Beteri var. Tabiat Ana teorisini ortaya atan bilim insanı James Lovelock ise "Artık iş işten geçti, ne yapsak boş" görüşünü savunuyor ve o da ekliyor: "Kuzey Kutbu'nda bir 500 milyon kişi kalırsa kalır, diğerleri için yapacak bir şey yok." Kutuplar ısınıyor. Beyazken güneş ışınlarını yansıtan buzullar eridikçe, alttan lacivert deniz ya da kara parçası çıkıyor. Daha koyu olan buzul güneşi geri yansıtamıyor ve böylece daha çok ısınıp daha çok eriyor. Tam bir kısır döngü. Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore bu konuda bir belgesele imza attı. Adı "An Inconvenient Truth". Türkçeye "uygunsuz gerçek ya da rahatsız edici gerçek" olarak çevrilebilir. Yerinde bir adlandırma. İzleyelim onu. Konuyla ilgili yeni bir de keşif var. Okyanusların dibinde buz kristalleri şeklinde metan gazı yumruları milyonlarca yıldır kimseyi rahatsız etmeden sinsice bekliyordu.

Isınmayla ve altında kaldıkları buzulların erimesiyle ortaya çıkmaya başladılar. Bu ne demek? Metan salınımının artması demek. Metan, küresel ısınmada, karbondioksitten 20-22 kat daha etkili. Ne mi yapılmalı? Tüm yük bizim kuşağın omuzlarında. Yani çocuğumuz ya da torunumuzun
elinden bir şey gelmez, vakit yok çünkü. Herkesin bildiği, bizim de içinde bulunduğumuz birkaç ülke dışında tüm dünyanın taraf olduğu KYOTO Protokolü aslında sembolik bir anlam taşıyor. Herkes uysa, gaz salınımları yüzde 5 azalacak. Ama dünyanın acilen ihtiyacı olan rakam yüzde 60! Hatta bu rakam ABD için yüzde 90'dır"

Haydi bunlar devlet politikaları, bireysel olarak ne yapabilirim derseniz, işte size birkaç tavsiye: Evlerde, bildiğimiz Tungsten ampuller artık kullanılmamalı. Yerlerini yüzde 75 daha az enerji harcayan tasarruflu ampuller almalı. Göğü ısıtmak kadar çılgınca bir şey olamaz. Kafelerin bahçelerindeki o gazlı, şemsiye şeklindeki ısıtıcılar kullanılmamalı. Taraftar kış mevsiminde üşümesin diye stadlar ısıtılmamalı. Plazma TV'ler, gerçekten ihtiyaç yoksa satın alınmamalı. Vergi oranları artırılmalı. Muazzam enerji harcıyorlar çünkü...Otomobil kullanımında ortak havuza geçilmeli. Ne de olsa hepimiz "aynı yöne doğru" gidiyoruz baksanıza! İçinde birer kişinin yolculuk ettiği lüks arabalar artık bizim için lüks. En üst derecede lüks tüketimden bahsediyorum: koca bir gezegeni tüketiyoruz. Uzun zamanlı hoyratça bir tüketim. "Lüküs Ölüm" bu olsa gerek...Bakıp keyfimize yan gelip yatamayız artık.

Belki de en yaygın yanlış, elektrikli cihazların "stand by" yani bekleme konumunda bırakılması. Bırakılmamalılar. Orada da yüzde 25'e varan enerji kaybı söz konusu çünkü. Kullanılmadıkları zamanlarda kapatmak o kadar da zor değil. İnsan eline bırakılınca yokoluşla yüzyüze gelen gezegenimizi el ele verirsek belki kurtarabiliriz. Dünyayı batıran, koca ozon tabakasını delen son kuşakların bir parçası olmaktansa "dünyayı kurtaran adamlar" olmanın yollarını araştıralım.

Karşıt ya da daha ılımlı ve iyimser görüşler mutlaka ki var, onları da öğrenmeli, bilmeli, duruşumuzu sonra belirlemeliyiz. Ama yolunda gitmeyen birşeyler var. Son 50 yıldır saptanabilir hale gelmiş olan, ve artık etkilerini farkedebilmekte olduğumuz..Bakın, Şubat 2007 tarihli BM Raporu Paris'te yapılan Hükümetlerarası İklim Değişiklikleri Paneli'nde artan sıcaklıklar ve yakın gelecekteki olası etkileri açıklandı:
+2.4 derece: Su sıkıntısı başlayacak

Kuzey Amerika'da kum fırtınaları tarımcılığı yok edecek. Deniz seviyeleri yükselecek. Peru'da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek. Mercan kayalıkları yok olacak (Mercanlar okyanus yaşamı için çok kritik ve belirleyici öneme sahiptirler). Gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30'u yok olma tehlikesiyle karışılacak.

+ 5.4 derece: Denizler 5 m. yükselecek
Deniz seviyesi ortalaması 70 metre olacak. Dünyanın yiyecek stokları tükenecek.

+ 6.4 derece: Göçler başlayacak
Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarında düşecek. Uzun süreli ve yoğun sıcak hava dalgalarıyla daha sık karşılaşacağız. Daha şiddetli fırtınalar görülecek.Sıcaklık dalgaları daha sık yaşanacak
Kutup buzulları eriyecek. 2100 yılı yazında artık Antartika olmayabilir. Bangladeş'ten Hollanda'ya pek çok kıyı ülkesi sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya..

Evet, projeksiyonlar bunlar. Raporla açığa çıkan bir diğer acı bilgi de şu ki, bizim ülkemiz küresel ısınmaya katkı anlamında en hızlı yükselişin gözlemlendiği, sera gazı salınımının dünyada en hızlı artış sergilediği ülke. Elmaya sırtımızın dönük oluşu ve onu görmüyor olmamız, orada bir elmanın varolduğu gerçeğini değiştirmez. Açımızı değiştirip dönüp bakmalı, gördüğümüzü çocuklarımıza göstermeli anlatmalıyız. Gitgide ısınmakta ve biz insanoğlundan da usanmakta olan küremizi pamuklara sarmalı, kendimizi bir yolunu bulup affettirmeliyiz. "Bu bozuldu" deyip, bavullarımızı yüklenip başka gezegene gidemeyeceğimize göre..

Eyfel Kulesinin ışıkları dün beş dakika süreyle söndürüldü. İlgileri, yaklaşmakta olan, bu insan eliyle yaratılmış felakete yöneltmek, kafalarda ışıklar açmak için. Arizona Üniversitesi'nden Jonathan Overpeck'in Panelde belirtmiş olduğu üzere, "Buradaki nokta, birşey yapmazsak ve birşeyler yaparsak nelerin olacağına dikkatleri çekmek. Eğer birşey yapmamaya karar verirseniz, etkileri bir şey yapmamızdan daha büyük olacaktır''.
Söylenecek başka söz var mı?

Nazlım

2007-02-10
Bu yazı 1394 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin