Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Şımarık ve Mutlu Çocuklar

'Geceler boyu takatak, takatak, takatak... Daktilo sesi olmadan hemen hiçbir gece geçirmedim sayılır evde olduğum günler. Yatılı okuldan geldiğim her gece ben uykuya dalarken babam sigaralarını peşpeşe yakar ve daktiko tıkırtıları kim bilir gecenin kaçında sona ererdi. Hep uyuyakaldım o çalışırken. (...)
İlk anılarım sanırım 3-4 yaşlarında başlar babamla ilgili. Dünyanın en eğlenceli babası idi. Hiçbir isteğimiz kırılmaz, alabildiğine şımartılırdık. Fasulyeleri halıya döküp kamyonla taşımak, balkon tahtasına çivi çakmak, babamın başına çekiçle vurmak, pikabın üzerine çıkıp dönmek, duvarlara ve gardrop kapaklarına resimler yapmak en sık oynadığımız oyunlardı kız kardeşimle. Bize kızılması yasaktı. Anneme, ebeme her sabah gözdağı verilirdi ''akşam çocuklarımda en ufak bir yara bere olmayacak'' diye.
Akşamları radyoevinden babam neşe ve küçük tavuklu sandviçlerle gelirdi. Hiç yorulmamış gibi at olur, masal anlatır, sorularımıza yanıtlar verirdi. Köyünü, karakışı, insanların yoksulluğunu, Köy Enstitülerindeki çocukların öykülerini... (...)''

Uzunca bir süredir, her yıl babam adına gerçekleştirilen öykü ödülleri ve anma gecelerinin birinde; sanıyorum 2004'tekinde, kürsüye çıkan abim böyle başlamıştı anlatmaya. Sonra birkaç yerde de yayınlandı bu konuşma yazı haline getirilip.

Dolap kapaklarına resimler çizen abim büyüdü, çok başarılı bir doktor oldu. Birbirinden güzel iki kızını olabildiğince şımartan bir baba oldu. Ben büyüdüm. Döndüm dolaştım çiftçi oldum. :) Bir oğlum, bir kızım oldu. Beni anneden çok daimi köle olarak gördüler. Ne ''dur'', ''yapma'' diyebildim, ne dinledikleri oldu... Olabilecek en otorite yoksunu anne oldum sanırım. İyi bir örnek sayılmam galiba ama ne bileyim... İkisi de birbirinden mutlu iki çocuğum var sonuca bakınca. Hiçbir isteğimizi kırmayan, hiçbir isteğimize ''hayır'' dememiş babamın adımlarını takip ediyorum galiba farkına varmadan.

Can, artık büyüdü. Baba bile oldu. İpek dokuzuncu yaşında, mutlu mutlu tepemde. :) Her gün denize gitmek isteyebilir. Kuşadası, çiftliğe 100 km. uzakta olabilir, gideriz. :) Her gün şnorkelini de kaybedebilir, her gün bir yenisini alırım. Beni uşak olarak görebilir, köle olarak kullanabilir, isterse her türlü kaprisi yapabilir. Olsun, yapsın. Kalede ben varım. :)

Bir otorite falan değilim ben. Hele hele çocuk gelişimi konusunda... Ama hani olur da benden tavsiye isterseniz, bence siz de bırakın, çocuklarınız ne isterse yapsınlar. Önemli olan tek şey onların mutlu, neş'eli olması... Tek bir şeyden taviz vermeyin ama: Gıdadan.
Olabilecek en pasif, en otorite yoksunu anne olan ben; Pınar Kaftancıoğlu, iş çocukların yediklerine geldiği anda ''Canavar Anne'' ye dönüştüm hep. Seksen beşinci şnorkelimiz mi? Tamam alalım. Ama konu ciklet, cips, hamburgerci, pizza, şeker, kremalı bisküvi, kola, portakallı gazoz, dondurma kılığında olup da dondurma ile alakasız şeyler olunca orada duralım.

Yaşı ne kadar küçükse o kadar hızlı, o kadar kötü tepki veriyor çocukların vücutları. Altı, yedi, sekiz yaşlarındaki çocukların; aklınıza gelebilecek en kötü hastalıklarla karşı karşıya kaldığını okuyorum gelen mail'lerden her gün. Anneler ancak o aşamadan sonra, doktorların tepkisi ile kendilerine gelebiliyorlar sanırım. Üzücü fakat gerçek bu...

İpek, konu gıdaya benzeyen ama gıda olmayan saçma sapan şeylere gelince nerede durması gerektiğini bilir. Ne yapsa, ne etse benim geri adım atmayacağımı da bilir. Zamanla bırakır inadı, bana surat yapar on gün, sonra unutur gider.

Gıdadaki katkı maddelerini öğrenin. Google'a girin, Tarım İlaçları Listesi yazın, zirai ilaçları öğrenin. Ekmek Katkı Maddeleri Üstün Performans falan yazın, ekmekteki katkı maddelerini görün. Tekstildeki boyalara, oyuncaklardaki zehire daha dikkatli bakın. Bunlar ile karşı karşıya gelen küçük bedenleri koruyun ne pahasına olursa olsun.

İşlenmiş gıdanın kaç basamak önüne geçerseniz, ailenizi o kadar çok korursunuz. Salça yapın mesela.  

Salça hazırlamak çok kolaydır. En basitinden alın domatesi, bölün, kocaman bir tencereye atın, az da tuz koyun, kaynasın. Suyunu salsın iyice. Sonra bırakın çeksin. Koyulaştığında başka bir tencerenin üzerine kevgiri koyun, kepçe kepçe dökün. Elinizle ezin. Kabuklar, çekirdekler üstte kalır. Alta geçen püreyi demir bir tepsi ya da koca bir sini ile balkonun bolca güneş alan yerine koyun. Tuzlayın birkaç kaşık... Pamukçuklanmasın. Üzerine temiz bir tül örtün, kenarlardan mandal ile tutturun. İşte bu kadar. :)

Birkaç gün boyunca gidip gidip kaşıkla karıştırın, kurusun, koyulsun iyice. Salça iyice katılaştığında cam kavanozlara kuru bir kaşıkla doldurun. Bastırın sıkı sıkı, en üste de bir parmak zeytinyağı dökün. Bitti. :)

On beş tane bir kiloluk kavanoz yapana kadar devam edin buna. Kullanacağınız domates de ne olursunuz şu kasa usulü satılan, ne idüğü belirsiz salçalık domates olmasın. Doğru düzgün kırmızı domateslerden alıp salça yapın. Tek katkı maddeniz tuz olsun. Sizin salça hazırlama işine girdiğinizi gören pek çok kişiden tuhaf öneriler duyacaksınız. ''Aspirin at'' diyecekler, ''Git salça tozu al'' diyecekler, ''Limon tuzu kullan'' diyecekler... Kulak asmayın, uymayın hiç.
Seveni çok, sanıyorum sevmeyeni de çok... Onu bunu bilmem de, bugüne kadar kaç kez karşınıza çıkmış olursa olsun; Yılmaz Özdil'in GDO'lu Diyet Tarifleri yazısını bir kez daha okuyun derim. :)

16 Temmuz 2012
www.ipekhanim.com 

2012-10-04
Bu yazı 1618 kere okunmuştur.

deniz

bak,besle,buyut, hic bi istegini geri cevirme ama cocuklarin sana zerre kadar saygi duymasin hatta kole gibi kullansin. Harikaymis. Hatirlamaya calisicam.

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin