Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Rahatça, Uyuşuk

Şarkıdaki gibi biraz. Biraz da gibi değil: “Anlatabilirim.
Anlardınız.
Biz, rahatça, uyuşmuş bir hale geldik…”

Böyle bir hal aldık. Kim: Biz, bizler. Peki nasıl, nasıl oldu da, neden, çünkü neden, nerede, hangi noktada. Biliyorum uzun bir zaman zarfında, yine de…hangi arada bir derede aldık. Bir de, bu gidiş nereye.

Kopyacılık, kopya çekerken yakalanmaktan artık korkmama, kolaya kaçma, kendini çok da germeme, aman ne uğraşacağım, şimdi kim uğraşacak tembelliği benim burada bahsedecek olduğum.

Kalıp kalıp ezberleme, böylece düşünmek zorunda kalmama uyanıklığı -daha doğrusu uykuculuğu. Biraz da pek kurcalamayalımcılık.

Kökene inmeme uyuşukluğu, meraksızlık ve üşengeçlik, ne derinlere ineyim ne yükseklere çıkayım. Oturayım, oturduğum yerde oturayım. Biçileni giyelim, boşlukta süzülelim uyuşmuşluğu. (Havada süzülürken uyuyan kuşlar var evet, ama onlar doğuştan ve nesillerdir, nereye gittiklerini, kendileri için doğru iklime nasıl varacaklarını biliyorlar, durmamak zaman kaybetmemek için süzülüyorlar uyuyorken bile öyle, güç topluyorlar hem; oldukça farklı onlarınki.). Bir yere varmasak da olur kaygısızlığı, bizden geçmiş artık kendini bırakmışlığı.

Test çözme zeka kıvraklığı, hızı, tabii çok önemli. Çok çok önemli. Ama, varsa yoksa önümüze konulan şıklardan bir şık beğenme kısıtlılığı? İstense aynı sorulara cevapları, deneme formunda da, konuyu açarak da yazıp verebilme becerisini geliştirmeye olan isteksizlik? Yazılmışsa da, karşı tarafta okumanın istemezden geliniyor oluşu, o gönülsüzlük? Gidiş yolu artık kimin umurunda, her yol mübah :( Konuları açmak yerine kapama eğilimi. Geniş bakmak yerine açıyı daralttıkça daraltmak. Derdini zengin bir dille anlatacak yerde, harfleri de günleri gibi sayılı bir hal, derdine bile tasalanmayış. Tüm bu yanlışlar testteki doğruyu götürmüyor mu. Cevapları kaydırmış olmuyor muyuz heyecandan.

Kanser gibi sarmış bunlar bizi, hücrelerimizi. Toplu beynimizde irili ufaklı tümörler. İrileştikçe ufakları, başımızı tutamıyor oluyoruz, başımız iyice götürmez oluyor, daha da olacak. Karıncalanmalar yüzünden kaldırabilip başımızı bakamaz olmuşuz etrafımıza. Ne de geriye ve ilerimize. Evet iyiden iyiye böyle olduk artık. Hayır kötüden kötüye mi demeli veya.

Okumayalım seyredelim. Seyirci kalalım. Zamanında neler oldu bitti araştırmayalım, çoluk çocuk oturalım televizyon dizilerinin karşısına, oradan öğrenelim, orada var, hazır. Verilen kadarı. İyi bilgi mi, karşılaştırmalı analiz, araştırma mı, süzgeçten geçirmek mi, araştırmayı genişletme mi, onlar da nedir. Nedir derken…entelektüel merak kaynaklı bir nedir ne değildir değil de bu, -pek uğraştırıcıya benziyorlar aman kolayı var, bize anlatılan kadarla yetinelim- gibi daha ziyade. Armut piş ağzımıza düş. “Yıkalı” mıydı o armut, ne menemdi, hormonlu mu. Artık kim bilir. Zaten kim bilecek, çünkü kim araştıracak.
Daima belli belirsiz bir belirsizliğin içerisi. Ve orada bizi saran, rahat uyuşukluk.

İyisi mi, daha doğrusu kötüsü mü, bu uyuşturucu rahatlıktan biz çocuklarımıza da verelim. Kitap almayalım almayalım ki anlamayı, kendini yerine koymayı öğrenmesinler, tutup ellerinden oyunlara götürmeyelim ki, ellerinden tutanın oyunlarına daha iyi gelebilsinler. Konserlere, dinletilere gitmeyelim, de kafa orkestrasyonları olmasın. Sergiler gezmeyelim, sanat eserleri olmasın geçerken görüp dönüp bir daha bakacakları, orada olduğunu bilecekleri, ilham alacakları, çaplarını açacak. Ki “yaratmanın” kopyalamaktan yapıştırmaktan farkını, değerini bilmesinler.

Kitapsız, tiyatrosuz, konsersiz…yolculuk nereye böyle? Oturduğumuz yerden? Ve oturarak oturduğumuz yerde?
Metastasın eğitim sistemimize sirayet etmişliği hele, en kahredici olan belki. Dokularda en hasar bırakanı. Ve kalıtsal tarafı yok mu, nesiller boyu ortaya çıkacak duracak. Korkulası, çünkü geç kalınmakta olan bir kanser.

Ben, çocuklarına ödevlerini kısa ve bozuk yoldan, internet üzerindeki, hemen ilk karşılarına çıkacak, yarım bilgilerle, kopyalanıp yapıştırılmaktan yapışkanı bile kaçmış yarım yamalak bilgimsilerle dolu ödev sitelerinden, forumlardan bloglardan kopyalayıp yapıştırıvermelerini, bir kapak yaptın mıydı oldu bitti, bastırıp verivermelerini salık veren anne babalar gördüm. Gözlerimle. Sözlerim, onlara.. Verilen ödevi oturup yapmanın yolları yerine, en renkli tarafından görsel sunumlar sipariş edip yaptırıverecekleri bir takım yerler arayıp gösterip, parası neyse verip, sonra bir de, “aldıkları”notu merak edenlere. “Ee, kaç aldın?” İçlerine sindirebiliyorlar anlaşılan, enteresan. İçselleştirmişler demek ki. Yoksa not kaç, nasıl bilmezler. Bu durumda kaç olursa olsun koca bir sıfır…

İçi boş, boyutsuz, amorf şekiller çizmiş oluyorlar oysa böylelikle. Havamıza suyumuza toprağımıza. Bir dalgalık bir rüzgarlık canları kalmış olan çizgilerin, karakteri bozuk çizgi karakterlerin kısa metrajlı filminde gibi oluyoruz sonra da, mutsuz sonlu çünkü mutsuz girişli ve gelişmeli. Yetişkin olup aldatmacalara, iş şişirmelere, üstünkörü işlere imza hatta bazen sahte imza atmaya, pişkince başkasının emeğinin üzerine konmaya başladıklarında, şaşmamalı o zaman olacaklara biteceklere.

Uğraştırıcı türde anneler babalar olmak var halbuki. Hangi manada, yine iyi bir manada. Çaba görmeyi her şeylerden çok önemsiyor olmak manasında. Ödevleri varsa mızırdanmamalı, yapmalı çocuklar. Ödev, üzerine alınmış sorumluluktur; öğrenmek tekrarla, hazırlıkla ve süreklilikle mümkün olabilen ve bunlardan ibaret olan bir süreçken, ödevlerin bu sürece katkısı vardır. Kalkıp yapmalılar. Yapabildiklerinin en iyisi kadar. Bitene kadar onunla oturmalı onunla kalkmalılar. Bilginin peşine düşmeyi bilmeliler. Çıkmak istediği yere önce hangi kanallara inerek doğru ilerleyebilir, onlara ilk başlarda işaret edecek olan bizleriz, evdekiler. Kanalizasyon gösterilebilir mi yön olarak hiç, o zaman ödev var diye beraber sızlanmak veya sapacak kolay yollar göstermek niye. Kolayca sıkılan, kolaycı yetişkinlere dönüşsünler diye mi zamanla. Ödevlerini yalapşap yapmalarına göz yummamalı, ben bunu bilir bunu söylerim. Ya layıkıyla yapsınlar, ya da yapmasınlar ve yapmadım desinler, layıkı neyse o notu alsınlar, bu ikisinin arası yoktur. Çok ödevden bahsetmiyorum. İyi ödev, yerinde ödev. Az, öz, ödev.
Kestirme yollara saparak varırım çakallığıyla çıkılan yollardan bir yere varılmıyor. Nasıl ki biraz kestireyim uyanınca giderim diye dalınan uykulardan uyanılamıyorsa. O uyku hiç açılmıyor. Sersemliği, sürdükçe sürüyor.

Keşke öğretmen olabilseydim. Çaba görmek isteyen, çabalı da bir öğretmen olmak isterdim. Kazık sorularım, kıt notlarım olurdu, hele ki kanaat notum. Sert çıkardım bilerek yapılmış ve ısrarla tekrarlanan yanlışlar gördüğümde. Takan hocalardan olurdum. İyilikleri için. Notlar gönderirdim defterlerine yazıp, eski usül, anneleri babaları okuyup imzalayacak, yeni usül ya da -elektronik postayla; övgüyle veya kaygıyla dolu, “ilgili” notlar. Ki aramızda bilgi akışı olsun, gidişatı nasıl çocuklarının sıklıkla haberdar olsunlar, onların da varsa diyecekleri okuyayım bileyim. Gözümden düşmek, gözüme girmek önemli olsun isterdim öğrencilerimin gözünde. Kopyalanıp yapıştırılarak yapılmış olduğu belli ödevlerin, gözümdeki değerine gelince, sıfır olurdu, gözümde de not defterimde de. Ta ki düzeltme çabası görene kadar. Gözlerim üzerlerinde olurdu, onların, ödevlerinin, sorularının, cevaplarının. Kabullenmezdim, geçiştirmezdim. Ana temel bu, hayır çünkü temelli öyle gidecek sonra. Uğraştırırdım. Uğraşmayınca, uğraşmayana, hayat yok ki bu hayatta. Artık bir uğraşı gerektirmeyen, olsa olsa öteki hayat. Ona var daha.

Ebeveynler, öğretmenler, el birliği, ağız birliği içerisinde olacaklar, aynı tutumda bulunacaklar ki, öğrenciler doğruyu öğrensinler. Üzerlerine iki yandan birden eğilindiğinde doğru yükseliyorlar, gördüm. İki tarafından destek sopalarıyla desteklenen ağaçlar gibi. Zira, bir tane doğru vardır.
Çalmayacaksın: Ne kimseden ne bir yerden. Ne kimsenin canını, malını, fikrini, ne umudunu, ışığını, geleceğini. Ne de, sana duymuş olduğu güveni, vermiş olduğu krediyi.

Oğlumla konuşuyorduk bugün. Bugün neler öğrendiniz okulda diye. İlk öğretmeni sayesinde edindiği olumlu alışkanlıklardan biridir bu. Onun sayesinde çok iyi bir temel aldı. Yaklaşım gördü. Soru sormaya-cevap vermeye cesareti olabildi. Soruları hep yanıtlandı. Çabasını gören biri vardı. Anladı ki çaba gösterdiği zaman bu görülür. Çaba da tıpkı çabasızlık gibi her yere her şeye yansır. Dokunulabilirdir neredeyse.

Anlatıyordu. Şunları şunları işledik. Yunanlı tarihçilerin anlattıklarına göre camı ilk Fenikeliler tesadüfen bulmuş dedi. Nasıl dedim. (Ben hep, ben çok fazla, nasıl diyorum, nasıl ve neden kadar önemli ne ve kim var, varsa nerede. Ve neden-sonuç ilişkisi kadar önemli olabilirler mi, önemliler mi sanki de saatler harcanabiliyor, televizyon dizilerindeki ilişkilere. Kafa yorula yorula onlara yoruluyor, nedensiz sonuçsuz..) “Sahilde bir kamp kurup ateş yakmışlar Fenikeliler, yaktıkları ateşin üzerine kaplarını ve soda bloklarını koymuşlar, ertesi gün uyandıklarında ateşin sıcaklığından dolayı kum ve sodanın camı oluşturduğunu görmüşler, öyle”, dedi. Bu kadar, kitapta. Orada takıldım, nasıldan nasıl yaniye geçtim. Nasıl yani soda bloklarını dedim, gözümün önüne getiremedim, soda bloklarının bağlamını, neden orada sahilde olduklarını bilemedim, orada onunla ilgili açıklayıcı birkaç kelimeye daha ihtiyaç vardı gibi geldi bana. Olsalar, oturacak.

İnce eleyip sık mı dokuyorum. Ama, elenmezse tanecikler pütürler kalır, dokunmazsa sökükler yırtıklar olur.
Sormak lazım. Sorduğunda cevap beklemek almak, sorulduğunda cevap vermek. Cevap bulunamadı olmaz, gitmek bulmak.. Lazım.
Benim, okul hayatımda öğrendiğim şeylerden başlıca biri, öğretmenlerin görmekten en memnun oldukları şeyin meraklı, soru soran gözler, duymayı en sevdikleri şeyin de, doğru cevaplardan bile fazla, sorular! olduğuydu. Bir istisna bile olmaksızın, ne zaman soru sorsam bunu hissettim ben, şanslıydım, veya o zamanlar belki, hep öyleydi. Öğretmenler öğrettiklerini, öğrenciler öğrendiklerini en çok böyle, akışın dışındaki anlarda hissetmezler mi. Bana sorarsanız öyle. Öğrenme böyle, daha bir gerçekleşir. Oturur güzel güzel anlatırlardı. Veya yürürken durup, çünkü önemseyip. Gözümün içine bakarak. Öyle olunca, ben de, anlardım. Derste de olsak, teneffüste de olsak. O bilgiler kalırdı. Hala burada benimleler, aklımdalar. O an yeterince doyurucu bulmadılar cevaplarını diyelim, ertesi gün mutlaka yanlarına çağırır, “kitapları karıştırdım biraz, baktım bir de şu şu varmış bak, şöyle şöyleymiş işin aslı” derlerdi. Hem soruma cevap bulmuş olurdum, hem de derinlemesine araştırmanın bir önemi, bir ağırlığı olduğunu öyle öyle öğreniyordum. Öğrenmeyi öğretiyorlardı, hele almak isteyene.
“Öğretmenim, şurasını anlamadım”, çok güzel bir cümle, bakıldığında. Onca başkalaşımdan, dönüşümden sonra, hala öyledir umuyorum ki.
Rahatça uyuşuk halimizden, rahatsızlığım;

Bilginin peşine düşmeyen, iyi bilgiyle karşılaştığında yolunu değiştiren insanlara; ve bir o kadar da, ayırtedici süzgeçleri olmadığından bilgiye benzeyen bir şey önlerine çıktığı an, anlayıp dinlemeden, zaten anlatıp dinletecek kimse de pek olmadığından, o haliyle onu kopyalayan-yapıştıran-yayan, etraflarına ne bilgelik ne bilgi, sadece eksik, yarım, temelsiz, sapmış bir cümleler topluluğu saçan insanlara tepkili oluşum;
Böyle uzun uzun söylenmem…ondan benim.
Nasıl, neden, çünkü neden, ve neredeki kime böyle köpürüyor, kimler için böyle üzülüyor olduğumu anlatıyorum. Şarkıdaki gibi biraz, biraz da, gibi değil:

“Anlatabilirim.
Anlardınız.
Biz, rahatça uyuşuk bir hale geldik…”

Bilmek, bilmişlik taslamanın uzağındadır, ötesindedir, dışındadır ve karşı tarafındadır. “Biri der ya hani” diye başlayan özensiz, öznesiz cümleler, yanlış özneli cümleler, öznesi doğru-içeriği yanlış hatta bazen yüklemi yanlış zira orijinalinin ters yüz olmuş hali cümleler, tırnak içine alınmamış, söyleyenin adı esirgenmiş, alıntı olmadığına göre çalıntı cümleler; bunlar…pervasızca paylaşılır günlük yaşamda, günümüzde sanal ortamda, paylaşım sitelerinde, bazen çok önemli bir düşünürün düşünmüş, yazmış veya söylemiş olduğu cümleleri bakarsınız kendi parlak fikri gibi, kendi yumurtladığı vecize gibi yazar biri, ya da bir şairin, yazmadığı şiir, hatta bazen şiir bile değildir o, ama onun adıyla beraber dolaşır oradan oraya. Ruhsuzca.

Pozitif bilim okumuşsunuzdur, artık çok geçtir, pozitif olmayanına imkan yok kimse ikna edemeyecektir sizi, cüret de etmemelidir, ama ederler, gelir akılları sıra kendi konunuzu size öğretirler, aynı kitapları okumamışsınızdır, doğal olarak da başka anlıyorsunuzdur hayatı ve içindekileri, gelin görün ki beğenmezler sizdeki bilgiyi, fazla uzundur, masalsılıktan ve kurnazca kısayollardan da fazla uzak; o yatmaz akıllarına da nerede mistik gelen, hurafeli, vaatkar, referanssız, mişli mışlı ya da bir başkasının aklısıra özetlenmiş kırpılmış bilgi var, onu satın alırlar. Promosyonlu onlar çünkü, bir alana biri bedava, arkadaşını getirene avantajlar var ya…size de satmaya çalışırlar, sözde tanıdık hatrına, üzerine üstünlük taslama babında kar payı da koyarak ama. Yoğunlaştıklarını sandıkları yerde sığlaşır temeli olmayanlar. Derinleştiklerini sandıkları noktada boğuluyorlar batıyorlardır. Kurtarmaya çalışsanız sizi de dibe çekecekler.

Bundan, bunlardan dolayı, öyle olmasın diye, oturduk yanyana oğlumla, belki cam kırıklarını toplayıp yapıştırabiliriz. “İlk günkü gibi” olur…
Ben, zamanımda kütüphaneye giderdim, çok güzeldi çok severdim, tuğla duvarlar; masalar, lambalar; kitap kokusu. Evde de ansiklopediler vardı, hala dururlar. Şimdi, umman gibi, ve çok daha parmağımızın ucunda bilgiler. Ne var ki, kimlerin parmağı var o bilgilerde o her zaman malumumuz olamıyor…malumumuz. Bazen yarım, bazen yanlış, bazen çarpıtılmış, nadiren iyi, pek nadir doğru oluyor bilgiler. İşlerin içinde hep bir işler.

Baktık, orada da kitaptakinin aynı cümleler, kopyalanmış, bloglara, sitelere, ödev sitelerine yapıştırılmış. Bununla yetinebilir miyiz. Kafamıza oturmasa da olur mu. Çıta düşük mü olsun hep, kafamızı mı vuralım. Yetinmemeliyiz, olmaz, olmasın. Dünyanın, dünyalıların, iyilikle ilerlemeyle uğraşan kısmının ilerleyişi, çünkü yolları, hızları bizden farklı. Nasıl ve neden öyle? Şöyle: Onlar, nasıl ve neden diye sorarak, nedene de sonucuna da bakarak, bilgiyi test ederek buluyorlar. Yollarını da, hızlarını da. Kim, ne, ve nerede, kafi asla gelmiyor. Bize de gelmesin. DEĞİL ÇÜNKÜ.

Bilgi hangi dilde üretildi anlatıldı ise, bilgi kökenleri de orada. O dillerden birinde araştırdık o yüzden, ne yazık ki çoğu zaman zorunda hissettiğim gibi. Bir de, ilk karşınıza çıkan kopyalı yapıştırlı ilk sayfalara değil de daha ilerilere bakarsanız rastlayabiliyorsunuz iyi çevirilere ve yorumlara, varlar, tek tük ve rafların gerilerine itilmiş saklanmış bile olsalar, orada bir yerlerdeler, iyi bakmalı. Çaba oralarda. İlk karşımıza çıkanda olmayabiliyor her zaman. Artık. Galiba da bilhassa öyle artık.

O zaman oturdu işte. Aradaki yedi farkı bulmak gibiydi biraz. Yunanlı tarihçiler değil, Romalı yazar Plinius bir defa, bu tarih bilgisinin kökeni. Soda blokları değil onlar, güberçile blokları. Fenikeliler evet, ama, Fenikeli denizciler. Ve güberçile blokları yanlarında dolaşmıyorlarmış, elbette. Güberçile yüklü gemilerini demirlemişler, konakladıkları yerde yemek yapmak için odun yakacak ocak kurmak gerek, ocağın düşmemesini sağlayıcı bir destek olarak kullanmak üzere sağlam taş bulamayınca etrafta, gemiden o bloklardan taşıyıp getirmişler ocağı onların üzerine kurmuşlar. Kum ve güberçile yanan odunların ısısıyla beraber erimiş ve o zamana kadar bilinmeyen saydam sıvı ocaktan sızmış. Bunu farkedip, camın oluşumunun ilk tanıkları böyle olmuşlar. Şimdi oldu. Cam silindi, etraf daha etraflıca görünür oldu. Ders, şimdi anlatılmış, konu, şimdi işlenmiş oldu benim eski kafama göre. Yanlarında soda bloklarıyla dolaşan ve ocağın üzerine onları koyuveren Fenikeliler çok bir şey ifade etmemişti :)

Çocuklarımıza öğretmek ödevimiz. Üzerimize aldığımız sorumluluk. Çok iyi öğrenmelerini sağlayalım. Bilsinler ki tarihi geçiştirirsek, tarihte geçiştiriliriz. Geleceği hesaba katmazsak gelecekte hesaba katılmayız. Derinlere inmezsek hazineler bulamayız, dahası hazinelerimizi kaptırırız, yükseklere uzaklara uçmazsak yeni yerler göremeyiz, bildiğimizi sandığımız yerleri de panoramik göremeyiz. Algımız daralır, bize dar geleceği yerde. Öğrenme kısıtlıyken durur dünya bir tek, ve bir tek de bizim için. Aklımızı yürütemedikçe yürüyemez yol da alamayız. Yerimizde sayarak nereye gidebiliriz, yerimizde kaça kadar sayabiliriz. Yürüme bandında mıyız, bir yere varmasak da form tutuyor olalım. Bitki miyiz, yerimizi sevdik mi de, boy atacağız durduğumuz yerde. Hay aksi şeytan, solma yolunda bir bitkisel hayat olmasın bu bizimkisi bir nevi.

Çok küçüklerken sağ gözlerini sol gözlerini, sağ kulaklarını sol kulaklarını göstermeyi öğretirken onlara, bak sağ gözüm –ama benim sağımla, seninki şu; bu da sol kulağım –ama bu benim solum, seninki şurada diye göstermemiz gerekmişti. Öğrenmelerini arzu ettiğimiz doğruları kendimiz üzerinden gösterebilmemiz gerek. Öyle ki, çaprazlamasına olsa da aynı kapıya çıkabilmeli. Bu benim rahatça uyuşukluğum, sen çalışkan ve uyanık ol diyemeyiz ki, nasılsak onu belleyecek, aynımızdan olacaklardır…

Ayakkabı bağlarken iyidir ve işe yarar bağları çaprazlamasına üstüste bindirmek. Sonradan açılabilecek düğüm, öyle atılır. Öyle tam kavrar ki, hem, bağlar da ayağınıza dolanmaz, yürüyebilirsiniz, koşabilirsiniz. Ama bir toplumunsa çaprazlamasına üstüste binen –ironik bir şekilde kopukluk yaratıcı-bağlar, ve oluşan –ironik bir şekilde gevşetici- düğüm, …durum tersine gider, sarkan yerlerde sürünen uçlar adımları gevşetir hatta düğümler onları, yalpalatır, yere bile kapaklatır, yoluna devam etmek şöyle dursun. Bağlar sıkı tutulmalı, diyeceğim o ki. Eğitimle, günlük yaşayışla, iyi ahlak anlayışı arasında. Aileyle okul, aileyle sanat, kültür arasında. Öğrenciyle öğretmeni- öğretmenle veli- veliyle çocuğu üçgeninde. Makbul sayılanla gerçekten makbul olan, yükselen değerlerle gerçekte yüksek olan değerler, bir de kendimize vereceğimiz hesap arasında. İlkelerimizle gündelik her kararımız, her yaptığımızın altına attığımız imza, her konuya yaklaşımımız arasında da. Çaprazlamasına gelmesinler, binmesinler üstüste, düğüm olmasınlar ama ki.

“Anlatabildim.
Anladınız.
Rahatça, uyuşmuş bir hale geldik biz...”
Şarkıdaki gibi biraz. Biraz da, gibi değil.
 

2012-04-02
Bu yazı 2210 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin