Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Mutfakta Baba Var!

Çocukluk hatıralarımın arasında yemeklerle bezenmiş bir sürü sofra var. Bize o kadar çok misafir gelirdi, annem o kadar çok yemek pişirirdi ki şimdi yemek konusu etrafında fır dönüyor olmama hiç şaşırmamak lazım.Misafir ağırlamayı neden bu kadar sevdiğimi de şimdi daha iyi anlıyorum. Ben misafirler arasında büyüdüm. Hoşgeldiniz'le karşılamayı, yemeklerle ağırlamayı ve yine bekleriz'le uğurlamayı annem ve babamdan öğrendim.

Evinize gelenler sevdiğiniz arkadaşlarınız olunca maksat
hem sohbetin, hem sunulan yemeklerin keyfini sürmek oluyor. Mutfakta iki saat geçmiş, ev toplanmış, üste başa çeki düzen verilmiş hiç gözünüzde büyümüyor. Keşke hayatımızın bir değil ama birçok akşamının akla ve ruha yarar dostlarla geçirme imkanımız olsa da kendimize zarar sıkıntılarla uğraşmaya vakit bulamasak.

Çocukluğumdaki misafirler diyordum... Annem ablamları ve beni kapıdaki karşılama komitesine yakışır şekilde giydirdikten sonra sofradaki son detaylarla ilgilenir, misafirlerin girişinden çıkışına kadar da evde engelli servis koşturması yapmayı sonlandırmazdı. Hadi o anne, yapar; ama benim babam da çok güzel misafir ağırlardı. Hatıralarımda misafirle misafir gibi oturup, servis bekleyen bir baba hiç yok.

Aksine babam eşine yardım eden, muhteşem salatalar ve şömine de ızgaralar yapmaktan gocunmayan bir babaydı. Sonradan mutfakta daha çok zaman geçirmeye, hatta kendi tariflerini oluşturmaya başladı. İtiraf etmeliyim ki yaptığı çoğu yemek annemin bazı denemelerinden daha başarılı. Hatta benim kitabımda babama ait olan buğulama balık tarifi balık ve sebzelerin sadelik temasında biraraya geldiği, suyu ile tüketilebilecek son derece sağlıklı bir tariftir.

Evet, geriye dönüp babamı büyüdüğüm evin küçücük mufağında görmek her seferinde yüzüme kocaman bir tebessüm oturtturuyor. Bilmiyor ki çocukluğumun bu ince dantel misali detayları benim şimdiki hayatımın temellerine harç oluyor.

Benim babam... diye gururla ve sevgiyle anlatacak bir konu daha olması bana kendi çocuğumu yetiştirken bir çok tio verip, hayattan beklentilerimi nasıl da şekillendiriyor...

Geçen haftalarda sevgili arkadaşlarım İpek ve Ali’nin yemek davetine giderken çocukluğumun tatlı hatıralarının bana bir kere daha merhaba diyeceğini bilmiyordum. Birbiriyle son derece uyumlu bir çift evlerine gelen misafirlere ahşap kapılarını değil de sanki gönül kapılarını açar gibiydi. Annem ve babamı düşündüm... Onlar da bu uyumun sıcaklığını yansıtırlardı gelenlerine. Yansıtma zorlaması olmadan, içten gelen bir güdüyle.

Sonra sofradaki yemekleri İpek; “Bu Ali’nin”, Ali; “Bu İpeğin” diye tanıttı. Mutfakta beraber çalışmış, birbirlerine el vermişler. O akşam o ailede gözlemlediğim ahenkli birlikteliklerinin sofralarına yansıyan pırıl pırıl görüntüsüydü. Tahtalara tık tık! Metazori birlikte olan eşlerin yapaylıklarına inat huzur ve mutluluk verici bir atmosferi farkında olmadan bizlere sundular.

Ana yemek olan “Vezir Külahı”nı Ali pişirmişti. Yirmi senedir Devlet Çoksesli Korosu sanatçısı olan Ali belli ki sanatın farklı dallarının kendisine kattığı bir çok özelliği yemeklerine de yansıtıyordu. Zira tencere kapağını açtığında görünen tek şey bütün halinde ve gösterişle yatan kocaman bir lahanaydı. Yemeğin servisinin yapılmasını izlemek hepimiz için çok keyifliydi. Ali lahanayı büyük bir bıçakla pasta dilimi şeklinde kesip, her dilimi tabaklara aktarırken tencere dibindeki sürprizler de bir bir ortaya çıktı.

Sonra bizim yemeğinin yapımıyla ilgili sorduğumuz nasıl, ne kadar, kaç saat gibi sorularımızı tek tek yanıtladı. Ali’nin anlattıklarına göre toparlayacak olursam:

Eldeki en büyük boy tencerenize sığabilecek büyüklükte bir lahanayı yıkadıktan sonra orta bölümünü konik olarak, derinliği lahananın üst katmanlarına değmeyecek şekilde oyuyorsunuz. Diğer bir kapta 750 gr. kadar kuşbaşı eti, kıyılmış 2 adet orta boy soğan ve kabukları soyulup küçük küçük doğranmış 3-4 adet domatesle, tuz ve toz şeker katarak çiğden harmanlıyorsunuz. Bu karışımı oyulan bölüme bastırmak suretiyle doldurup, harcın üzerine bir miktar sıvı yağ gezdirdikten sonra lahananın üzerine tencereyi kapatıyor ve fal çevirir gibi tepetaklak yapıyorsunuz (eğer et harcınızdan artan olursa lahananın etrafına serpiştirebilirmişsiniz). Pişerken dibi tutmasın diye lahananın kenarından çok az su ekleyerek kısık ateşte üç saat boyunca pişirip bu akıllara hayret yemeği servise hazır hale getiriyorsunuz.

Ali yemeğin pişirme süresinin çok önemli olduğunu özellikle vurguladı çünkü fazla pişen lahananın hem tadı, hem rengi bozulabiliyormuş. Ancak pişme süresi kısa tutulduğunda ise sebzenin ara katmanlarının yumuşamama riski var. Bir de tencere kapağını başta tam kapatamazsanız kaygılanmayacakmışsınız çünkü piştikçe kendini bırakan lahana bir müddet sonra kapak kapatılmasına izin verecek ebata ulaşıyormuş.

Biz bu yemeği gördüğümüzde, servisini izlediğimizde ve yediimizde “Wooow” dedik. Bir babanın mutfaktaki becerileri ile gurur duyup, sevgi ile pişirilen o güzel yemekleri keyifle paylaştık. Yaramazlıklarına pik çektirme çabasıyla, enerji patlaması provaları yapan ve evin tam bağra basmalık kedisi Fısır’ın sabır sınırlarını patlatan üç çocuk oluşturduğumuz arkadaş gibi değil ama aile gibi olan ortamımızı renklendirdi.

O gece herşey güzeldi. Hem akla, hem ruha yarar bir akşamın son perdesinde İpeğin badem likörlü çikolatalı kekinin yanında kaymaklı dondurmalarımızı yedik. Kahvelerimizi içerken kendimi babamın omzunda hayal ettim. Teşekkür etmek için ona. Çok şey için, herşey için...

“Keşke bu kadar iyi örnek olmasaydın bana, bak şimdi herkes senin gibi olsun istiyorum” demek istedim. Biraz buğulandı gözlerim. O geceki teşekkür ev sahiplerine gitti. Misafir ağırlamanın arkasında saklı anlamı en önde sundukları için.

Sizin mutfakta da evin babaları varsa eğer, bilin ki çocuklarınız mutlu hatıralar kumbaralarını doldurmakta. Büyüdüklerinde sevgiye hatırlayacakları çok şeyleri olacak.

Huzurunuz ailenizde saklı kalsın.

2008-10-07
Bu yazı 1114 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin