Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

MOJOR TABAĞI :^)

Şimdi bu da ne olsa gerek. Derhal anlatıyorum.
Oğlum yavrum çooocuuum Tunç, ki biz ona Terrible Twonch deriz, iki yaşına doğru yakalanmış olduğu Terrible Two sendromunun :^) pençesinden bir kurtulamadı ki yavrucak, terrible three, terrible six, seven, eight, nine.. böyle gidiyor…nedir o sendrom, yaşayanlarınız bilirler, dilimin döndüğü kadarıyla buu, zamane çocuklarının iki yaşına doğru girdikleri böyle serkeş, inat, nasıl desem burnunun dikine bir dönemleri olup, tercihan bir yıl kadar sürüp bitiyor, bazen ama..işte böyle uzayıp gide debiliyor. Bana sorarsanız, erken, çok erken bir bluğ çağı gibi derim. Küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk olurlar o ara. Düdüklü tencere gibidirler. İstedikleri yapılmadığında veya istemedikleri yapıldığında kopardıkları kıyamet bir nevi enerjiye dönüştürülebilseydi eğer, yemyeşil bir dünyada yaşıyor olurduk, öyle söyleyeyim. Yemyeşil, ama bir hayli gürültülü bir dünya.

Ne diyordum, bizim Terrible Tunç bir süredir okuldaki beslenmelerini yemiyordu. Benim kalp şekilli peynirli kekler, efendim, en kırmızılarından seçilmiş, cadı cadı parlatılmış elmalar, ayranlar evden okula, okuldan eve geze geze olllduğu gibi geri geliyorlardı. Alaaarm! Bu korkunç bir şey. Olmaz. Ben ki, porsiyonlarını, yumruğunun büyüklüğüne bakıp :^) midesinin o yaş ki büyüklüğüne oranlayarak belirleyen ve o porsiyon bitene kadar da tek kaşı havada bekleyen tumturaklı bir anneyimdir. Ben, ya da eşim ve ben, rejim belasına karton kutuya konmuş çalı çırpıyı andıran yiyeceklerden bile yiyecek olsak, onun, önünde sıcak bir yemeği hiç sekmez, illa ki olur. Çoğu zaman tek bir yemek ama içinde proteiniydi, vitaminiydi, karbonhidratıydı, her şeyi olan bir yemek. Buna diyorlar. Bizde ise, henüz bir şey demiyoruz. Hani bir fıkra vardır, “Sizin oralarda direğe ne derler?”
“Hiçbir şey demeyiz, yanından geçip gideriz” :^)
Dilimizde bir karşılığı yok. Olabilir. Sanırım birçok kültürel sebepten, henüz adlandırmaya değer bulmuyoruz. Yine de, anneler malum hem evde hem işte çalışıyorlar ve bu tek tabaktaki nokta atışlı yemekler buna oldukça yaratıcı bir çözümleme. Bu yazının sonlarına doğru bir one dish meal tarifi bulacaksınız. Güzel bir et yemeği, yanında pilav, salata ve bir de zeytinyağlı ile aynı şey elbette ki değildir ama belki zamanın yetmediği zamanlardan birinde size de hitap eder?

Ne diyordum. Yanak topları (izah edeyim: pasif agresif bir direniş biçimi olan, yiyecekleri öngörülen süre zarfında yutmak yerine, artık sabır sınırları nereye kadar izin veriyorsa o kadar bir süre ağızda bekletmek suretiyle tek yanakta oluşan kocaman top gibi şişiklere yanak topları adı verilir), onlar bile bir günden bir güne beni kararlılığımdan geri döndürememiştir, caymam beklerim. Tabiatım kurusun. Ama, ama şöyle beklerim.
Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın çook eski bir kitabında, yemek yemeyen çocuklarla ilgili şöyle bir cümle okumuştum, “Çocuğunuzla dost kalın” diyordu, bunu hiç unutmadım. Tunç’la dost kaldım.
Sarımsaklı yoğurt ve kuskusun da yardımlarıyla :^)
Tunç üzerinde sarımsaklı yoğurt olan her şeyi yer de... Gerçekten. Zeytinyağlı bakla. Bayılır. Kabak. Bir tabak daha lütfen. Hele ki semizotu, dolma. Ispanak, pazı, bütün sebzeler. Ve dahi diğer şeyler. En zorlandıklarımı da içine kuskus veya erişte, kuru nane gibi sevdiği tatlar ekleye ekleye yedirmeyi başara geliyorum :^) Sarımsak ve yoğurt biliyorsunuz ki çok şifalı hayat iksiri şeylerdir, bir araya geldiklerinde hele, dünyayı yerinden oynatırlar :^) Sarımsağın hastalıklardan koruyucu özelliğini, Leo Buscaglia kokusuna bağlar. İtalyan olan annesi hasta olmasın diye boynuna sarımsak bağlar öyle okula gönderirmiş, çünkü bunun (vampirleri olduğu kadar) hastalıkları da uzakta tutacağına inanılırmış. Sahiden de küçük Leo hiç hasta olmazmış, ama sorun bir, niye…
Büyük Leo’ya bakılırsa, sarımsaklar öyle güçlü kokarmış ki hiçbir çocuk yanına uğramazmış da ondan. Ve buna hasta çocuklar da dahil. Evet bu da bir açıklama :^) Her halükarda işe yarar sarımsak. Bir harikadır. Yemeliyiz bol bol ve sık sık. Bayan Buscaglia’ya yerden göğe hak veriyorum. Boynumuza takıp dolaştırsak yeridir.

Arthur Baer ne demiş..”Sarımsak gibi şey yoktur”..:^)

Bu ulvi şeye acı diyor ve yemeyi yine de red mi ediyorlar. Pekala. Onlar için de şöyle bir çift sözüm var (bu, anonim): “Soğanın cücüğü küçükler için. Soğan, erkekler için. Sarımsaksa..kahramanlar içindir!” (Erkek çocuklarda işe yarayacağını düşünüyorum! Kız çocuklar için biraz daha araştırmalıyım!)

Ne diyordum. İşte sizler gibi ben de çocuğunun yemek yemesi ile, iyi anlamda biraz bozmuş bir anneyim, kendisi de bunu gayet iyi bilir.. Fakat…fakat okulda yanında ben yokum. Ve bu bahsettiğim sulu ev yemeklerinin hiçbirini beslenme çantasına koyamam, hiçbirinin üzerinde gönlümce sarımsaklı yoğurt gezdiremem.
Koyabileceğim kuru kuru şeyler üzerinde pek fazla atraksiyon da yapamam, çünkü okul beslenmesinin bir adabı var. Belli şeyler konur belli şeyler konmaz. Ben hatırlıyorum, ilkokuldayken tertemiz ütülü örtülerimiz olurdu, siyah beyaz pötikareliydiler sanırım, beslenme saati gelince bütün sınıf adeta bir Japon çay ritüeline hazırlanırmışçasına beslenme çantalarımızı açar (benimki açık pembe, üzerinde uzun ince hava delikleri olan, tavşan resimli bir taneydi. Zaten ben kokulu silgilerin kokusunu bile unutmadım ki daha), içlerindeki, annelerimizin hazırladığı ev yapımı cicileri çıkarıp o örtülerin üzerine koyar, myam myam uslu uslu yerdik. O çantaların içinden çıkmaması gereken şeyler olduğunu bilirdik, onların yeri ve zamanı okul değildi. Kantin tostu diye bir mefhum yoktu, var mıydı, yoktu o zaman daha. Şimdi beslenme saatine ayıracak uzun dingin zamanlar yok, beslenme saati yok hatta, dakikaları var, o da bir fast food olmak çıkmak durumunda kaldı haliyle, ve teneffüste gidip koşup oynamak mı yoksa oturup beslenmeyi mi yemek sorusuna benim oğlumun cevabı ne yazık ki pırr arkasında toz bulutları bırakmak oluyor. Bu durumda, o özdisiplinin oluşmasını bekleyeduralım, plan b’ye geçtim ben. Öğlen okula gitmeden önce iki tam öğünü yedirebilmek. (Bu durumda oldu olacak plan b’nin adı, mission impossible olsun, hayır çünkü bu o kadar zor ki). Bunun ötesinde okulda beslenme çantasına da kararlılıkla besleyici güzel şeyler koymaya devam etmek gerek, o zaman işte daha iyisi Şam’da kayısı olur. Ki bunlar, bütün konseptin değişmesi anlamına geliyor. Daha erken kalkmak, buna göre daha erken yatmak gerekiyor, ödevler ne zaman hangi zaman dilimine sığacak peki? Neyse, bunlar çözülmeyecek şeyler değil. Ama iki öğün yedirmek benim için tam manasıyla bir meydan okuma sayılır. Zamana…
Yirmi dört saat, Tunç okula başladığından beri çok dar geliyor da.
Şimdi mojor tabağına geliyorum (ancak gelebildim). Tunç’a hergün yeni bir yemek icat etmesini söyledim, içinde bir sürü bir şeyler olan özgün bir yemek, o akıl etsin ben yapayım. Bilmem ki, iyi bir fikir gibi geldi :^) Kendisi tasarlarsa yanak topları oluşturmaz, çabuk yer bitirir diye düşündüm (şimdiye kadar iyi gitti bakalım).
Mojor Tabağı işte onlardan biri. İsmi niye öyle, mojor bir nedir, hiç sormayın. Bir fikrim yok. Öyle aklına geldi. Oğlumun tasarladığı, sonra hakikaten afiyetle yediği bu yemeğin tarifini sizlerle paylaşıyorum. Bir one dish meal. Çabucacık bitiyor. Yemesi öyle. Hazırlaması da nispeten çabukca. Zaman kazandırıcı.

Kap kap değil de, tek kapta, kat kat! Internette birçok tarif var o ayrı, ama bu doğrultuda bir düşünecek olursak, katbekat güzel fikirlerin, uuh nelerin nelerin aklımıza geleceğinden de çok eminim.

Önce şöyle biraz bolca zeytinyağında, küp küp patlıcanlar ve yine küp küp pırasalar soteleniyor, üzerine ezilmiş sarımsak, rendelenmiş domates, çok az tuz, karabiber. O orada dursun. Bir başka kapta ufalanmış beyaz peynir maydanozla harmanlanıyor. Dipfrizde hep olan, son derece küçük, (terbiyeli sulu köfte köftelerinden bile daha terbiyeli ve küçük olan) köfteciklerden pişiriliyor ayrı bir yerde, ister kızartarak, ama tercihan fırında. (Esasında tarif en üstte kızarmış sosisler olacak şekilde tasarlanmıştı ama işlenmiş et önermiyorum. Her çocuk bayılsa da. Kısa zamanda onların yerine köfteleri geçirdim ve neyse ki kabul ettirebildim. Sosis kırk yılda bir). Erişte bu noktada pişirilip, süzülüyor ve tereyağ, kızdırmadan falan, eklenip, sonra da peynir maydanoz, hepsi şöyle bir karıştırılıyor. Onların üzerine sotelenmiş sebzeli domates sosu, en üste de küçük köfteler. Mojor Tabağı işte böyle. Tek bir tabakta, ama içinde yok yok. Ve hepsi birbirine giden tatlar, bir taşla kaç kuş birden. Tahmin edersiniz ki Tunç üstüne bir de sarımsaklı yoğurt istiyor, o derece şart değil ama çok iyi olur.
Yanında da? Bir bardak portakal suyu ya da ayran.
Dört başı mamur değil mi?

İşte sabah güzel bir kahvaltı, dönüşümlü olarak bir klasik kahvaltı, bir krep süzet, bir sütlü meyvalı gevrekler, kışın bazen belki çorba..ki ben en çok onu seviyorum.. çorba! Arkasından öğlen de böyle “bir kap” yemek, bunları yerse eğer, ben çok mutlu oluyorum. Ancak o zaman okulda beslenmesinin hepsini yemediğini gördüğümde kendimi üzüntüden kurumuş bir şeftali çekirdeğiymişim gibi (!) hissetmeyebiliyorum.

Sarımsaklı yoğurda ve kuskusa, tüm yardımlarından dolayı çok teşekkür ederim.
Onlar olmasa yapamazdım. Cidden.

Leo Buscaglia’dan söz ettim, yine onun bir sözüyle kapatayım bu yazımı: “Mutluluk yalnızca, yapacağınız bir seçim kadar uzağınızda”.
Ve bu bazen, sadece bir kap yemek de olabilir.

Nazlım
 

2007-12-27
Bu yazı 1172 kere okunmuştur.

sevgihansevgihan

harıkasın canım arkadaşım ....dört başı mamur bir yazı tebrikler... :-)

semosemo

süpersiniz! ne diyim. benim de en son hazirladigim yemek bu tarz bişey gibi oldu, bloguma da koydum. ama sizin ki eksiksiz, kusursuz olmuş. kaleminize (klavyenize demeliydim sanırım), ellerinize sağlık.

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin