Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Maksat Muhabbet

Hafta sonu baba-oğul programlarına bayılıyorum. Hafta içi askeri disiplini andıran okula bırakma, alma, öğlen yemeği için eve bırakma sonra kurs için evden alma, bitince tekrar alma şeklinde giden bırakma, alma programları zaman zaman beni zorluyor. Sene başında servise yazdırmama kararını verirken günümün bu kadar sekteye uğrayacağını tahmin etmemiştim. Yine de pişman değilim.

Servis araçlarının güvenlikleri ile ilgili hep soru işaretleri olmuştur kafamda. Özellikle geçen sene ölümle neticelenen kazalardan sonra daha da korkuyorum. Biliyorum çocuklarımız önce Allaha emanet ama yine de güvenlikle ilgili minimumların karşılanmadığı bir araca çocuğumu teslim etmemeye kararlıyım. Bir okul gezisine gözcü anne olarak katılıp çocuklarla aynı servise bindiğimde bu kararımın ne kadar yerinde olduğunu gözlerimle gördüm. Bir kere emniyet kemerleri hak getire. Ya yok, ya da olanlar kırık, bozuk. Kırık bozuklar da zaten çocuklara on numara büyük. Şoförler deseniz pek bir sinirli. O kadar çocukla baş etmek kolay değil biliyorum ama zor diye bu kadar hat hut olunması kabul edilebilir bir şey değil.

Sizlere tavsiyem önümüzdeki sene çocuklarınızı servise yazdırmadan önce mutlaka binecekleri araçları görmeniz, gözden geçirmeniz. Saptayacağınız aksiliklerin, olumsuzlukların düzeltilmesi için ısrarla uğraş vermeniz. Ne diyim Allah akıllı fikirli servis şoförleri ile karşılaştırsın ama biz yine de önlemimizi alalım.

Hafta sonu programı diyordum…Onlar baba oğul takılınca ben de çamaşır, ütü, mutfak durumlarına girmeden önce evdeki çiçeklerimin bakımını yaptım, sonra da kendimi dışarı attım. Hedef Tunalı Paşabahçe. Hiç bir şey almasam da, ne gelmiş ne gitmiş diye bakmaktan bıkmadığım bu mağazada resmen huzur duyuyorum. Bir kere tertemiz, güzel kokuyor, içerde efil efil bir esinti var, sonra bangır bangır müzik yok, satış temsilcileri de gerçekten işlerini yapıyorlar. Kısaca bir müşterinin mağazada gezdikçe gezesinin gelmesini teşvik edecek tüm faktörler mevcut. E satılanlar da güzel olunca kendinizi ihtiyaç fazlası alışveriş yapmış olarak bulabiliyorsunuz. Bu hafta ben renkli puantiye desenli su bardaklarımla çıkıverdim mesela.

Sonra Tunalı’da biraz daha dolandım. Vaktim kısıtlı olmadığı için o vitrin senin, bu vitrin benim demedim, gezdim. Sarı renk görmekten fena oldum. Ayakkabı, çanta, üst baş her şey sarı olmuş. Çok renk, çok abiye, çok dekolteyi kendime hiçbir zaman yakıştıramadığım için sarı bana bastı. Çizgisini çok beğendiğim Yargıcı’ya girdim. Sade, düz modeller, özellikle çantalar çok hoşuma gitti. Sarı, kocaman çantalardan sonra pek kibar göründüler gözüme.

Yakında Oğuz Uzun lokumcusu vardı. Girmeden olmaz. Çok sevdiğimiz çikolata kaplı lokumlarından bana ve eşime, şemsiye çikolatalardan oğluma alıp ters istikamet yine yürümeye başladım. İster istemez sağa sola bakınaraktan…

Kilo sorunu olan bayanların ne kadar iddialı giyindikleri dikkatimi çekti. Sanki saklamak için değil, göstermek için giyilmiş dar pantolonlar; tunikler değil de vücudu saran kolsuz t-shirtlerle “kilo hiç derdim değil” diyen bayanlarla doluydu cadde. Kompleksiz olmak güzel şey tabi…yine de sokağa çıkmadan bir aynaya bakmak gerekiyor bence.

Sonra gençlere takıldı gözüm. Dekolte ne kadar günlük olmuş…Vücut ne kadar güzel olursa olsun, teşhir kokan kıyafetleri sevmiyorum. İlla ki bir yerden frikik veriliyor ve gerçekten hiç hoş durmuyor. Gençlerin o duru güzelliği bu kadar açılıp saçıldıkça gölgeleniyor. Gerçekten…

Beyaz pantolonu da yazmam lazım. Kaç tane gördüm bilmiyorum ama hepsi milli felaketti. Kumaş çok kalın olmadıkça insanı rezil edecek kadar iç gösteren bu pantolonlar hem normal, hem string her türlü iç giyimi markasına kadar açığa vuruyor. Çok beğeniliyor olabilir, ama bence her türlü riske karşı bir tunikle falan kombin edilmeli… Son olarak; parmak arası terlikler de herkese gitmiyor. Temizlik, bakım şart şart şart. Giyim kuşamı ihmal etmeyip manikür, pedikür yaptırmayan, temiz pak olamayan hanımları hiç anlayamıyorum…

Yaşım ilerledikçe tutucu ve eleştirel yanlarım açığa çıkıyor galiba. Muhafazakar bir tarafım hep vardı ama bu kadar değildim. Sanırım beni rahatsız eden modernliğin dejenere olması. Yoksa tabi ki ben de modernim, ama limitlerimi bilirim.

Nerden nereye geldi yazı, ama başta dedim ya maksat muhabbet…

Akşama düdüklüde domatesli kuşbaşı et ve arpa şehriye pilavımız vardı. Yetişir mi diye hiç panik yapmadım. Öyle kolay ki…

Küçük kesilmiş kuşbaşıları rendelediğiniz küçük bir soğanla ve az biraz zeytinyağı ekleyerek suyunu salana kadar kavuruyorsunuz. Suyunu bırakınca iki domatesin rendesini ekleyip bir süre tıkırdatıyorsunuz. Kaynamaya başlayınca dilerseniz etlerin üzerini geçirmeyecek kadar sıcak su ekleyebilirsiniz, ancak ben son birkaç seferdir hiç su katmadan pişiriyorum.

Etler dana ise düdüklüyü ikinci, kuzu ise birinci dereceye getiriyorsunuz . Düdük çıktıktan sonra altını kısıp bir 10 dakika daha pişirince lokum gibi düdüklü kuşbaşılarınız hazır oluyor. Tuz, karabiber ve dokundurmalık kadar kimyonu ben sofraya getirmeden ekleyip, arpa şehriye pilavı üzerinde servis yapıyorum.

Pişirme sürecinin başında soğanla birlikte rendelenmiş soğan, kabak, çok ince kıyılmış lahana, bütün bırakılmış bir diş sarımsak eklenip sebzeli kuşbaşı da yapılabilir. Ne yaprasanız yapın bu yemeye salçalı su eklemeyin…

Çocuklara bu mönünün yanında ayran, cacık veya sade yoğurt vermeyi unutmayın.

Tekrar buluşmak üzere…

2008-06-10
Bu yazı 1224 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin