Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Kutular- I

Kutu kutu pense. Elmayı yense. Aarkadaşım Nazlım arkasını dönse…

Zümrüt harika bir yazı göndermişti bir zaman önce. Arkadaş kelimesinin semantik kökeni nedir, nerelerden gelmiş…

“Eski Türklerde askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kayaya veya taşa vererek ok atarlarmış. Atalarımız genelde bozkır hayatı yaşadıkları için de bu sırt dayanan nesne umumiyetle bir taş veya kaya olurmuş. Böyle böyle, zaman içinde, sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ’tan ARKADAŞ’a dönüşmüş, dilimize yerleşmiş. O günlerden bugüne, güvenebileceğimiz, bizi arkadan vurmayacak, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isim budur”.

Arkamızı döndüğümüzde bize lolo yapmayacak kimseler. Bütün dünya karşımızda olsa, üstümüze de gelseler, yine taş gibi arkamızda duracak kimseler. Arkamızı dönsek…ya da birileri başımızdaki elmaya oklarıyla nişan aldıklarında…bize de elmamıza da, bir şey olmasına izin vermezler.
Çünkü oradalar. Onlar ve kılıçları.

Kutu kutu pense ile başlamıştım söze, birlikte oynanan arkadaşların adlarının tek tek zikredildiği bir oyundur hani.

Biliyor muydunuz, okuduklarıma bakılırsa insanın kulağını en çok okşayan ne belirli bir cümledir ne şu ses ne şu sıfat ne bu kelime, kendisine ismiyle hitap edilmesidir. Defalarca duymaktan sıkılmayacağı yegane ses belki. (Çocuklarımızın seslerini bundan ayrı ve her şeyin dışında tutuyorum tabii :^) Bir insana ismini söylediğimizde “Tam şu an itibarı ile, sen, her şey anlamına geliyorsun” demiş oluruz. Bedeli ölçülemez.

Bu defaki çağrışım ordan geldi, işte o oyundan. Kutu kutu pense. Ve onun kökeni ise Fransa. “Ecoutez ecoutez pensez” imiş esasında, “Dinle dinle düşün”…ne güzel öyle değil mi. Dinle, ve sonra, düşünerek konuş, ben böyle yorumlamak istedim, arkadaşlığın ya da bütün iyi ilişkilerin en birinci kuralı da odur…zira hiçbir şey ve hiç kimse uzaktan görüldüğü gibi değildir, duyulduğu gibi de…

Ben cümlelerime bu yüzden “Bildiğim kadarı ile..” ve “Bana öyle geliyor ki..” ile başlamayı çok severim.
Her zaman içerilerde bir yerlerde bir “bilinmeyen parametre değeri” vardır. Bilebilmenin de tek yolu, kulaktan kulağa oynamak değil, parametredeki kişinin kendisine yakından kulak vermektir…

Matruşkalar gibi olduğumuzun ben farkındayım. İç içe geçmişiz, benler var bizden içeri…ve en içeridekini de kim bilir… galiba kimseler pek bilmez. Kulağı bizde arka-taşlardan başka. Onların “bildikleri kadarı”, aslına en yakın olanıdır.

Kutu kutu pense öyle mi. Pekala.
Kutular düşündüm. İlk evvela
“Bir arkadaşlık kutusu!

Sapasağlam olsun diye dibine bir kalın kat saygı döşenmiş
Sonra kenarı köşesi, ve dahi kenarlarının birleştiği her bir köşesi, güvenle yapıştırılmış. Ki aldatmaların darbelerinden uzak kalsın yırtılmasın. İçindekiler sokağa dökülmesin.

Arkadaşlık nerelere ne kadar yükselecek, bunu kutunun yüzleri gösterecek..

Öyleyse uzunluğu…geniş tutmalı. Şöyle derin ferah. Hem böylece, içine çok şey alır.

Çok şey. Aldığı kadar incelik ve düşünce, gurur ve haysiyet, sonra anlayış, sempati ve rüyaların peşinden gitme tutkusu
Bunlara ilave olarak mutlaka dürüstlük de. Mutlaka mutlaka dürüstlük de.

Sonra, duygular ve neşe ve sevgi. Bunlar önemlidir, o yüzden, üstlere bir yerlere konmalı.

Kutu dikkatle taşınmalı.
Ve ağzı bilhassa açık bırakılacak ki
İçinde ne var ne yok herkes görebilsin
Elde yapılmış, elele yapılmış kutunuzdan öğrenebilsinler
Bir arkadaşlığı nedir çalıştıranlar…”

Düşündüm, bir dilek öneri ve şikayet kutusu canlandı bu defa da gözümün önünde. Çok severim o kutuları, ve bu kutulardan koyan müesseselerin müşterilerine belli bir değer verdiklerine, görüşlere açık, çözüme odaklı en azından bir sorun varsa bilmeye niyetli olduklarına kanaat getiririm, bu da hoşuma gider.

Ve bu yazıyı ben, biraz o kutulara benzetmeyi istedim. İçine birkaç tane, bende işe yaramış, benden öneriler koymak, üzerinde kontrolüm olamayan konulardaki dileklerimi ve, yer kalırsa da, değiştiremediğim şeylerden olan şikayetlerimi de onlara eklemek, kapağını aralık bırakıp bu köşeye yerleştirmek.

Ki sizler de atabilin içine.

Önerilerim olacak ve bunlardan birincisi, kutunun içinde bir kutu sayılır biraz… Bu kutulardan birer tane evlerimize koymamızı öneriyorum. Ara sıra aralayıp, içinden kararlı bir ifadeyle kaleme alınmış “sünlet olmayı ret ediyorum” :^) ya da “elmalı tart” yazılı kağıt parçalarının çıktığını görmek eğlenceli olurdu. “Hınç duygusunu bir kenara it, o iyi değil” yazardık ne güzel.

Sonra, “İçimizden el yazısını düzeltecek kişilere kimi sürprizlerim olacak!”. Veya “Seni seviyorum” yazlı kağıtlar bulur, yazı karakterinden acaba hangisinin yazıp bıraktığını çözmeye çalışırdık (ki bu hiç zor olmazdı :^), hayır çünkü üzerine kim tarafından kime yazılmış olduğunu yazmayı unutmuş olurlardı. Ne çok unutkunlar!

Alıntılar koyabilirdik, mesela “Bizi çalışmak kurtarır” Anton Çehov.

Sonra “Çoktandır sinemaya gitmedik”. Hatta yanında da bir :^(

Veyahut “Evin içinde Gargamel’inkini andıran bir yüz ifadesiyle dolaşmasak?”:^)

Yazmak yakınlaştırır. Çünkü yanlış anlaşılmaya yol açabilecek tonlamalar yoktur, kendi sesimizle okuruz yazılı olanları, sesler yükselmez, yazarken aklımızdakini daha henüz tamamlamamışken sözümüz kesilmez, konuları da atlamayız, konudan konuya da. Diyeceğimizi unutmayız, üstelik de “verba volant, sciripta manent!”dir, söz uçar, yazı kalır.

Hem yazı diyorum, sanki daha mı bir akılda kalır? Belki bu yüzlerden, kağıt-taş-makas oyununu hatırlayın, kağıt taşı sarar. Kağıda kaleme sarılmayı, kılıçtan keskince olacak da olsa, daima taşlamalara yeğ tutarım. Konuşulması araları bozacak çoğu konu, yazıldığında efendice çözülür, çünkü konular salim kafayla karşılıklı anlaşılır, duymamazlıktan gelinenler okunmamazlıktan gelinemez ve yazılana er veya geç cevap vermemek de bir nezaketsizlik olacağından (aksi takdirde bu makasın kağıdı kesmesi gibi olurdu), uygar ortamlarda hiçbir yazı cevapsız kalmaz.

Daha pürüzsüz, zamanlamaları uydurmayı çok gerektirmeyen bir iletişim. Hem mutlaka bilmemiz lazım, bilinmeli, hane halkı işlerin gidişatından memnun mu, neler olsun isterlerdi, bir arzumuz şikayetimiz var mı, bir düşüncesi olan?

Düşüncesi olan? Bu soruyu öyle severim ki. Çalıştığım zamanları, ve o zamanların en sevdiğim zamanlarını, yani sıcak koyu kahve ve belki kruasan kokusunun ortalığı sardığı sabah toplantılarını özleyerek hatırlarım. Kompozisyon yazmadan önce outline çıkarmak gibidir işgününe toplantıyla başlamak, nasıl girilecek, nasıl gelişecek, (en azından kişilerin her birine bağlı olan kadarı) nasıl sonuçlanacak, yapılması gereken ne, neden yapılması gerekiyor, nasıl, hangi yoldan giderek yapılacak… Önünü görebilir insan ve o zaman verimli olunabilinir ancak. Düşüncemizin sorulması, dahası, paylaşacak düşüncelerimizin olması ne güzeldir.

Sabah toplantılarından hareketle, ikinci önerim ailecek yapılacak sabah kahvaltıları olurdu. Çoğu zaman artı biçimini almış gözlerimi aralar, şu anda kalkabilmem için önce birinin kafamı bu yastıktan yırtarak çekmesi gerekecek diye düşünürüm çünkü ben itiraf etmeliyim ki pek de ardıç kuşu sayılmam, bakarım kalkıp mutfağa doğru gidesim hiç yok, veya vardı da… kalkıp gitmiş olmalı. Ama bu, kahvaltının altın öğün oluşu yanında, güne beraber başlamanın ve ortalığı saran kızarmış ekmek kokusunun, güzel bir müziğin de etrafta dolaşıyor oluşunun bütünlüğü koruyucu, günün yönünü belirleyici ve günle gün boyu yüzleşirken yalnız olmadığımızı hatırlatıcı değerini anlamama bir engel değil.

Kurumsal kimlik ve onun varlığı, işte olduğu kadar, en küçük kurum da olsa aile için de mutlaka arkamızda hissetmeyi istediğimiz bir güçtür. Aile de temel bir kurum. Hatta aile, temel kurum.

Evin önündeki incir ağacından incirleri afiyetle aşıran iki saksağanın (cıvıltı diyemeyeceğim ama) gürültülü konuşmalarını günün başka saatinde yakalayamayacağımı da biliyorum hem. Öğlenleri herkes umumiyetle başının çaresine kendi bakar, işte, okulda veya yolda ayaküstü, iş arkadaşları ile, okul arkadaşları ile, egzersiz arkadaşları ile veya sıkı arkadaşlar ile, belki de yalnızca kendimizle, ama sabahlar, ve akşamlar…aileler olabildiklerince bir arada olsun. Ve yaramazca, bir anaokulu kuralını yıkabilmeliyiz belki orada: “Yemek yerken konuşulmaz!”.

Konuşalım.

Konuşmak demişken, üçüncü öneri, bir tatsızlığın ardından odalara çekilmemek, inadına beraberce çıkıp dışarılarda yürümek. Toksinleri biraz biraz attıktan sonra da konuşmak. Başka konulardan başlayarak. Ama yürüyüş bitmeden sadede de gelerek tabii. Gece geç saatmiş, sağanak yağmur altındaymışız, rüzgarlıymış tınmadan.
Maharet çözüme yürümekte :^)
Ma-aile :^)

devami var...

2008-10-13
Bu yazı 1276 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin