Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Konuşmalar

Çin yemeklerinin sonunda gelen şans kurabiyelerinden bir tanesinden çıkan kağıtçıkta deniyordu ki “Çok yemek pişirmeyince, söylenecek çok söz de yoktur” :^) Sahi, yemek pişirmek mutfağın dışarısındaki hayatla çok paralel, insanı kısık ateşte sine sine pişiren de bir şey. Örnek mi, bir terbiye hazırlar, pişireceğimiz şeyi onun içinde bekletiriz veya pişirdiğimiz şeye katarız onu ki kendini bulsun, koyulaşsın.

Tıpkı öyle, bir davranış ve düşünceler mayii oluşturur, onun içinde kalmasına uğraşırız çocuğumuzun da, bir bulamacın değil. Ondan katarız ona yavaş yavaş ve karıştıra karıştıra, terbiye vermek için. Veya nasıl ki pilav yaparken, ölçülere dikkat etmeli, göz göz olur olmaz altını kısmalıyızdır. Helmeleştirmeden, lapa etmeden, dibini tutturmadan veya yakmadan mümkünse. Bırakmalıyızdır kendi buharında demlensin. Çocuk büyütmek de biraz öyle. Ve bunlar olurken, mutfağın sıcağında biz de pişeriz bir taraftan. Yemek yapmaya başlamamızdan itibaren giderek daha sıralı ve sabırlı olmaz mıyız. Yumurta aklarını bulut gibi köpürene kadar çırpa çırpa, çorbanın ağır ateşte tıkırdamasını, hamurun kabarmasını, kabardıktan sonra da dinlensin kıvamını bulsun diye folyosunun içinde buzdolabında soğumasını bekleye bekleye, beklemeyi öğreniriz.

Mutfağımızda bize kimse karışmamalıdır, buna acele işe karışan şeytan da dahil :^) Fasulyenin geceden ıslatılması gerekir, her şeyin bir doğru sıralaması vardır. Un yumurta galeta unu. Üç taşım kaynat, al hemen ateşten. Ve sabır kıstası da vardır. Mayalanmasını bekle. On dakika kısık ateşte tıkırdat, saat yönünde karıştırmayı hiç bırakmadan. Çocuk büyütmek de, yine öyle. Paraleldir mutfak bütün eve, ve penceresi, dünyaya bakar. Perdesini açarsak elbette. Bu durumda, çok yemek pişirince de, söyleyecek sözümüzü sıklıkla mutfak tabirlerinin arasından mı seçer bulur oluyoruz ne :^) Evet sanırım böyle diyebiliriz.

Şans kurabiyelerinde işin bu tarafı yazmasa bile. “Düşünce besinleri”nden konuşalım mı yine. “Newton’ın Elması”nı takiben, bir daha, biraz daha? Çünkü her bir “besin düşüncesi”, bir “düşünce besini” de aynı zamanda. Buke Garni defne yaprağı, maydanoz vb yeşillik sapları ve yaban kekiği, fesleğen, biberiye ve benzer taze otlar bir iple birbirlerine bağlanarak yapılır. Bir ucu uzun bırakılır. Böylelikle pişme sırasında yemeğin içine sarkıtılan, besleyicilik ve zenginlik katan Buke Garni, gerektiği daha doğrusu artık gerekmediği zaman kolayca yemeğin dışına alınıp atılır. Birbirine bağlı besleyici düşünceler de, tıpkı bir buke garninin gittiğinde bile arkasında bıraktığı fazladan besleyicilik ve zenginlik gibi aynı, izlerini, çeşnilerini bırakırlar ardlarında, pişmemize uzantılarıyla onca yardımlarına ek olarak bir de. Biz bu, düşünce besleyici düşünceleri, tıpkı bir liste yapıp süpermarkete gidermişcesine, aramaya çıktığımızda, bulmayı umduğumuz yerde elimizle koymuş gibi, ve algılarımız onlara açık iken bulabildiğimiz gibi… bazen de bir bakarız, hiç beklemiyorken, aklımızda paralellikler kurmak yokken önümüze gelmişler, onlar bizi bulmuş. Yemişiz büyümüşüz :^)

Nerelerde pişip kimlerce ne zaman nerede tabağımıza konacaklarını hiç bilemeyiz. Ama nasıl ki tatlı gelince midedeki diğer şeyler otobüse binen hamile bir bayana yer vermek misali kalkar yer açarlarsa, tok bile olsak konulara… ucundan bir tadına bakmakla başlar, gider gelir yeriz. Tokum diyenden korkacaksınız :^) Bana bu çok olur. Size? Size de mi? Steve Jobs’un, define değerindeki “Aç kalın, budala kalın” öğretisini bu noktada anmayacağım da hangi noktada anacağım: Siyah cübbenin altında kot pantalonu ve sandaletleriyle Steve Jobs 2005’de Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde 4.662 mezun, 23.000 izleyicinin önünde çok güzel bir konuşma yapar.

Konuşmasının bir yerinde bir dergiden bahseder: “Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce. Yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu. Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım.

Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri. Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum: “Aç kalın, budala kalın””. Çok güzel konuşmadır. Bütününü dinleseniz: http://www.dailymotion.com/video/x3j81k_steve-jobs-ac-kal-budala-kal-alt-ya_people Ben de açım. Ve budalayım. Her iyi bilgiyi öğrenmek isterim. Anlamları çözmek istiyorum. Ben okuya okuya, dinleye dinleye, belki yaza yaza burada neler olduğunu doğru anlamak, hatta belki daha ileride daha ileri gidip burada ne için olduğumu da bulmak istiyorum.

Bir yaşam koçluğu seminerinde ya da hayatta kalmaya dair bilgece sözlerle dolu bir kitabı okurken değil, oturmuş sitcom seyrederken, “ceylan duruşu”nu öğrenmişimliğim var. Oysa ki esprilerin peşindeydim. Gözüm parlamıştı, çünkü o gün o saat oturdu kafamda, neden efendi efendi duran insanlara saldırıldığı. Enselerine vurulup lokmalarının ağızlarından alınmaya çalışıldığı. İğneli sözler batırıldığı. Bu ne cürettir. Bu saygısızlık nereden icap eder. Ne münasebetle. Ben bunu hep merak etmiştim? Ceylan gibi duruyorlar da ondanmış. Tabii ya, ceylan gibi. Ki doğada bu, doğalarında yırtıcılık olanların gözlerine, “yürekleri sökülüp çıkarılacak av”lar olarak görünüyor olmaları anlamına geliyor. Dürtü bu. Hmm. O doğadaki bir pumanın algısından çok farklı olmasını beklememeli o halde bu doğadaki doğası gereği yırtıcı bir insanınkinin. Değişik bir akıl o da işte, kim kendileri gibi, kim onlardan değil bir çırpıda, hemen oracıkta, duruşundan ayırt edip ona göre duruşlarını belirliyorlar.

Sinyalleri sezerek. Ceylansa, ve duruma erken uyanıp gidemezse oralardan…gafil avlıyor, yiyor bitiriyorlar, yok eğer o da pumaysa birlikte av aranıyorlar, başka bir yırtıcıysa da… burası benim teritorim diyorlar, ayağını denk al. Ha orman, geniş düzlükler, çöller, ha ofis, sınıf, sokak, siyasi arena. Fark pek yok. Bunu… bir de, ceylanlık varsa bile doğasında insanın…ceylan ceylan durmamalı, tetikte olmalı, onu anladım. Durum komedisi seyrederken. Gece kuşağında çok sevdiğim bir programı seyrederken de bir başka şey oturmuştur yerli yerine. O defaysa, düşünce besini beklemediğimden değil, başka konu başlığı altında bekliyor olduğumdandı şaşırmam.

Konu hukuksaldı, konuşan hanım çok iyi bir avukattı, başka yönde öğrenme bekliyordum, nasıl olduysa oldu, konu döndü dolaştı, kadının ve erkeğin düşünüş, hissediş ve karar verişte izledikleri yollara geldi, yeterince dolaşık değilmiş gibi :^) biraz daha dolaştı, evlilik kararına geldi dayandı. Nasıl verildiğine değil hem de, nasıl verilmesi gerektiğine. Bu kadar genişlemesine derinlemesine ve uzunlamasına bir muamma, yani ömür boyu mutluluk, nasıl olur birkaç cümleyle formüle edilir. Oldu işte. Dedi ki avukat hanım, kadınların ömür boyu mutlu olmak için hayran oldukları bir kişiyle evlenmeleri şarttır, evet şarttır, (hayran derken, kara kaşına kara gözüneden ziyade -ve sahip olduğu şeylere değil asla-, da güven veriyor, yaptığı işi en iyi şekilde yapıyor oluşuna, dayanıklılığına, girdiği ortamlarda yarattığı etkisine, ağırlıklı duruşuna, tepkilerine, kararlarına, tutarlılığına, taşı sıksa suyunu çıkaracak olmasına)...ama illa, hayran oldukları kişiyle evlenmeleri.

Şarttır. Başka, olmaz, yoksa, bulamazlarsa, mutluluk yoktur. Ve erkeklerin de eşlerinin kendilerine hayran olduğu bilgisine ihtiyaçları vardır, bunu bulmaya ve bunun devam etmesine ihtiyaç duyarlar ömrübillah. Onun gözüne girmeye, oradan hiç düşmemeye. Duruma uyananları, kendilerini hayran olunası hale, belki için için biraz da bundan getirirler. Getiremiyorlarsa, baştan yoksa, zaman içinde de olmadıysa, hayal kırıklığı iki taraflıdır, huzur yoktur, yoktur. Böyle dedi. Kapsül bir bilgi, laf arasında çıtlatıvermişti, biliyordu, çünkü çok fazla boşanmaya yakından bakabilmişti. Neyin ne olmadığını o kadar çok kereler görmüştü ki, neyin ne olduğu bilgisine oradan doğru varabilmişti böylelikle.

Ya da analiz ve özetleme gücü yüksektir, bilmem ki. Doğru, doğru değil, doğru da tam değil…bunlar tartışılır, bildiğim, oturaklı bir saptama olduğu. Bu bilinse, herkes bunu bilse, mahkeme koridorlarında, evlerinin koridorlarında mutsuz yüzlerle gidip gelen insan sayısı –hele ki o küçük tatlı ama acılı yüzlerin sayısı- daha az olmaz mıydı belki. Baştan yanlış seçimler yapılmazdı, veya insanlar karşılıklı olarak yönlerini izlerini bilir, ona göre kendilerini donatır şekillendirirlerdi. Demek istediğim, sorun ya olmazdı, ya kalmazdı. Neyi aradığını bilmeden iğneyle kuyular kazmak umut mu mutluluk mu bırakır insanda. Bulamayacağını tekrar tekrar anladığında kazmaya devam mı edebilir. Motivasyon kalmamıştır ki ne dıştan ne içte. Nasıl olacak. Noktalar var mızıkçılık çıkaran ama :^) bir tanesi de şu ki…peki ama kadınlar? Hayran bırakıcı hale getirmemeliler mi kendilerini madem. Olur mu hiç. Ya da, getirdiklerinde, veya hep öyleydiler diyelim, dengelerin hali nice olur. Bilmem. “Bildiklerimizi yazmayız” ki. “Merak ettiklerimizi yazarız” :^)

Bu bir düşünceler treni. Vagonlar eklene eklene yol kateder. Bir gün gene hiç beklenmedik bir yerde ve ortamda, belki bunun da cevabı gelecektir. Bir tren yolculuğunda, hem de yemekli vagonda :^) oturmuş bakarken penceremden dışarı, bir buke garni uzanır tenceremden içeri :^) Dışarıları seyrederken düşünürken, konuşmalar kulağıma çalınır bakarsınız, o düşünce besininden bir ısırık alır bir yerlere varabilirim, olmaz olmaz dememeli, olmaz olmaz :^) Ya da belki bu da böyle… cevabı olmayan bir sorunsaldır. Hayır arada çıkıyor öyle :^) Düşünce besinleri besleyici olmasına besleyicidirler, o ayrı. Ama, doyurucu olacaklarının bir garantisini kimse bize vermedi. Hatırladım, hatırladım, bir şans kurabiyesinde de şöyle deniyordu: “Nereden bilebilirim. Ben bir kurabiyeyim”. :^) Konuşmalar. Konuşmalar. Çok yenilerde bir başka konuşma karşıma çıktı. Bu defa bilgisayarımda. Sadece besleyici olmakla kalmayıp, oldukça sarsıcıydı da.

Güzel, ama acılı bir yemek gibiydi. Yutması ve hazmetmesi zor oldu. Randy Pausch önemli çalışmalara imza atmış, erdemli yaşamış bir bilgisayar bilimleri profesörü. “Sanal Gerçeklik” öncülerinden, insan-bilgisayar ilişkisi araştırmacısı, projeler yaratıcısı ve çok iyi bir hoca. Vatana millete hayırlı evlat deriz ya biz, öyle bir insan. Mutlu bir çocukluk geçirmiş, pek çok çocukluk hayalini gerçekleştirmiş, şanslı, mutlu bir aile babasıyken ve harıl harıl başkalarının hayallerini gerçekleştirmelerine yardıma çalışırken, bunu da başarırken, kendisine genç yaşında pankreas kanseri teşhisi konmuş ve yoğun bir kemoterapi ve tedavi programına girmiş. Bir süre sonra kanserin vücuda yayıldığı fark edilmiş ve ona artık ölümcül bir durumda olduğu söylenmiş. Bundan sonra Pausch, karısı ve 3 küçük çocuğu ile daha çok vakit geçirebilmek için hayatını biraz daha uzatabilecek tedavilere ağırlık vermiş.

Bir de arkasında öğrencileri için, insanlar için bir iz, ama daha çok ve esasında kendi çocuklarına büyüdüklerinde anlayacakları bir miras olarak, hayat tecrübelerini, hayat görüşünün ana hatlarını, ilkelerini anlatacağı bir ‘Son ders” bırakmaya karar vermiş ve öyle de yapmış.“Yaşayacak sadece birkaç ayın kaldı!” Bu kadar kötü bir haber aldığında insanın duruşunun nasıl olduğu, onu en iyi anlatan şeydir ve Profesör Pausch dik, ilham verici ve sağlam bir duruş sergilemiş. Yakını görmek, sonunu böyle kaldırabilmek ne kadar zor, ve güç gerektiriyor olmalı. Ama o orada yerde şnav çekiyor, gözleri dans ede ede öğrendiklerini paylaşıyor. Gururlu bir gidiş, ne diyebilirim. “Bir gün, düşündüğünüzden daha az zamanınız olduğunu fark edebilirsiniz.

Bu yüzden gelin siz başkasınınkini değil kendi hayatınızı yaşayın. İçinizdeki eğlenceli ve meraklı çocuğu asla kaybetmeyin. Ve kendinize değil, başkalarına yararınızın dokunmasına odaklanın. Çünkü sadakat iki yönlü bir sokak. Ne yaparsanız yapın, da keyif alın. Ben ölüyorum ve hala yaşadığım anlardan, günlerden keyif alıyorum bakın. Son güne kadar da almak için çaba göstereceğim. Vazgeçmek yok. Kefalete razı olmayın. Kimse yüzde yüz kötü olamaz. Size iyi taraflarını göstermeleri için ne kadar beklemek zorunda kalırsanız kalın, bekleyin. Doğru söyleyin.

Her zaman, her koşulda doğruyu söyleyin. Ve içten olun. Samimiyetinizden kimse kuşku duymasın. Hata yaptığınızda özür dileyin. (Şu üç şeyi sırasıyla söylemektir “özür dilemek” : ‘özür dilerim’, ‘benim hatamdı’, ‘düzeltmek için ne yapabilirim?’ Özellikle sonuncusunu birçoğumuz atlıyoruz. Oysa özür dilerken ne kadar samimi olduğunuzun en önemli göstergesi o son soru. Atlamayın.) Geri besleme için bir döngü oluşturun ve “dinleyin.” Bir şeyleri berbat ettiğinizde bunu size söyleyen kimse yoksa, artık sizden vazgeçtiler demektir. Orada daha fazla bulunmayın. Bir şeyde çok iyi olun. O “şey” sizi değerli kılacak. Minnettarlığınızı gösterin ve şikayet etmeyin, daha çok çalışın. Şikayet etmek için harcadığımız enerjinin onda birini sorunu çözmeye harcayabilsek, işlerin ne kadar düzeldiğine şaşıracağız.

Şikayet etmek, bir strateji olarak işe yaramaz. Hepimiz sınırlı zaman ve enerjiye sahibiz. Sızlanmakla geçirdiğimiz heer saniye, bizi hedeflerimizden uzaklaştırdığı gibi mutsuz da eder. Hazırlıklı olun. Provalar yapın. Şans, hazırlığın fırsatla buluştuğu andır. Hayat, rüyalarınızı gerçekleştirmek değildir! Onu nasıl yönettiğinizdir.” Çocuklarına yalan söyleme, hırs yapma, onu şu işinde falancayı bu işinde kullanma, yanındakiyle yarışma, onu çelme takıp geçme, kötü hissettirtme, kandırma, kolay köşeleri dönme, köşeleri hem de kolay tarafından dönme fikirlerini, “madde” bağımlılığını aşılamakta olan, yararlık göstermekten ziyade yarar peşindeki nice anne baba yaşıyor ve gün be gün çocuklarını oyun hamuru gibi şekillendiriyorlar, ortaya amorf şekiller çıkıyor, Bay Pausch ise iyiye, doğruya ve yararlıya odaklı, konsantre haldeki bu hayat iksirini bırakmış, bir yıla yakın süre daha yaşamış ve gitmiş. “Tutkunuzu bulun demiş”.

Ne kadar önemli. Annenizin babanızın tutkusunu değil de kendinizinkini. “Kahramanlarınızın hakkınızda iyi düşünecekleri ve size saygı duyacakları gibi yaşayın” demiş. Aynaya değil de, aynadan kendimize bakabilsek ne görürdük. “Siz önünüzdeki her işi ciddiye alın, doğru olan şeyi yapın, onu da doğru yapın, hak ettikleriniz sizi bulur” demiş. Ah! Her cümle boğazıma dizildi ve günlerdir de oradalar. Kaldılar öylece.

http://www.dailymotion.com/relevance/search/Randy+Pausch/video/x974xc_son-ders_news

Söyleyecek şeyi olanlar ne olur konuşsunlar böyle. Katma değerli konuşmalar dinleyelim onlardan. “Katkısız”, içinde zararlı etkili katkı maddeleri olmadığını belirtmek üzere besin kutularının paketlerinin üzerine yazılan bir ibare bildiğimiz üzere. Kafalarının içinde bunca yararlı etkili, insanların düşüncelerini besleyici, hayatlarına katkıda bulunucu bilgiler ve deneyimler gezinen insanlar, “Katkılı” yazmasa bile üzerlerinde, t-shirtlerinde mesela :^) biliyoruz ki öyleler, hem de çok öyleler. Konuşsunlar. Biz de dinleyelim. Hele ki içleri zararlı etkili düşüncelerle (artı düşüncesizliklerle) dolu bir dolu insan etrafta katkısız katkısız ama susmaksızın konuşa konuşa geziniyorlarken.

Onlardan bizi koruyacak “koruyucu” da içermiyoruz :^) Zaten de, koruyuculardan bizi ne koruyacak? En iyisi kendimizi korumak… Şans kurabiyeleri. Dostlarla, aileyle yenen harika bir yemeği bitirmenin en güzel biçimi. Son birkaç tane daha kırıyorum gitmeden: “Sabırlı ol. Günü gelince, yumurta bile yürür”. “Görmezden gelinecek biri değilsin sen”. “Sonunda her şey iyi olacak. İyi olmadı mı? O halde son daha gelmemiş”. “Gülümsemen büyüleyici, el sıkışın sıkı olsun. Aranan biri olursun. Birçok diyarların toprağına bas. Şansın her yerde bol olsun”. “Her geçen gün daha çok konuşuyorsun” :^) Bu benim kurabiyemden çıktı :^) Gitmeliyim :^)

2009-06-05
Bu yazı 996 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin