Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Kolhoz Hikayesi

68 Kuşağı'nın fertlerinden biri değilim belki ama çocukluğunu 80'leri önceleyen dönemde yaşamış pek çok akranım gibi, 68 Ruhu'nu tüm benliğinde hissetmişlerdenim.

Ben bir devrimciyim. Bir asiyim. Bir ''kural tanımaz'', bir ''sistem karşıtı''yım. ...ve ben bir üreticiyim.

Üretmek; yegane gayem ve gücüm oldu hayatımın her döneminde. Karşısında durduğum tüm kuralların, tüm yapılan önünde dimdik kalabildi isem; bunu içimdeki son bulmaz üretim aşkına borçluyum. Çalışan bir fabrika, işleyen bir atölye, ışıkları sabaha değin sönmeyen bir yazıhane bende hep aynı saygıyı uyandırdı. ''Üreten'' kim var ise takdir ettim. Çalışan kim var ise kardeşimmiş gibi sevdim.

Ben, ''yapılamaz'', ''başarılamaz'' işleri seçtim hep kendime. Fırsatlar gördüm, yapılar inşa ettim, yenilikler buldum ve çok kez de yarattım. Ama hepsinden çok; ben hep ''çok'' çalıştım. Hayatımın ilk otuz beş senesi, durmak bilmeden çalışarak geçti. Kendime benzeyen insanlar buldum. Kurduğum yapılarda bu insanlara yer verdim. ''Üretim'', ''iş''... Bu kelimeler benim hayatım olmuştu ve aslına bakarsanız ben, kendime benzeyen bu insanlara sadece bir iş değil, hayatımda bir ''yer'' verdim. Beraber, hiç durmadan çalıştık. Ne mesai saatlerine baktığımız oldu, ne tatil günlerine, ne geceye, ne sabaha... Ürettik, ürettik, ürettik... ''Zor'' olanı seçmemiştim çünkü ben. ''İmkansız''ı seçmiştim. Ne mutlu ki, ''imkansız'' deneni hep başardım.

Derken ben de yaşlandım. Yaşlanmak, sadece nüfus kayıtlarınızda yazan doğum yılına bağlı bir eylem değildir. Bir gün bakarsınız, dünyalar güzeli bir küçük kızınız; akranlarından onlarca kat olgun, çalışkan, genç bir oğlunuz var karşınızda. O an anlarsınız yaşlandığınızı işte.

Sistem, kurallar, toplumsal alışkanlıklar; tam bu noktada ''yavaşla'' der size. Belli bir yere gelmiş, küçük ailenizin sizi takip edecek birkaç kuşağına yetecek kadar birikim yapmışsınızdır artık. Gidip kendinize bir tekne almalı, hayatınızın kalan dönemini seyahatlerle; lüks içinde yaşayarak tamamlamalısınız. İtirafımdır ki beni de kendine çekti bu düşünce. Ne var ki bugün Miami'deki evimde sakin Pazar kahvaltıları etmek yerine Ocaklı Köyü'nün ortasındaki çiftliğimde gece gündüz demeden çalışmaya devam ettiğimi göz önünde tutarsanız, evet; yapamadım.

26 yaşında bir oğlum, 9 yaşında bir de kızım var. Çocuklarımla hep gurur duydum. Ben onlarla gurur duyabiliyor isem, onlar da benimle gurur duyabilmeli idiler. Beyninim bir köşesinde bana hep yön vermiş; ne var ki otuz beşinci yaşıma kadar ne olduğunu tam anlayamadığım bu düşünce, benim ikinci hayatımın yolunu çizdi.

Parayı herkes kazanabilir. Zor değildir. Ben, tarihe bırakılmış temiz bir adın her şeyden üstün bir miras olacağına inandım. Bu eşsiz mirası, babam Ümit Kaftancıoğlu'ndan aldım. Layık olabildi isem ve haddim değil belki ama üzerine toz parçacığı kadar bir değer ekleyebildi isem ne mutlu bana...

1968 - 1980 yılları arasındaki harikulade çocukluğumun en renkli anıları Anadolu'nun öte ucunda, Kars'ta oluştu. Ebemin sopası, yüzlerce büyükbaş hayvan, hasıl ve buğday tarlaları, çayda bağıra bağıra çimmek, saçlarımı saran bitleri gören ebemin gazyağı ile fena halde yakmasıdır beni ilk aklıma gelenler. Bugünlerde ancak farkına varabildiğim diğerleri... Dinginlik, ölesiye çalıp başını yastığa ''yorgun'' koyma duygusu, büyüyen ekinlerin rüzgarda salınmasını izlemek... Çocukların tezek toplamasına, büyüklerin hayvan devşirmesine tanık olmak... Kadınların evlerde aş pişirme, kışlık kiler hazırlama çabaları... Her bir ferdin kendini dimdik ve kuvvetli tutması... Toprak kokusu... Kalabalık yer sofralarımız... Her bir ne büyük değerler idi. Elindeki bir avuç buğdaya bakarak dünyanın en mutlu bireyleri olabilen çocuklar idik.

Sonra büyüdük. Gökdelenlerde çalışıp koca koca binalarda yaşayınca kendini de ''kocaman'' zanneden insanlar olduk. Elektrik yüklü bedenlerimiz, toprağa hiç basmayan ayaklarımız, ticari hırslarımız, senede on beş günlük tatilleri hak edebilmek için çırpınışlarımız, öfkemiz, kavgamız, yırtıcılığımız... Biz neden ve zaman böyle olduk? Sadece kazanan rakamları gördük piyangoda. Bu savaşın bizden götürdüklerini fark etmedik. Çok sonraları anlayabildim. Biz, toprağa aittik. ''Yaşıyorum'' diyebilmek için ölüm sayesinde değil; ölmeden önce toprağa dönmeliydik.

Dönmek için İstanbul'u terk etmem gerekiyordu. Ruhumun bana ''yavaşla'' demesi için ise bir sekiz sene daha...

İstanbul'u terk etme kararını almam ve uygulamam arasında geçen süre yedi günden kısadır. ''Pişmemiştim'' ama henüz. İstanbul'daki hayatımı; sözde yeni bir başlangıç yapmak için geldiğim Ege'ye taşımıştım. İhalelere katıldım, binalar inşa ettim, bir fabrika kurdum, o fabrikanın ofislerinde savaştım, koridorlarında zafer turları attım, başardım, çok kazandım, oğlum büyüdü, kızım doğdu; elimde beş klasör, ben o koridorlarda dolaşmaya devam ettim. Kızım birinci yaşını doldurdu. Sonra iki, sonra üç, sonra dört... Bakıcısı ile kurduğu iletişimin, benimle kurduğu iletişimden çok daha güçlü olduğunu gördüğüm gün o çağrıyı duydum: ''Yavaşla artık, toprağa dön.''

Nazilli'deki fabrikanın satışı için teklifler almaya başlamam ve devir protokollerini imzalamam arasında geçen süre de yedi günden kısadır.

Toprağa dönebilirdim artık. Bir çiftlik inşa ettirdim kendime. Yerlerini bile bilmediğim; elimde tapular, önümde kadastro görevlileri ile zor bela bulabildiğim arazilerimi elden geçirmeye başladım. Kızım için, ailem için küçük çaplı bir tarım yapacaktım. Sonbahar geldi, ektik. Bahar geldi, şaştım kaldım. Öyle kamyonları dolduracak kadar fazla değildi mahsul ama evet, benim için de, ailem için de fazlaydı. ''Eh'' dedim, ''toprak, paylaşmaktır.'' Eşimle dostumla paylaştım uzunca bir süre.

Onlar mutlu, ben mutlu... Geçti haftalar. Kimi telefonla arayıp soruyorsam beğeniler, övgüler... Bir de mahcup ricalar: ''Benim bir arkadaşımın bebeği oldu da, ona da arada bir gönderebilir miyiz?'' falan. Ben ''Aman lafı mı olur'' dedikçe, ''Yok, öyle değil, parasını ödemek istiyorlar, fiyat belirle sen bunlara, hem biz de daha rahat isteriz senden.'' diyorlar. Tam beş ayımız ''Duymamış olayım'', ''Ölümü gör'' konuşmaları ile geçti telefonlarda. Sonra bir şey oldu.

Fabrikayı satın alan holding, yazılı protokollerde yer almasa da sözlü anlaşmalarımızda geçen, ''Fabrikanın mevcut çalışanları, aynı şartlara sahip olarak işlerine devam edeceklerdir.'' kuralına uymadı. Tüm çalışanları işten çıkararak kendi elemanlarını getirdi. İşten çıkarılan kim varsa aynı gün benim evimde... Ağlaya ağlaya ayrılmıştık zaten, ağlaya ağlaya buluştuk yeniden. Onca insan, onca kadın için bir iş kapısı bulmak lazım. Yaratmak ya da... Şu benim sebze kolileri? Sipariş? ''Fiyat belirle''..?

''Hazırlanın'' dedim, ''bir şey yapacağız hep birlikte.''. Başladım tek tek sormaya hepsine, ''Sen ne ekersin? Ne bilirsin?'' diye. Biri diyor: ''Biz kabakçıydık aslında, çok güzel kabak dikerim, işte şöyle yaparım böyle ederim, nenemde onun tohumu var, dedemde fidesi var.''. O gün İpek Hanım Çiftliği'nin temelleri atıldı.

Ben onlara arazi sağladım. Ekipman verdim. İkişerli ya da üçerli gruplar halinde sebze yetiştirmeye başladılar. Parasını, rekoltesini falan hiç düşünmedim. Benim param bana yeterdi. Kazanılacak para da çarkları çevirsin, hepsine iş olsun, maaş olsun... Yeter ki mahsul eşsiz olsun. İlla ki satarım.

O hafta bütün arkadaşlarımı aradım. İçinde fiyatlar da olan küçük bir ürün listesini Excel'de hazır edip hepsine gönderdim. ''Etrafınızda kim varsa haberdar edin.'' dedim. Gönüllü elçilerimiz oldu her biri, sağ olsunlar. On beş gün geçmemişti daha, siparişler ''yağıyordu.''. Kim bir şey aldıysa, kim bir şey tattıysa büyülendi. Bu kez onlar kendi çevrelerine anlattı. Yeni insanlar, yeni siparişler derken kulaktan kulağa yayıldı çiftliğin ürünleri. Kimin kim olduğunu, beni kimden duyduğunu anlamaz olduğum bir hal aldı. Sonrasını biliyorsunuz.

Biz, özel olan hiçbir şey yapmadık. Hani nasıl desem... Olması gerekenden daha lezzetli ürünler, Pepino gibi farklı iklim kuşaklarına ait meyveler yetiştirmedik. Hiç reklam yapmadık. Ne bir kampanya, ne bir pazarlama çalışması... İndirimler, dampingler, sadakat programları, kolaylaştırılmış alış - veriş sistemleri... Hiçbir şey. Biz sadece olması gerektiği gibi olan, dürüst bir tarım yaptık. Hepsi bu.

O dürüst tarım, belki hiçbir zaman kazançlı olmadı. İpek Hanım Çiftliği; kar - zarar eğrilerine baktığınızda hayatımın en başarısız işlerinden biri gibi görünüyor da olabilir. Ticari açıdan pek de parlak değil belki ama; artık herkes farkında: Efsane oldu. Bugün beş büyük şehirde dilden dile anlatılıyor, her gün, her an birileri tarafından takdir ediliyor ise benim en büyük başarım ve çocuklarıma bırakacağım en büyük miras budur.

İpek Hanım Çiftliği'nin köklerinde paylaşmak var. Toprağı paylaşmak... Kazancı paylaşmak... Hayatı paylaşmak... Çiftliğin çalışanları, hiçbir zaman salt ''personel'' gibi hissetmedi kendini. Her biri birer ferdi oldu ailemizin. Olağanüstü yeteneklere sahip olan, ancak bugüne kadar yeteneklerini göstermeye fırsat bulamamış yöre kadınlarının kendilerini keşfedebildikleri bir platform haline geldi. Dünyayı takip etmeye, İtalyan yemek sitelerinden aldıkları tarifleri kendi bilgileri ile harmanlayıp eşsiz ürünler çıkarmaya başladılar. Jamie Oliver'ı seyredip eleştiren; Cenk Sönmezsoy'un tariflerini takip edip bir yandan da Cenk ile platonik aşk yaşayan kadınlarımız var bugün. Mutfak Sanatları Akademisi'ne gidip eğitim alan, kendini sürekli geliştirmeye çabalayan kadınlar ile var ettim ben bu tarifi zor, muhteşem yapıyı.

Geçen yaz çiftliğe ziyarete gelen abim, Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu'nun görüşüne göre, bir kolhoz örneğidir aslında bakarsanız bu yapı. Başarısını da en çok bu doktrine borçlu sanıyorum...

Her geçen dün daha kötüye giden dünyada neyi değiştirmeye yeter gücüm bilmiyorum ama; Ocaklı, Sinekçiler, Samailli, Kavacık, Hasköy, Dereağzı ve Eycelli köylerinde, bu köylerin kadınlarının hayatlarında bir şeyleri ''iyi''ye doğru değiştirebilmek mümkün oldu toprağa hak ettiği değeri vermekle ve onu dürüstçe işletmekle.

Bunu başarmamda payı olanları tek tek hatırlamak, saymak ne güç... İlk aklıma gelen isimlere; bana bu hayalimin gerçeğe dönmesi için yol gösteren ve desteklerini hiç esirgemeyen sevgili Prof. Dr. Yıldız Ecevit'e, Prof. Dr. Mehmet Ecevit'e, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'a, Prof. Dr. Kıvılcım Metin Özcan'a...

Bu yörenin insanı için bir şeyler yapmak, istihdam yaratmak konularında benimle aynı heyecanı paylaşan Sn. Ali Gültekin Kılınç'a... Bugüne kadar bize verdiği desteği tarif etmenin mümkün olmadığı Erkunt Traktör Sanayi A.Ş.'nin başarılı patronu sevgili Zeynep Erkunt Armağan'a... Şu günlerde inanılmaz bir gül yağı yaratmış, - hayır, listemde yok ama mutlaka bulup alın : ) - Gulsha'nın sahibi sevgili Gülşah Gürkan'a... Adımıza markalı, şahane kasalar yapıp resmen tarz olmamızı sağlayan Gürtan Plastik; Gürkan Tangüler'e...

''Vira Mutfak'' ismindeki aşık eden, ilham veren, mutlandıran enfes kitabında bizi de anan sevgili Lale Apa'ya... Süper, şahane, şık mı şık kesekağıtlarımızı hazırlayan Nejat Kabbani'ye... Sevgili Ayşe Arman'a, Cenk Sönmezsoy'a, Hatice Tülün Özdemir'e, Zümrüt Özkan'a, Işıl Ertunç'a... ''Allah herkese böyle bir portföy versin anacığım'' temennilerimde adını andığım ama şu anda büyük bölümünü hatırlayamadığım herkese... En çok da size... Çok çok teşekkür ederim. :)
 

2013-02-01
Bu yazı 2165 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin