Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Karıştırma-Geliştirme

Karışımlardan bahsetmek istiyorum biraz. Sonra gelişimden.

Ama önce patates, yumurta ve Türk kahvesi.
Karışımları anlatmaya bu üçlemeden giriş yapmayı düşünüyorum. Evet evet giriş buradan olmalı.

Okumuştum da, bir yazıda bir baba, zorluklar karşısında
nasıl bir pozisyon alacağını henüz bilemeyen, çabucak yılan, hayatından hep şikayetçi ve ama bu sefer de böyle olmaktan çok şikayetçi olan çocuğunun bu sorununa eğiliyor, ona ışık tutar umuduyla, insanoğlunu had safhada ilgilendiren üçlü bir tutum ayrımından söz ediyordu, bu sohbet esnasında mutfaktaydılar ve baba ocağa içinde su olan üç cezve koyuyordu, anneler babalar yaratıcı örneklemeler yapabilmelidirler zaten, sular kaynama noktasına geldiğinde bir tanesinin içine patates, diğerine yumurta, sonuncusuna da Türk kahvesi koyuyordu ve bekliyordu.

Ocağın altını kapatmadan. Belki birazcık kısmıştır. Çocuk sabırsızlanıyordu, “Tutum ayrımı da ne, ve oraya ne zaman geleceğiz”. Serde gençlik ve sabırsızlık var, ama baba “Bekle” diyordu, “Bak ben nasıl bekliyorum”. Onun da serinde bir adım sonrasını görmenin bilgeliği olunca tabii. Bir miktar zaman geçince cezveleri ocaktan alıp, teker teker, masanın üzerinde durmakta olan, belli ki evin annesi tarafından örülmüş nihalelerin üzerine koyuyorlardı.

Bu noktada hikayeye anneyi de koymalıydım. Onun baştan beri hikayede olmayışını çalışan bir anne oluşuna yormak istiyorum. Baba da yazarmış, o yüzden evde. Neyse, nerede kalmıştım. İlk cezvede haşlanmış patates vardı, “Ne görüyorsun” diye soruyordu baba, çocuğu da “Patates” diyordu. “Dokun. Nasıl?”
“Yumuşak. Yumuşamış”.
“Bu çatalla dokun ona bakalım”. Patates kolayca dağılıveriyordu. “Pekala, ikinci cezvede ne var?”
“Yumurta baba”.
“O nasıl?”
“Lop. Katı”.
“İkiye böler misin, bak bakalım içindeki sarısı katılaşmış mı, hayır çünkü böyle oluşuyla rafadan ve kayısı yumurtadan ayrılır da o bakımdan”. “Katılaşmış baba. Baba biz ne yapıyoruz şimdi. Noktamız nedir?”

“Az kaldı, sadece bir cezve daha”. Türk kahvesini iki fincana bölüştürüyordu yavaşça, “biri bana biri sana, söyle nasıl”.
“Türk kahvesi ve çok güzel. Eline sağlık baba”.
“Biraz ayrıntıya gir. Nasıl? Partikül var mı”.
“Yok, çok güzel. Çok güzel karışmış. Nereye varmaya çalışıyorsun?”

“Bak yavrum” diyordu, “kaynayan su hayatta karşılaştığımız zorlukları temsil ediyordu. Patates de, yumurta da, kahve de aynı krizle karşı karşıya kaldılar. Ne var ki duruma tepkileri çok farklı oldu. Patates, o sert o katı patates, kalıbından hiç beklemezsin, yumuşayıverdi. Kolayca da dağıldı gitti. Amaç püre yapmaksa bu iyi bir şeydir ama gerçek hayattan ve insanlardan bahsediyorsak, bu, doğru bir tutum değil. Görünürde sert olmak, ama ilk zora geldiğinde kırılıp dökülmek. Ya yumurtaya ne demeli. O kırılgan o en ufak darbede çatlayıveren yumurtaya. Hiç ummazsın. Çünkü fokurdayan suyun içinde geçen zaman onun için de aynı derecede zordu ve kalın bir kabuğu yoktu ama o ne yaptı. Sertleşti, katılaştı. Sarısına kadar”.

“Anlıyorum galiba baba, hayatta darbe aldıkça yüreği katılaşan insanlara bir gönderme var burada. Ama yüz ifadene bakıyorum, bu tutum da makbul değil anlaşılan. Halbuki ben güçlenmek iyidir diye bilirdim?” “Güçlenmekle katılaşmak aynı şey değildir yavrum. Karıştırmamak lazım onları birbirine. Hele hele doğru karışımlarla ilgili olan bu yazıda, hiç. Yüreğinin katılaşması iyi birşey olamaz. Nasırlaşması, hissizleşmesi. O halde, bu tutum ayrımına da sapmamak iyi olur”.

“Geriye bir tek kahve kalıyor. Kahve çok güzeldi. Neyi anlatıyordu?” “Kahve iyi karışarak zorlukla başedebildi. Kaynayan sudan kaçmadı. Hatta dikkatini çekerim ki nihayetinde birazcığı buharlaşıp giden, kahve olmadı. Suya isyan da etmedi, üstünlük de taslamadı. Ne de teslim olmak aklından geçti. O daha ziyade, kaynaştı. Katılaşmak değil de, nasıl desem, katışmak daha ziyade.

Sonunda bir değişime uğradı evet ama, tam suyun da uğradığı kadar, ne bir eksik ne bir fazla. Buna arada kaynayıp gitmek diyemeyiz. Başa gelince olmaz işler, bunların kendini olgunlaştırmasına izin vermeli insan. Sen de lütfen bugünden sonra, Türk kahvesi gibi ol. Evet lütfen bunu yap, böyle yap. Benden sana bir baba dipnotu.

Bunu yapabilmek için mizah duyguna ihtiyacın olacak. Son güne kadar, hep. O, kahvedeki şekerdir. Fincan senin kendi dünyan diyelim, oranın havasını değiştirir, tatlandırır. Hayatının az köpüklü geçmesini inan istemezsin. Bir de, patates ve yumurtadan farklı olarak, kahveyi yalnızca şöyle bir de olsa bir karıştıran oldu. Ona bir momentum kazandıran. Ben bunu, belki uzak bir bağlantı gibi gelir sana ama, dostluğun etkisine benzettim biraz. Güzel bir döngüsü olan dostluklarının olmasına çalış. Ortalığı karıştıran değil, sakın bu ikisini birbirine karıştırma.

Dostların iyi niyetli dokunuşu güç verir. Ve bunu sen de yeri geldiğinde onlara yap. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır”.

“Şimdi, eğer bunları yapabilirsen, fincanı ters çevirip fal kapatmana hiç gerek yok. Sonrasında seni nelerin beklediğini bilmeye çalışmazsın. Üç vakit hiç bir zaman net olmadı zaten.

Her ne olursa olsun, günün krizi her ne ise artık, onunla “gönlün kabarmadan” başa çıkarsın. Ne şiddette fokurdadığı, sonraki bir konu. Bünyene, ancak zararı olmayacak kadarını alarak, kendinden vazgeçebileceğin kadarını vererek. Ortaya çıkan yeni şeyin iyi ve güzel olduğundan eminsen. Uzlaşarak yani. Ve bir de sine sine pişmek kaydıyla.
İşte bu”.

Sonra. Baba ve çocuk güzel bir patates salatası yaparlar, üzerine yumurtalar dilim dilim, sonra anne de gelir, hep birlikte güzel güzel sohbet ederek onu yerler.

Giriş bölümünde iyi karışmaktan bahsettim.
“Gelişme” bölümüne gelince, orada “gelişme”den bahsetmek niyetindeyim, doğru karışımlar oluşturmakla karışık, ki orada küçük bir de tarifim olacak, bir karışım tarifi.

Annem biz çocukken, bir karışım hazırlardı, ekmeğe sürerdi yerdim, çook severdim. Oğlum da sevecek mi diye heyecanla hazırladım ona küçükken, yani şu an olduğundan daha küçükken... Ama burun kıvırdı kerata o zamanlar.
İyi golfün sırrı topa kararlı ve düzgün vurmakmış, ve sakın ha sık sık ve tereddütlüce değil. İtme veya kepçeleme yapmadan :^)Ben de uzun aralıklarla denedim, denedim.

Hayır o kadar güzel ki sevmemesine imkan yok. Güzel bir beyaz peynir, sarımsak, ceviz, zeytinyağı ve kimyondan ibaret. Anne tarifi olunca birimleri ölçüleri pek olamıyor bilirsiniz, göz kararına dayanıyor, o yüzden bir tariften çok, karışımı tanımlamak gibi olacak böyle biraz. Neyse ki kendini çok güzel toparlayan bir karışım, tutturmamak diye bir durum olmuyor hiç bir zaman. Bu karışım çocuklar için iyi ve doğru. Çok da lezzetli. Bu yüzden denemeyi bırakmıyorum.

Sonunda, geliştirebilir miyim diye bir baktım. Öz içeriğini değiştirmeden gelişim sağlamak. (Kişisel gelişimde de buna inanırım hep öteden beri).

Karışımı toplar haline getirmek fikri geldi aklıma. Sonra da çok sevdiği bir şey olan makarnanın yanına yöresine koymak bu toplardan. Ve oldu. (Neyse ki Mark Twain’in sözündeki gibi sonuçlanmadı: “Golf, iyi bir yürüyüşün berbat edilmesidir” :^)

Bu versiyonda, makarna istenen türde, şekilde ve sosla hazırlanıyor, üzerine de bahsettigim karışımdan hazırlanıp küçük golf topları, neler diyorum ben, küçük köfteler haline getirilip bol bol onlardan serpiştiriliyor. Hatta bir kısmını, bir tabaktaki ince doğranmış maydanozun, bir diğer tabaktaki sevdiğiniz herhangi baharatın, nane olabilir sumak olabilir, üzerinde gezdirince onlar da üzerine yapışınca oh la laa renkli renkli ve güzel görünümlü oluyorlar. Sadeyken tabii apayrı güzel.

İşler yolunda gider de, bu topları severlerse, neden salataların üzerine de koymuyoruz. Top yuvarlaktır. Bu peynir topları bir de üstelik, lezzetli ve yararlılar.

İyi karışımlar oluşturmak. Onları geliştirmek. Gelişme bölümünde işler bu minvalde gelişti.

Bütün noktaları birleştirip anlamlı bir kompozisyon ortaya çıkarmanın gerektiği sonuç bölümüne gelince. Anneler ve babalar olarak, günlerin gecelerin çoğu anında, kaynama noktasındaki suyun içerisinde buluruz kendimizi. En küçüğünden en “karışığına“ kadar. Gece yükselen ateş. Sınav kapısında bekleyiş. Kötü arkadaş çevresi. Pabuç kadar dil.

Bazen çok kötüleri. Hiç çaresi olmayanları.
Çaresi sadece görünürlerde olmayanları.

İleride hatırlayıp gülecek olduklarımız. Hiçbir zaman gülemeyecek olduğumuz kimileri.

Aklımıza gelen başımıza gelenler.
Hiç aklımıza bile gelmeyenler.

Zorluklar hep vardır. Durumlarla dağılmadan, kalplerimiz nasır da bağlamadan başa çıkmaya uğraşırken beynimizde gelişmeye ilerlemeye hep bir kompartman ayırmalı galiba. Akıllı yönetilen şirketlerin binalarının, ışığı hep yanan arge departmanlarınınki gibi.. geniş bir alan. Kar-ge kompartmanı :^)

Neyi neyle karıştırmamak gerektiğini, nelerin karıştırılırsa birbirine gideceğini çok da güzel olacağını, miktarları, oranları, sonrasını çalışmak için. Bazen sadece basit bir şekil değişikliği bile yaşanan duruma derman olur, peynir toplarini mesela birer birer hedef deliğine gönderir skor kaydederiz, bakarsınız bazen zamanında edinilmiş bir gelişim zorluklarla hiç karşılaşmamamız sonucunu bile beraberinde getirebilir.

Ben iyi yönde ilerlemelere inanıyorum.
Annelerin karışmalarının (karışma mı dedim ben, karışım olacaktı :^) çocukları güzel büyüteceğine de.

2008-03-25
Bu yazı 1117 kere okunmuştur.

aylin07aylin07

YAZINIZDAKİ İNCE ATIFLAR, MUHTEŞEM BİLGELİK İÇERDİĞİ GİBİ, OĞLUMUN GELİŞİMDE OLDUĞU KADAR YAŞAMIN İÇİNDE DE BANA IŞIK TUTACAK ÖĞRETİLER İÇERMEKTE. ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM ZOR OLANI KOLAYLAŞTIRMAMA DESTEK OLDUĞUNUZ İÇİN. AYLİN KUYRAL UNCUOĞLU

NazlimNazlim

Benim için o kadar değerli ki bu cümleler. Çok değerli bu cümleler. Ben teşekkür ederim sanki iyi birşey yapıyormuşum gibi hissettim. Ve ben teşekkür ederim bu iyi döngülü dostluuk, bu momentuum, bu iyi niyetli dokunuş içiin :^) Biz şimdi oğullarımızın oldukları yaşlardayken de dosttuk. Ve ben o zaman da hep işte böyle şu anki gibi çok iyi, böyle çok rahat ve anlaşılmış hissederdim. Bu oldukça, Türk kahvesi gibi olmaya çalışmak çok kolaylaşıyor. Hakikaten. Dedim ya, asıl ben teşekkür ederim.

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin