Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Kahve

“Kahve içme, arap olursun”

Çocukluğumda çok duydum yetişkinlerin küçüklere yaptığı bu espriyi. Yanık tenli olmayı mı kastederlerdi yoksa zenci olmayı mı bilemiyorum. Onlarda da var mıdır; süt içme beyaz tenli olursun diye çocuklara yapılan bir espri? Yetmişli yıllarda ne modaydı; yazın güneşin altında saatlerce ıstakoz gibi kızarana dek yatmak. Tenin koyulaşmaya başladı mı, mayonla insan içine çıkabilecek hale gelmişsindir artık. Bu kadar eziyete ne gerek? Birkaç fincan kahve içtin mi bu iş tamamdır.

Her kız çocuğunun bir arap bebeği vardır. Onu, diğerlerinden ayrı tutar renginden dolayı çünkü, görmeye alışkın olduklarından farklıdır. Çoğunlukla ismi bile yoktur; “bu da benim arap bebeğim” diye gösterir. Sorarlar: “Çok mu kahve içti bu bebek?” İnsan kaç yaşına kadar inanır ki böyle bir şeye? Ben inandığım yaşları hatırlıyorum. Hatta bir gün bir misafirimiz vardı evimizde; annemin teyzesinin kocası, Fethi Enişte. Ona sordum; “kahve içersem arap olurum, değil mi?” diye. Belki de kafamda soru işaretine dönüşen, bu şüphe uyandıran bilginin baskısından kurtaracak bir cevap bekledim. O da, keskin zekası ve çocuk ruhundan anlayan duyarlılığı ile tam da ihtiyacım olan cevabı verdi: “Hayır, olmaz öyle şey. İç bakalım şundan bir yudum” deyip kahve fincanını bana doğru uzattı. Verdiği güvenle, hiç tereddüt etmeden iki yudum içtim. Gülerek “git bak aynaya” dedi. Bir koşu gidip baktığımda, aynada, değişmemiş ten rengiyle, gözleri, büyümüş bakan bir çocuk gördüm. Sonrasında Fethi Enişte kahvesini bitirdi ve babamla birlikte, beni kaydettirmek üzere okuyacağım ilkokula götürdü.

Gençliğimde ne kadar düşkündüm kahveye hatırlamıyorum ama şimdilerde her gün bir tane içerim. Fakat her yerde, olur olmaz zamanlarda içmekten hoşlanmam. Keyif alacağımı hissediyorsam, gergin değilsem, sevdiğim bir mekanda, sohbet edebileceğim birileri varsa vakit ayırırım kahve içmeye. Yalnızsam, kafede veya evde pencerenin önünde, özellikle akşamüstü hava kararmaya yüz tutmuşken çok dinlendirir bir fincan kahve. Tabii her seferinde sevgili karım İpek Hanım’ın koleksiyonundaki yüzlerce fincandan birini seçmek ayrı bir keyif verir.

Uzun zamandır dışarıda, “bir Türk Kahvesi lütfen” diye istiyoruz çünkü bir çok çeşit kahve var artık. Mönülerde de öyle yazıyorlar; “Türk Kahvesi”. Yunanistan’da bir kafede Türk Kahvesi istediğinizde, kibarca “Grek cafe” diyerek düzeltiyorlar ve dostça sunuyorlar. Bizim kahvemizden biraz daha az kavrulmuş olup çok da lezzetlidir. Her gittiğimde az da olsa bir paket almayı ihmal etmem. İsrail’de ise “Türk Kahvesi” diyorlar ama onlar bizim gibi pişirmiyorlar. Uzun cam bir kupaya tepeleme bir tatlı kaşığı koyup üzerine kaynamış su döküyorlar. Şöyle bir karıştırıp ikram ettikten yaklaşık bir dakika sonra, bizimkine göre irice çekilmiş kahve dibe çöküyor ve rahatça içebiliyorsunuz. İlk seyahatimizi birlikte gerçekleştirdiğim arkadaşım Bahar, sonraki gidişlerinde İsrail’den getirdiği kahvelerle beni çok sevindirmiştir. Gerek işim sebebiyle gerekse gezme amacıyla doğudaki ve güneydoğudaki şehirlere yaptığım birkaç seyahatte “mırra”nın da tadına bakma fırsatım oldu. Aman Allahım! O ne sert kahve öyle. Yediğim yemeklerin midemde hemen eridiğini hissettim. Bu güzel doğu şehirlerinde dolaşırken, daracık sokaklarından güzel baharat ve kahve kokularıyla rengarenk kumaşların fışkırdığı kemerli kubbeli taş yapılar dekorunda, kendinizi binbirgece masallarında gibi hissedersiniz. Üzeri, doğunun bütün güzellikleriyle bezeli, büyük gagalı bakır cezveden, yaklaşık bir parmak konulan bu lezzetli kahveyi içtikten sonra, yöreye özgü kulpsuz fincanı masaya bırakın da başınıza neler geliyor görün.

Birkaç sene evvel Mısır’a gezmeye giden zeki, güzel ve çok gezer yeğenim Gözde’nin getirdiği kahve ise kakule ve karanfil kokularıyla mırrayı andırıyordu. Evde, bu kahveyi gelen misafirler dahil tek içen ben olduğumdan uzunca süre yetecek gibi görünüyor. İzmir’in “Dibek Kahvesi”ni ise Kızlarağası Han’ında içmenin tadı bir başkadır. Bazıları cezve yerine fincanda pişirir. Garsonlar “eliniz yanmasın” diyerek uyarır kulpundan tutmaya yeltendiğinizde. Ayrıca suyun her iki yanında kahvenin damlasakızlısını da yaptılar ama ben henüz alışamadım onun tadına. Geçenlerde arkadaşım Aysen döndü Suriye-Ürdün gezisinden. Bilin bakalım bana ne getirdi.

Bazı kahvecilerde de benim çok sevdiğim çift kavrulmuş kahve bulmak mümkün. Bunu tek başına ya da normal kavrulmuşla karıştırdığınızda biraz sert ama çok lezzetli bir kahve elde edebilirsiniz.

Buzdolabının derin dondurucusunda iki raf, yukarıda saydığım kahvelerle dolu; kimi ambalajında kimi ağzı sımsıkı kapalı kavanozlarda. Hepsi sırasını bekliyor.

Şimdi de kahve içmekten en hoşlandığım mekandan söz etmek istiyorum: İstanbul’da, Sultanahmet’ten Beyazıt’a doğru çıkarken Çarşıkapı’ya gelmeden, sağ taraftaki Çorlulualipaşa Medresesi. Taş kemerli küçük kapıdan girip, tarihi mezarların bulunduğu bahçeyi geçtikten sonra birden bire huzurlu bir avluda bulursunuz kendinizi. İç taraftaki camiye bitişik, eskiden sınıf olan odacıklarından dışarıya taşan göz alıcı halı ve kilimlerin satıldığı, revaklarından rengarenk camlı, doğu masallarından çıkma avizelerin sallandığı dükkanlarla karşılıklı bu kahvenin her yanına sinmiş tömbeki ve kahve kokusu, insanı yüzyıllarca geriye götürür. Gün boyu çevre esnafının, yakındaki İstanbul Üniversitesi hocalarının ve öğrencilerinin, turistlerin ve yerli halkın uğrak yeridir burası. Eskiler “Kahve, kömür ateşinde güzel olur” der; burada nargile içildiği için mangallarda kömür ateşi bulunur her zaman. Eğer havalar ısındıysa ortadaki şadırvanın etrafına dizilmiş koltuk ve sandalyelerde oturmak çok keyiflidir. Kimsenin kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde adeta fısıldar gibi sohbet etmesi, oranın dinlendirici atmosferine ve disiplinine sokar insanı. Çünkü kahve, neşeli bir sohbet eşliğinde huzurla içilir. Yoksa kahve içmiş olmazsınız.

En son birkaç ay evvel gittim Çorlulualipaşa Medresesi’ne. Bulduğum boş bir sandalyeye oturduğumda her zamanki sade kahve siparişimi verdim. Bir süre sonra ellerinde kahve paketleriyle birkaç genç turist sohbet etmeye başladılar benimle ve kahvenin nasıl yapıldığını sordular. Ben de bildiğim kadarıyla; “cezveye, fincanınızla ölçtüğünüz suyu, iki çay kaşığı kahveyi ve istediğiniz ölçüde şekeri koyduktan sonra karıştırın ve kısık ateşte kaynamasını bekleyin. Bol köpüklü olmasını istiyorsanız, kaynamaya başladığında cezveyi ateşten yukarı doğru uzaklaştırıp köpüğünün içine dönmemesini sağlayarak birkaç saniye daha kaynatın ve fincana boşaltın” diyerek anlatmaya çalıştım. Ben orada sadece kahve yapmayı anlattım, kahve içmenin keyfini ise kendileri keşfedecekler artık. Bu güzel sohbetin sonunda birbirimize veda edip ayrılırken “siz daha önce çok kahve içmişsiniz galiba” diyecek oldum, çocuk halimle.

Ali Sinan Gülsen

5-Mart-2009

2009-04-10
Bu yazı 1468 kere okunmuştur.

iremaksoyiremaksoy

Türk Kahvesi tadında bir yazı... Her gün mutlaka bir fincan. Öylesine değil; keyfini çıkara çıkara...

iremaksoyiremaksoy

Alicim, kayınvaliden olarak yazını büyük bir keyifle okudum. Damağımda kömürde pişmiş kahve tadıyla Sultanahmet sokaklarını ve Çorlulu Ali Paşa Medresesini gezdim. Bu nostaljiyi yaşattığın için sana teşekkür ederim.Seni seviyorum. Nural.

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin