Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

İrmik Helvası

 
İrmik helvasını çok sevdiğimi, ama bir türlü istediğim gibi yapamadığımı söyleyince, hiç üşenmeden kalkıştı Devlet Hanım. Bir litre su ve iki bardak süte bir kilo toz şekeri kattı ve harlı ateşte karıştırmaya başladı.

Yedi yaşında bir oğlan çocuğunu itiverirler ensesinden askerler, iskeleden ayrılmak üzere olan, kendi toprağından başka toprak bilmemiş bağırları ateş gibi yanan insanlarla dolu gemiye. Bir mübadele lafıdır gelir kulağına aylardır. Büyükler suskun, tedirgin. Çocuklar içinse eğlencedir yolculuk. Evini, yurdunu, eşyalarını bırakıp yalnızca bir bavula ne sığdırabilirsen alacaksın yanına. Gönül, tüm bir hayatı, yaşanan her şeyi sığdırmak ister ama…


Şurubu kaynattıktan sonra öylece bıraktı, irmik kavrulana kadar o da ılınacakmış. Şimdi de başka bir tencereye bir fincan sıvı yağ, üç yüz gram tereyağı koyup, eklediği bir çorba kaşığı un ve yarım kilo irmiği kısık ateşte karıştırmaya başladı.

Çocuk, istediği kadar bağırsın, “Anne! Baba!” diye. Kimin umurunda? Gemi doldu diye kapılar kapanır, eller uzanır Girit Limanı’ndan, eller uzanır Girit Limanı’na. Gitgide görünmez olurlar ama bakışlarını ayıramazlar. İçine düştüğü ateş çocuğu da yakar kavurur. Günlerce sürer açlık sefalet içindeki yolculuk.


İrmik biraz pembeleştikten sonra bolca çam fıstığını da ekledi ve hemen açıkladı: “fıstığı en başta koyarsak, yanar.” İrmiği ezmeden, tahta kaşıkla kısık ateşte sürekli karıştırdığı tencereden yayılan kokulara, şimdi de fıstık kokusu eklendi. Bu işlem yaklaşık yirmi dakika kadar sürdü büyük bir sabırla.

Yaklaşık bir hafta kadar sürer gemi yolculuğu güneşin altında. Teni de kavrulur çocuğun, yüzü gözü is içinde kalır bacadan yayılan dumandan. Bir süre sonra yorgun düşer, ağlaması sızlaması durur. Onun bunun yardımıyla dayanır bu zorlu yolculuğa büyük bir sabırla. Şimdi de ortalıkta bir Antalya Limanı lafıdır, dolaşır.


İrmik ve fıstıklar kavrulmuştu artık. Daha önceden hazırladığı şurubun içine bir tatlı kaşığı tarçın koydu, şöyle bir karıştırıp kavrulan irmiğin üzerine döktü. Ben helvanın yapılışını izlerken, Devlet Hanım da dedesinin mübadeleyle Girit’ten Antalya’ya gelişini anlatmaya devam etti:


“Ali Tosun, Antalya’da bir ailenin yanına yerleştirilmiş. Büyüyünce de Girit’te baba mesleği olan kasaplığa soyunmuş. Yıllar sonra kasap dükkanı için mal alırken karşısında, yine mübadeleyle gelen ve aynı işi yapan kardeşi Mustafa’ya rastlamış. Sarmaş dolaş olmalar, ağlamalar. Aileden başka kimseden haber yok mu, yok.”

Devlet Hanım helvayı karıştırıyor, o karıştırdıkça helva ağır ağır koyulaşıyor. Koyulaştıkça insanın canı bir an evvel yemek istiyor.
Kardeşine kavuşan genç Ali, Serik’in Ahmediye(Boğazkent) Köyü’ne yerleşir ve köyün ileri gelenlerinden Ramazan Balcı’nın kızı Devlet’le evlenir.
“Anneannemin ismini devletimiz sağ olsun diyerek koymuş babası.”

Tencerede iyice koyulaşan helvayı geniş bir servis tabağına boşalttı. Görüntü muhteşemdi. Bu etkileyici göç hikayesi eşliğinde yapımını öğrendiğim Girit usulü helva, daha da anlam kazandı benim için.

Devlet Hanım henüz dokuz yaşında bir çocukken vefat eden dedesinin, son günlerinde söylediği şu cümle içimi daha da burktu: “Şimdi Girit’e gitsem, evimi elimle koymuş gibi bulurum.”

Ali Sinan Gülsen
14-Ekim-2009

 

2009-11-10
Bu yazı 2932 kere okunmuştur.

KUMSALKUMSAL

ALİ DİLİNE SAĞLIK. SENİN YAPTIĞIN HELAVADAN YEMEĞİ HAYAL EDİYORUM DA AĞZIM SULANIYOR. DÜN YAPACAĞIM DİYE KONUŞTUK AMA İRMİK YETERSİZ KALDI, BU GÜN DÜŞÜNÜYORUM. SONRA SONUCU SÖYLERİM:)

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin