Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Gözüme Takılanlar


Bayağı disiplinli bir anneyim ben. Evde uyku ve yemek saatlerimiz, birtakım kurallarımız var. Hani şu meşhur kalıp var ya “yaratıcılığını kullanacak, deneyimler keşfedecek kadar özgür ama sınırlarını bilecek kadar kısıtlı” olmaya çalışıyoruz. Yani anlayacağınız kitaplardan, bloglardan, doktorlardan öğrenerek çocuk büyütmeye çalışıyorum. Çocuklarımın istek ve ihtiyaçlarını, iç sesimi de gözlemliyorum tabi ki. Çocuklarımı, başkalarının çocuklarını, anneleri, babaları, yabancı ebeveynleri, sokaktaki çocukları, doğayı, kendimi sürekli gözlemleyip durmadan ders çıkarmaya çalışıyorum. Bu durum kuralcı ve mükemmeliyetçi yapımdan kaynaklanıyor ki tercih ettiğim bir şey değil. Kendini akışa bırakamamak, yaptığın her şeyin alternatifini düşünmek, karar verememek gibi çok da zorlukları var. Bazen Allah çocuklarıma sabır versin diyorum. Ama ne yapayım ki onların da kaderi benim gibi bir anneleri olmaları. Sanki benim annemin babamın hiç mi defosu yoktu. Yoktu da ben niye böyle oldum peki? 

Bu aralar gözüme takılan birbirinden bağımsız bazı olayları paylaşmak istiyorum, yorumları siz yapın lütfen:

* Balkonda çocuklara bir şeyler yedirmeye kendim de kahvaltı yapmaya çalışıyorum. Masadan kalkıp ikide bir kaçmasınlar diye mama sandalyelerine oturttum, yalnızım çünkü. Oyalamaya çalışıyorum ama aramızda ve aralarında hafiften bir harp var. Yoldan gelen kıkır kıkır çocuk sesleri duyuyorum. Uzanıp bakıyorum. Çöplerden bir şeyler bulmaya çalışan bir baba, muhtemel ikiz iki yaşlarında iki erkek çocuğu. Mutlu mutlu koşuşturuyorlar. Biri babasının on metre kadar önünde diğeri iki üç metre gerisinde. Ayakları çıplak, şortlular. Ara sokak da olsa yolda koşuşuyorlar, kimse ellerinden tutmuyor, dikkat araba gelir diye bağırmıyor. Öyle güzel koşuşuyorlar, gülüşüyorlar, kendilerini koruyorlar ve mutlu görünüyorlar ki. Sesleri kuş cıvıltıları gibi, cıvıl cıvıl.

* Dört yaşında bir çocuk, bizim aileden. Tatil için köyümüze gitmişiz. Çocuğumuzun doğum günü geçeli bir ay olmuş. Ancak bir araya gelebildiğimiz için ve çocuğumuz iyi vakit geçirsin, mutlu olsun diye ona çikolatalı pasta yapmaya karar verdim. Kalabalıkta mum üflemesi için de birkaç akrabayı akşamüzeri eve çağırdım. Bizim çocuğun o akşam akranı yok. Yaşına en yakın arkadaşı müştemilatın oğlu. Sekiz yaşında. Bir gece önce evine götürmesi için bir tabak revani verdiğimde çok mutlu olmuş ve ‘ne iyi oldu bugün de benim doğum günüm’ demişti. Kendi de bilmiyormuş aslında doğum günü olduğunu, bir arkadaşı facebook(!)da görmüş ve kutlamak için aramış. Bizim çocuğun mum üfleme törenine onu da çağırdım ve beraber defalarca mum üfledik. İyi ki doğdun tezahüratları bitince bizim çocuk başladı ağlamaya. Bu ne biçim doğum günü hiç hediye yok mu diye! Diğer çocuğumuz ise belki de ilk defa pastada mum üflemenin, bir grup ile kutlamanın ve tezahüratların mutluluğu ile gözleri ışıl ışıl masada oturuyordu.

* Çocuklar doğduğundan beri gayret ediyorum. Yemek masada yensin, yerken oyun oynatılmasın, TV açılmasın, keyif alınsın falan filan diye. Bu arada sürekli parklarda çocuğun peşinden elinde tabakla koşan anneleri eleştiriyorum. Geçen akşam yine aileden birinin doğum günü vesilesi ile dışarıda yemek yiyoruz. Uyku saati geçmiş, çocuklar restoranın parkında koşuşturuyorlar. Mama sandalyesinde yemek yedirme konusunda da fazla başarılı olamadım. Özellikle oğlan köfteleri çiğneyip çiğneyip attı. Birden kendimi parkta elimde bir tabak pastayla (hem de pasta) çocukların peşinde koşar buldum. Bir kıza bir oğlana, bir kaydırağa bir salıncağa dolanıp duruyorum. Etrafıma bir bakındım sanki parktaki herkes beni izliyormuş gibi geldi. Hem de cık cık cık sesleriyle, kadına bak der gibi.

* Yaklaşık 18 aylıktan itibaren bir yemek seçme durumu başladı bizimkilerde. Sürekli pilav, makarna, ekmek ve köfte yemek istiyorlar. ‘Bugün ne pişirsem’ kabusum oldu. Aç bırakıyorum, güya zorlamıyorum, acıkmalarını bekliyorum, sevdikleri yemeklerle karıştırıyorum yok yok yok. Köfte çeşitleri yapmaktan fenalık geldi. Şimdi köfteden de sıkıldılar sanki. Eve ütüye yardıma gelen hanımın da üç çocuğu var. Şimdi yaşları büyük ama soruyorum sen ne yapıyordun diye. “Uuu ben çocuklara yemek yetiştiremiyordum, bizimkiler çok yiyordu” diyor. Yıkılıyorum tabi. Nasıl yani üçü de mi? diyebiliyorum. “hee üçü de” diyor.

* Sahilde yürüyüş yapıyoruz. Çimenlerde üç yaşlarında bir kız çocuğu. Sapsarı saçlı, güzel giyimli. Özenilmiş belli. Anneannesi olduğunu tahmin ettiğim kişi kızı hafifçe kucaklayıp öpmek istiyor. Bir bağırma, çağırma, debelenme, itme başlıyor anlatamam. İstemiyor kız belli ama avaz avaz da bağırıyor. Yürüyüş hızıyla geçiyoruz yanlarından. Biraz ilerde kayalıklarda derme çatma yırtık bir plaj şemsiyesinin altında üç yaşlarında bir kız çocuğu ve babası oturuyor. Simsiyah saçlı, bakımsız. Fakir belli. Baba denize doğru dönmüş, kız sahilde yürüyenlere bakıyor. Bir an kızla göz göze geliyoruz. Ben gülüyorum, o da hemen karşılık veriyor. El sallıyor, ben de sallıyorum. Öpücük gönderiyorum elimle, hemen karşılık veriyor küçük elleriyle. Gözden kaybolana kadar flörtleşip duruyoruz.

Bazen iyi niyetimizden ve sevgimizden de kaynaklansa fazla koruyoruz, şımartıyoruz, gereğinden fazla veriyoruz. Sonuç: kendini koruyamayan, küçük şeylerden mutlu olamayan, beklentileri çok büyük olan ve mutsuz çocuklar.

Shashkin Anne
 

2012-08-02
Bu yazı 1656 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin