Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Gingerbread Boys Toplumu

“Annecim tahmin et ne oldu. Hangi role seçildim?”
“Hangi role seçildin minik otobüsüm?”
“Alkışlama ve tezahürat rolüne!”.

Bazen öyle olur. En azından o seferlik. Çünkü birileri seyredip alkışlamayacak olsa, sahnenin dünyanın geri kalanından bir farkı olmazdı. Ne de o manyetik büyüsü...
Roller, değersizleşen değerler, genleşen hırslar ve mutfaktaki GingerBreadBoys (zencefilli, çocuk şekilli kurabiyeler) Toplumu üzerine olacak bu yazım.

Bazen, mutfaktaki fırın tepsisinde yaşayan GingerBreadBoys toplumuyla sosyolojicilik oynuyormuşum gibi geliyorum kendime. Bir alanda eğitim gömüş olup da, beklenen doğrultudan, yani şehrin iş merkezine giden anayoldan beklenmedik bir sapağa, evin yoluna sapmış :^) yani bir sebepten “evde kalmış” annelerin zaman zaman yaşadıkları bir his olsa gerek bu.

Ve genelde, şimdi orada olsam ne yapıyor olurdum düşüncesi de beraberinde gelir. Benim alanım sosyolojiydi ve yerinde yapılmayan diğer birçok kalem işten, alandan, meşguliyetten bir farkı, herşeyin, ama heeerşeyin sosyolojize edilebilir oluşudur. Nasıl bakılacağını öğrenmeyegörsün kişi, artık evin penceresinden bakıldığında da :^) göze görünecek milyon şey vardır. Tepsideki GingerBreadBoy’ların bile, sayıları iki veya ikiden çok oldukça, bir topluluk olduklarından sözedilebilir, en azından bir toplulukla özdeşleştirebilirler ve oradaki “küçük grup davranışları” dikkat cezbedebilir...

Neden...merak ediyorum! Neden merak ediyorum...merak ediyorum! Neden merak ettiğimi merak ettiğimi...merak ediyorum :^)

Tabii bu düşünüşlerin evden topluma bir geri dönüşü var mı, yok. Bir faydası dokunuyor mu. Hayır çünkü ev çok uzak. E o halde? Olsun, dönene kadar pratiği elden bırakmamalı. Kelebek filmini hatırlayın, Steve McQueen egzersizlerini birgün bile aksatmamıştı. Gün gelip devran dönüp oradan çıkacağını biliyordu :^) Ve şanslıyım ki onun yaptığı gibi protein almak uğruna cebimde karafatma biriktirmem ve yemem gerekmiyor :^)

Dillerinde kimi ortak kelimeler varolan, gramer yapıları benzeşen, yaşam biçimleri birbirindekini andıran kimi izler taşıyabilen, belki örfleri bir çala benzetilebilir ve aile yapıları mercek altına alındığında ortak noktalara rastlanılabilecek iki toplumdur, Japon toplumu ve Türk toplumu. Ve geçenlerde okuduğum bir makale beni değişenler üzerinde düşünmeye sevketti. Orada, burada. Heryerde.
Değerler insanlara neyin doğru ve yanlış, neyin iyi ve kötü, önemli veya önemsiz olduğunu anlatan kanaatlerdir. Zaman geçtikçe değişirler mi? Zaman geçtikçe mi değişir değerler. Yoksa biz vazgeçtikçe mi.

Japonya’da bir ilkokulda Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler müsameresi sergilenecek. Anneler olmaz demişler, tek bir Pamuk Prenses’in oluşu diğerlerine haksızlık :^o “Ben de kızımın Pamuk Prenses olmasını istiyorum arzu ediyorum”. “Neden bir tek falan çocuk Pamuk Prenses oluyormuş. Asıl mesele, neden benim kızım olmuyormuş?” “Ben de varım, yani kızım da”. “Kızım Pamuk Prenses olamayacağını duyduğu günden beri ağlamaklı, halbuki tam o rolün insanı”. “Katiyen olmaz, en Pamuk Prenses, benim kızım”.

O derece yoğun baskı yapmışlar ki yönetim işin içinden ancak şöyle çıkabilmiş: 25 Pamuk Prenses, Cüceler yok, Cadı Kraliçe yok. Hmmm. Bu nasıl bir rol dağılımı, nasıl oldu, bu...benim gençliğimin moda tabiriyle ucubik hale nasıl gelindi. Hayır benzeri halleri, çocuklarına kendi biçtikleri “başrolleri” ezberleten ve bunu başka çocukların sahnesini çalmak pahasına yapan anneleri ben burada etrafta da görür oldum. Oysa ki benim zamanımda, ve eminim ki ben yaşlardaki Japon annelerin de zamanında.. roller, kimin neyi en iyi yapabileceği düşüncesinden hareket edilerek, oyunu sahneye koyan kişice biçilirdi. Öyleydi. Kim hangi role en iyi bürünür, onu üstlenir, yerine getirebilir, hakkını verir. Herkes de o doğrultuda payına düşeni yapmak yolunda bir uğraşı verirdi. Herşey galiba bundan ibaretti. Karıncaların son raddede çalışkan oldukları ön hatırlatmasıyla yazıyorum: Karınca kararınca. Veli kararınca değil :^)

Anneler hadlerini bilirdi. Sakin olabiliyorlardı. Ama bizler bir müddettir ve halen, hiperagresiv veliler döneminden geçiyoruz. Ve bizler derken korkarım ki neredeyse bütün küreyi kastediyor olabilirim. Amerika’da, belki daha uzun bir zaman dilimi önce başlamış, ve bir anda flap flap flap belirivermelerinden ve rüzgarlarıyla sesleriyle ortalığı karıştırmalarından hareketle olsa gerek :^), durum orada “helikopter ebeveynler” adını bulmuş.

Hiperagresiv. Konunun üzerinde çalışmakta olan Japon sosyal bilimcilerse, böyle adlandırıyorlar, ve Japonya’da annelerde gözlemlenen bu tutum ve tavır değişiminin 90’lı yıllarda yaşanan uzun süreli ekonomik darboğazın, etkileri ancak şimdi ortaya dökülen bir tezahürü -yani göründüğünden daha derin boyutlu bir sosyal problem- olabileceği yönünde görüş bildiriyorlar.

Ülke sathında öğretmenler velilerin karakterlerinde çarpıcı bir değişimin yaşandığını rapor ediyorlar. Ve onyıllar süren saygılı sessizliğin ardından bir hiperagresiv şikayetçiler ordusuna dönüşmekte olduklarını...

Japon kitle iletişimi durumun ayırdına varıp, oyunu bu konunun üzerine düşmek ve üzerine düşen neyse onu yapmak yönünde kullanmış. Değerler sistemine ve dekorumuna tüm hürmetini kaybetmekte olan bir toplumu temsil eden, değersizlikle sarmalanmış bir ailenin anlatıldığı dramanın hemen önümüzdeki günlerde yayınına başlanacak.

Burada ülkemizde “bizim okulun halleri” henüz adlandırılmamış ve 25 prensesli okul piyesi de henüz sahneye konulmadı ama, sahneden inmemeye niyetli anneler, dediğim gibi, varlar. Ben görüyorum. Özellikle, annelik hallerinde benzeştiğimiz Japon toplumuyla bizim böyle olmamız irdelemeye şayan. Roller değişiyor anlaşılan. Çocuklar, bir Japon çay ritüeli kadar sakin ve saygılı yetiştirilmeli oysa. Bir Japon kiraz ağacı gibi büyümeliler. Bu, başrolde oynama hırsı, onlara da bize de çok tanıdık değil. “Ame futte ji katamaru”, bu Japon kültüründen bir deyiş.

“Engeller karakteri oluşturur” demekmiş. Engelleri hep birileri, sözgelimi anneleri, çocuklar için ortadan kaldırırsa, hep onlara özel konumlar, hep diğerlerinden yukarılarda localar oluşturursa iyi karakterleri nasıl gelişecek. Bir başkasının bir şeyi daha iyi yapıyor olabileceği fikri bu kadar dayanılmaz mı. Öğretmenlerden gelecek “Bu, en iyi olmuş” cümlesi tekellere alınmamalı zira en iyiyi yapma isteği genele ancak, eğer bir “bunu duyma umudu” varsa yayılır ve işlerlik kazanır. Herşey şimdi-hemen-ve-hep onların, sadece onların olursa, herşeyde en iyi oldukları yanılsamasının etrafında, kişisel gelişme dürtüsü nereye kaybolacak.

Bunun yerine aşık atma, hazımsızlık ve kendini boy aynasında görmeler kaybolup gitse herkes için daha hayırlı olmaz mı. Hem sonra, sınıftaki diğer çocuklar, için için nasıl hissedecek, nasıl davranacaklar onlara karşı? Hayat küçüklü büyüklü sınavlar getiriyor, şıkları işaretliyor, kaydırmamaya özen gösteriyor, son bir kontrole vakit bırakmaya çalışıyor, sonra da adımızı soyadımızı yazmış mıyız son bir bakış atıp, teslim ediyor, sınıftan çıkıyoruz.

Çocuklar çıkıp gittikten sonra kimi anneler girip onların sınavlarının üzerinden geçmemeli. Kendilerinde bu hakkı görmemeliler. Ne oluyoruz diye sormak gelir içimden. Hakkını aramayı ve bulmayı öğretmeliyiz bu çocuklara, cevapları doğruysa peşine düşsünler, o başka, ama onların gizli cevap anahtarları, korumaları kesilmemeliyiz. Sivrileştirmemeli, bilakis törpülemeliyiz. Toplu yararı gözetmeliyiz. Çok değerli tohumlarını yan tarlaların sahipleriyle paylaşan çiftinin hikayesini bilirsiniz. Başta herkes çok garipser, “Neden paylaşıyorsun, onlar senin tohumlarınla belki sana rakip çıkacaklar?” Oysa ki toprak ona bilgelik ve iyi bilgi vermiştir.

Çapraz tohumlamayı anlatır. Rüzgarın vakit geldiğinde nasıl yan yana tarlalardaki tohumları birbirine karıştıracağını. O tarlalardan kötü tohum gelir karışırsa kendi ürününün de bereketinin kaçacağını. Toplu yarar çok önemli. Bir oyun seyrettiğimizde aklımızda ondan mutlaka pırıltılar kalır. 25 Pamuk Prensesli bir oyun, bütün sınıfın yararını gözönüne alırsak (ki mutlaka alalım), ilham verici hiç olmayışının yanında, çok pırıltıyı da söndürmüş olmalı. Yaşama dair, bizi ileriye taşıyacak neler vardıysa hepsini.

25 Pamuk Prenses’e 25 kıpkırmızı elma. Farkında değiller ki, içine zehir zerkedilmiş. Uğurlarına camdan kutular yapacak, onları sadece görmekten bile mutlu olacak ve uyanmalarını bekleyecek sadık dostlar etrafta yok, daldıkları uykudan onları öpücükleriyle uyandırmak isteyecek prensler yok. O zaman bu nasıl bir prenseslik saltanatı?

Değerlerin böyle böyle değersizleşmesine benim canım çok sıkılıyor. Ya sizin.

Misafirperverliğimiz vardı bizim, altın günü icat olununca mertliği bozulan hani. Sanıyorum artık neredeyse toplucak “bir manimiz var”...

Kurban eti, paylaşılırdı tam da olması gerektiği gibi. Aylar boyu dipfrizde saklansın hane halkı ete doysun diye değildir o. Paylaşılsın diyedir.

Ona bakarsanız, bayramlar da güneye akın anlamına gelmiyordu. Uzaklaşmak için değil, bilakis yakınlaşmak içindiler.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisi evet ama, değerler gitmese, onlara japon yapıştırıcısıyla yapışabilsek keşke, hep orda olsalar...da biz de onlar doğrultusunda değer bilsek, değer katsak, değer kazandırsak. O zaman işte, çabalara değerdi.

Japonya çok gelişmiş bir eğitim sistemine sahip. Okuma oranı % 100. Bu sebepten transformasyonun içinden çıkabileceklerinden çok eminim. Konfüçyus şöyle düşünmüş: “Hataların olduğunda, onları terketmeye korkma.” Aynını bizim için de umuyorum. İyi eğitim herşeyi çözecektir.

Mutfağımda gingerbread boy larımla sosyolojicilik oynuyorum. Bu kurabiyelerin bir hikayeleri var. Küçük bir kulübede yaşayan yaşlı bir hanımcağız, bir sabah zencefilli hamurdan koocaman çocuk şeklinde bir kurabiye hazırlıyor, gözlerini, burnunu, ağzını itinayla süslüyor ve fırına sürüyor. Üstü kızarana kadar bekleyip, fırının kapağını açıyor, buraya kadar herşey iyi ama, yaramaz bir çocuk kurabiyeymiş ki, tabanları yağlayıp fırından kaçıyor.

Yaşlı hanımcağız ve yaşlı beyceğizi arkasından koşuyorlar ama çocuk kurabiye “Bana derler GingerBread Boy, sizden kaçar mıyım kaçarım” diyor ve gözden kayboluyor. Sonra sırasıyla bir inekle, bir atla, harmancılarla ve orakçılarla karşılaşıyor. Her defasında yakalamak istiyorlar, yakalamak yemek, çünkü çok lezzetli görünüyor, arkasından olabildiğince koşuyorlar ama yetişebilene aşkolsun.

Ona derler Ginger Bread Boy, hepsinden kaçar mı kaçar. Ta ki bir tilkiyle yolu kesişene kadar. “Yolun nereye ahbap?” diye sorar tilki, bir çitin kenarına uzanmıştır, yerinden kalkmaz bile. Yiyeceğinden çok emin. Ginger Bread Boy cevap vermez, koşar gider, ordan seslenir, “Bana derler GingerBread Boy, bir yaşlı hanımcağızdan, bir yaşlı beyceğizden, bir inekten, bir attan, bir dolu harmancıdan ve dahi orakçıdan kaçtım, senden mi kaçamayacağım, kaçarım!”

Tilki der ki “Elimde olsa, seni yakalamazdım, ama değil, ben bir tilkiyim!” Ginger Bread Boy koşar koşar. Bir ırmağın kenarına kadar gelmiştir. Tilki de arkasından. Ginger Bread Boy yüzemez ki. “Kuyruğuma atla” der tilki, tilkiliğini yapıp gene, “Seni karşı kıyıya geçireyim” Ginger Bread Boy atlar tilkinin kuyruğuna, tilki yüzmeye başlar, bir kaç kulaç sonra ama, “Kuyruğumda ağırlık yapıyorsun, hem düşersin ordan, sırtıma atla” der, Ginger Bread Boy sırtına geçer.

Tam biraz daha yüzmüştür ki tilkiden gene bir ses “Korkarım sırtımdayken ıslanacaksın. Omzuma geçsene” Ginger Bread Boy denileni yapar, ıslanmak istemez çünkü o bir kurabiyedir. Tam karşı kıyıya yaklaştıklarında “Omzum, omzum yoruldu” der tilki “Burnuma geçebilirsin” tam kıyıya yanaşacakken de hop, Ginger Bread Boy’u burnuyla havaya hoplattırıp ağzıyla yakalar ve koca bir ısırığı midesine indirir. Ginger Bread Boy “Aah der, aah, dörtte birim, dörtte birim gittii!” Bununla bitmez tabii, tilkiyi diğer masallardan tanıyoruz, “Yarım gittii!” “Dörtte üçüm, dörtte üçüm gitti!” ve en sonunda, “Hepsim gitti! Hepsim, bittim!” Ginger Bread Boy böylece, tamamiyle biter.

Değerlerimiz tilkiye yem olmasın, onlar olmazsa söyler misiniz bana, geriye ne kalır bizden. “Hepsi”miz gitmez mi. Ufak ufak?

Gitmeden, paylaşmak istediğim birşey daha var. İngilizcede eşim demek için kullanılan bir tabir var, çok seviyorum, “my better half” diyorlar, yani..”benim daha iyi olan yarım”. Ne güzel değil mi. Benim daha iyi olan yarımın cümleleri kulağıma ilişiyor bazı günler, Tunç’la konuşurlarken. Benim düşünebildiklerimden daha güzeller. “Gerçek karakterinin su üstüne çıkmasına müsaade et. Sen aslında kimseyi üzmek istemezsin” gibi. Bir defasında da bir başkasıyla ilgili olarak, “O da dünyada kendine göre bir yer bulacaktır” demişti. İşte bu. Hepimizin dünyada kaplayacağımız bir alan, dolduracağımız bir boşluk, oynayacağımız bir rol var. Sahneye doluşmaktan ziyade sahneyi doldurmalıyız rolümüzün sırası geldiğinde.

GingerBread Boy tarifi ister misiniz? :^)
4 bardak tam buğday unu
3/4 çay kaşığı karbonat
1 çay kaşığı tuz
4 çay kaşığı toz zencefil
1 çay kaşığı toz karanfil 1/2 çay kaşığı karabiber 1 çay kaşığı nescafe
1 tepeleme yemek kaşığı tarçın ½ tatli kasigi muskat cevizi rendesi
11 yemek kaşığı oda sıcaklığında tereyağ
2/3 bardak kahverengi şeker, biraz da portakal kabuğu rendesi

3 irice yumurta
2/3 kap pekmez (150 mililitre)
Bir kasede önce kuru malzemeleri, un, karbonat, tuz ve baharatları karıştırın. O bir kenarda bekleyedursun, başka bir kasede tereyağı hafif ve yumuşak krema kıvamına gelene dek çırpın. Şekeri ilave edin ve çırpmayı sürdürün. Kremamsı kıvamı devam ettirin. Portakal kabuğu rendesi. Sonra yumurtaları birer birer ilave edin, sonra da pekmezi. Kuru karışımı ekleyin ve düşük devirde miksırla, veya tahta kaşığınızla karıştırın, karıştırın. Hamuru iki parçaya ayırıp streçle kaplayın ve buzdolabında bir süre bekletin. Bir saat uygundur. 180 derece ve orta ısı öneriyorum ama fırınınızın dilinden siz anlarsınız, bu çocukları yakıp kavurmayacak bir ısıya getirin. En iyi orta katta pişerler. Tepsiyi pişirme kağıdıyla kaplayın. Hafifçe unlanmış zeminde hamuru açıp, çocuk şekilli kalıplarla kesin ve tepsiye aktarın. Bu aşamada, eğer isterseniz üzerlerine yumuşakça, fazla bastırmadan tahta tutma çubukları takabilirsiniz. Pişerken birbirlerine güzelce geçiyorlar ve çocuklar özellikle böyle, sopalarla yemeyi ilginç bulabilirler. Pişmeleri genellikle 7-10 dakika alır. Fırından çıkarırken kaçmamalarına itina edin :^)

Soğuduklarında, pudra şekeri, biraz süt, biraz vanilya (mesela bir bardak pudra şekeri, belki yarım çay kaşığı vanilya ve iki yemek kaşığı süt) ile hazırladığınız glazelerle süsleyebilir kaş, göz yapabilirsiniz. Aslında gıda boyalarıyla ve içinde çiğ yumurta olan royal icing’lerle harikalar yaratılabilir ama çok öneremiyorum. Galiba en tatlı, sade ve sağlıklı, boyunlarına kırmızı kurdele bağlandığında oluyorlar.

 

2008-07-18
Bu yazı 1076 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin