Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Feyzo... Kibar Feyzo

Bir köpeğiniz olsun, ister misiniz. Çünkü bir köpeğiniz olursa...
Hayatınız değişir. Gereken kısmı, gerektiği kadar. Ve siz de öyle.
“Köpek bir centilmendir” (Mark Twain).

Kendimi bildim bileli bir köpeğim olsun istedim. Başka hiçbir şeyi istemeyi, aklımdan çıkarmadığım, bu kadar uzun süre bırakmadığım, olmadı. Böylelikle sanırım, bir gün bir köpeğimin olmasını…bir nevi hakettim.

-Bir köpeğinizin olmasını çok uzun süredir ve tutkuyla istiyor olmalısınız. Geçici bir heves olmadığını, pazara kadar olmadığını, ilk önce kendinize, herkesten çok kendinize, kanıtlamış olmalısınız.

Çok üzgündüm. O gün ben nasıl, belki, galiba, daha önceki bütün üzgünlüklerimin toplamı kadar üzgündüm. Herşey ters gider, herşey ters gelir ya bazen. Göz göze geldik. O, kendisine reva görülmüş küçücük bölmesinde küçücük oturuyordu. Tasalı, umutsuz, kibar kibar. Anladım ki o da aynı benim kadar üzgündü. Üzüntülerimiz başkaydı, onunki ölüm kalım meselesi, benimki anca belki hayat, memat. Ama aynı birbirimiz kadar üzgündük. Yani, olabildiğince. Bakıp kaldım. Ama bakıp kalmak olmazdı. Yanına gittim, durmamalıydı orada öyle bir dakika daha bile. Bir de üzerine, kalbim çoktan erimemiş gibi sanki, patisini vermesin mi. Bu kadar üzgün bakılır mı. Kalbi ne kadar hızlı atıyor. Göz göz oldum. Artık tek bildiğim, onu orada öyle bir başına bırakamayacağımdı. Ne yapardı. Bırakamazdık, üçümüzün de, ailecek, görür görmez içimizin yağları erimişti. Sanki bizi bekliyordu orada kaç aydır, bizi de sanki ayaklarımız götürmüştü o gün oraya ona. Hemen sonra, bir cesaret!, sözleşmiş gibi, aldık onu kucağımıza, getirdik evimize. Nereye götüreceğiz onu, ona neler olacak, hiç bilmiyordu nereden bilsin, ama güvendi işte. Geldi.

-İlk görüşte tam tutulmalısınız.

Kalbinizle tutulmalısınız, aklınız da tutulmalı. Sevda bu, karpuz seçer gibi seçilir mi. Cinsi ne, aman cins olsun, ve şu cins olsun, yaşı şu olsun, kalçasında çıkık falan olmasın, ortalığı pisletir mi, seceresi nasıl, tüyü dökülüyor mu çok, döküleninden istemem, çok büyür mü bunlar veya ben büyük köpek istiyorum gibi düşünceler olmamalı kafanızın içinde. Bunlar yanlış; ayıp etmiş olursunuz. O bir can, o can dostu. Karşınıza çıkar, o gün ki görürsünüz onu, yakar yandırır sizi. Hazırsınızdır da, o zaman, hepsi bu. Birbirinizi tamamlayacaksınız, asıl sorulması gereken sorular, onlarla değil, bizimle, “ne cins” bir insan olduğumuzla ve, verebilecek, vazgeçebilecek olduklarımızla ilgilidir.

Yolda söz verdik. Gözünün içine baka baka. “Seni hiç bırakmayacağız. Hiçbir zaman, hiçbir sebeple. Her zaman kollayacağız”. Biliyorum ki o da kendince bize verdi. Sorumluluğumuzu aldı. Belki o bizi, bizim kendimizi, birbirimizi ve onu kollayabileceğimizden çok daha iyi kolluyordur. Çok daha sıkı. İlk gelişinden bu güne kadarki zaman zarfında, kaç defa kaç şekilde gösterdi bunu, temin etti bizi, en sevdiği şeylerden biri olan uykunun kollarına bile tam bırakmaz kendini, bir kulak radar gibi sağa sola çevrili, yukarıda daima. Ya bir durum olursa diye Bizim için kendini tereddütsüz öne atar, yanımızda gelir nereye gitsek, asla yalnız olmayacağız, yoksak…bekler hiç içi rahat etmez, bir gürültü mü geldi olduğumuz yerden, ilk o gelir orada bitiverir, “ne oldu bir şeyin yok ya, iyi misin? Benlik bir durum var mı…” :) Diye bakmak için. Hasta olduğumuzda önce mikroplara bir havlar, sonra ayakucumuzda bekler onlar tamamen gidene kadar. Üzgün görürse, yemek saatini uyku saatini gezdirilme saatini, bütün saatleri boşverir, gerekirse saatlerini verir, allem eder kallem eder, ta ki güldürene kadar, bırakmaz. Zaten o hiç…bırakmaz ki.

-Kıyamamalısınız.

O artık, nerede olsanız ayakucunuzda atan kalp. Size hayran, her gün daha çok, çok seviyor sizi. Başka kim verebilir insana bunca ve karşılıksız sevgi.
Gördüklerim, duyduklarım, okuduklarım çok ürkütüyor beni. Bu kadar kötü, nasıl olabiliriz. Bu canlara bir sevgi hissetmeyenlerimiz, beslemeyenlerimiz ayrı; seven ama sınırlı seven, ve saymayan, pis ve gürültücü varlıklar olarak gören ve birlikte bir yaşam sürülebileceğine aklı sırrı ermeyenlerimiz ayrı; mal olarak gören, üzerinden para kazananlar apayrı; ancak ve sadece tehlikeli ruh hastalıkları kapsamında ele alabileceğimiz, onlara acı vermekten, kötü davranmaktan, onları itip kakmaktan, aşağılamaktan, yoketmekten zevk alan vicdansızlar ise çok ayrı –ne isterler şuncacıklardan; ama bir de, onlar kadar kötü bir başka yerde de, içimizdeki, aramızdaki, güya hayvanları seviyor geçinip, onları hayatlarına alışveriş edercesine alıp, bir süre sonra baktı olmayacak, çok zor bakımı deyip, fütursuzca bırakabilenler, bunu kendilerine, vicdanlarına yedirebilenler, içlerine sindirebilip, aynada kendi yüzlerine, çocuklarının yüzüne bakabilen, geceleri pekala rahat uyuyabilenler var.

Alabildiğine maymun iştahlı, alabildiğine dayanıksız, düşük karakterli, doyumsuz. Kalpsiz ve….bilmiyorum ki ne ve ne. Bu nasıl adlandırılır. Araba yolculuğu yapmaya nasıl delirir köpekler, belki bilirsiniz. Gözleri yer değiştirir sanki bunun olacağını anladıklarında. Bu duygularla içine hopladıkları arabadan, bir alışveriş merkezinin veya bir barınağın önünde, veya polisin ceza yazmayacağı herhangi, uluorta, yeter ki uzak bir yerde, kapı açılıp dışarı itildiklerinde, bırakıldıklarında yaşamaya başlayacakları cehennem azabı çok tarif edilemez. Ama insan olanlarca, az çok hissedilebilir. Veya bilmiyorum ki akıllarını ne ele geçirerek, ne düşünerek, hatta, düşünerek mi, galiba sadece bir an önce kurtulma dürtüsüyle, bir ormana bıraktıklarında bu canları, gerçekten insan olsalar daha ellerinde tasmayla kaldıkları ilk dakikadan, olmadı bu yaptıklarını hatırladıkça, içleri kıyılırdı, kalpleri durur gibi olurdu, bir daha kendilerine gelemez, başlarını yerden kaldıramazlardı. Çünkü sokaklar, nispeten uzun zaman, terkedilmişlik travmasıyla, yalnızlıkla, türlü korkularla, açlık ve susuzlukla, şiddetle yüzyüze yaşamaları demekken; orman, aynı travmayla, aynı yalnızlıkla, açlık ve susuzlukla, başka türlü korkularla belki daha kısa bir zaman yaşamaları, sonra ölmeleri demek. Her iki halde de, nasıl kıyılır.

Asla kıyamamalısınız, onu öyle çok, bir çocuk kadar, ailenizin bir parçası olarak sevmeli; kalbinde ve beyninde doğruları gösteren pusulalar gizli, iyi bir insan olmalısınız. Bağlanabilmelisiniz ve çözülmemelisiniz bir daha da.

Eve geldik. Ona ismini daha yolda vermiştik. Kibarlığı karşısında, Feyzo’dan başka ne olabilirdi ki bu isim. “Feyzo bak, burası evimiz.” Daha evin neresinde yaşayacağını bile bilmiyorduk, hiç düşünmemiştik. Sadece bunu değil, hiçbir şey bilmiyorduk. Bir saat öncesine kadar hiçbir fikrimiz yoktu ki, hayatımızın değişeceğine dair. Birbirimizin halinden nasıl anlayacaktık. Olsun, bir yolunu bulacaktık. “Yeter ki sen böyle patini ver bize Feyzo, bir tek bu yeter”. İlk günler, ilk saatler hele, çok zordu. İlk haftalar ve ilk aylar da. Okula başlamak, yeni okula alışmak ne kadar zorlukluysa, aynı o kadar. Evliliğe uyum sağlamak, eşine ayak uydurmak nasıl yeniyse, kolay değilse, değişikse ama mümkünse, öyle. Yeni bir şehre, değişik bir ülkeye, oraların insanına, bir işe, bambaşka işlere, yeni insanlara intibak edermiş gibi tıpkı. Ama galiba en çok, bebeğiniz olduğundaki kadar, aynı o kadar. Uğraştırıcıydı. Evde hüküm süren karmaşa, eski alışık olduğunuz düzene hafif bir özlem, yorgunluk unutturan, güç veren sevimli, tatlı haller, huzurla nasıl oluyorsa içiçe geçmiş yetersizlik ve çaresizlik hisleri, ne kadar birbirine benzer bir bilseniz.

 



-Çok sabırlı, çok kararlı olabilmelisiniz.

Onlar, bebek gibiler. Tuvalet eğitimini oturtana kadar küçük kazalar, kabahatler olacak. Sonra da olmaya devam edecektir, çok nadiren bile olsa. Tüyleri dökülecek. Ortalığı dağıtacak -hele ki ilk zamanlar-, öğrenene kadar biraz kırıp döküp, hayli eşyanızı kemirecek. Ne bilsin. Öğrendikten sonra ise, o da ancak sizin güzel hatırınız için, sevdiğiniz, büyük mobilyaları belki kemirmeyecek, ama kendisine izin verdiği küçük şeyleri, gözünüzden kaçacak olursa eğer, kaşla göz arasında afiyetle kemirecek, bu onun için bir gereksinim. Havlayacak, öyle anlatıyorlar dertlerini. Eviniz bir daha hiç eskisi gibi olmayacak. Günde en az üç kez dışarı çıkmalısınız onunla. Akla ilk olarak bahçeniz olması gerektiği gelir, ilk bunu sorar herkes de, bahçeniz var mı?, ama biliyor musunuz bu bazıları için hiç şart değil. Feyzo evde yaşamayı çok seviyor, bahçede yaşayamazdı, bu çok rahatsız edici, güvensiz ve sıkıcı olurdu onun için, o kendini güvende hissedeceği bir yuvada ve gün boyu aileyle bir arada olmayı; gezinti ve tuvalet içinse, uzun bir rotayı, daha doğrusu üç dört farklı uzun rotayı dönüşümlü olarak takip etmeyi seviyor. Düzenli aralıklarla ağaçların dikili olduğu, uzun sakin sokaklar, hele de başka arkadaşlarını görebileceği parklara uzanıyorlarsa, onun için çok daha mutluluk verici.

-Yaşam biçiminizin onunkiyle bütünüyle uyumlu olabilmesini sağlayabilmelisiniz.

Kolay değil. Akşam sinemaya giderken, yazın tatile giderken, hep onu düşünmelisiniz. Gitmemeyi seçtiğiniz defalar bile olacak. Arkadaşlarınız, yakınlarınız içinden, anlamayanlar çıkacak. Aralarından kimileri için artık pis olarak bile etiketlenebilirsiniz, gelmek istemeyebilirler evinize pek, ne denebilir, demek o kadar da yakın ve arkadaş değillermiş, hayata başka başka bakıyormuşsunuz, onlarınki biraz şekillerden, yüzeylerden ibaretmiş. Bana sorarsanız, varsın pişmaniye dökülmüş gibi bir görüntü arzetsin koltuklar, yerler, üst baş. Onlar temizlenir, çözümü var. Bakışlarıyla sözleriyle ısıran, yüreklerinin içi evleri kadar temiz olmayan insanlara tercih ederm. (“İnsanlar ısırıyor beni. Köpekler değil ki.” –Marilyn Monroe) Tüm bunlarla, uğraşamaz mısınız, evinizin temizliği düzeni, alışageldiğiniz günlük , yıllık rutin veya canınız ne zaman ne isterse onu yapabilecek olduğunuzu bilme hissi sizin için herşeyden daha önemli mi, o halde anlamalısınız ki, bu size göre değil. Vazgeçin, ya da önce kendinizi o yönde değiştirin, hazırlayın, ondan sonra. Sakın hazır değilseniz, bir canlının duygularıyla oynamayın. Çocuğunuza çok kötü bir örnek olmayın. Başka türlü iyiliğiniz ve sevginiz dokunsun onlara, barınakları ziyaret edin, aç kalmamalarına, susuz kalmamalarına, yalnız kalmamalarına uğraşın. İlginizi öyle verin. Bu yola, baş koymayacaksanız, lütfen hiç çıkmayın. İhmal edilen, bağ kurulamamış, mutsuz, hele ki bırakılmış, terkedilmiş köpeklerin sayısına, hallerine ve akibetlerine…insan yüreği, dayanmaz. Çocuklarınıza bunu, çok anlatın, bilmeliler.

O kadar sessizdi ki. Neredeyse bütün gün, onun için düzenlediğimiz odasında, sepetinin içinde yatıyordu ve hiç havlamamıştı. Bir kere bile. İlk üç gün boyunca. Birbirimizin ne istediğini, ne demek istediğini, ne yapacağını kestirmeye çalışıyor ama daha başaramıyorduk. Kendini evinde hissediyor muydu. Çok yüzü asıktı, neden. Gerçi sonradan anlayacaktık ki onun yüzü öyle :) En keyfi yerinde olduğu anlarda bile asık :) Sarkık :) Karadeniz’de gemileri batmış gibi. Kuyruğu da yoktu ki doğuştan, sallamasından anlayabilelim. Bilebilelim ki o da mutlu bizimle burada olmaktan. İnsanlar konuşabiliyor olmalarına ek, duygularını yüzleriyle elleriyle kollarıyla o kadar çok belli ederler ki -veya biz öyle sanıyoruzdur, başarıyla gizliyorlardır aslında belki, ama nihayetinde mimiklere, vücut dilinin o büyük ölçüde sahte kullanımına o kadar alışkınızdır ki, başlarda, anlamakta çok zorlandık neler olduğunu Feyzo’nun iç dünyasında.

Gülümseyebiliyor olsaydı keşke. Ve ben bu arada sürekli evi temizliyordum. Zira dışarı henüz çıkaramıyorduk. Aşıların tutmasını beklemek gerekiyordu belli bir süre, bulaşıcı hastalıklara yakalanma riskine bu kadar açıkken doğru olmazdı, gerçi o zaten bilmiyordu dışarısı ne, ne var ki orada, çok bebekti daha, o mefhumun gelişebilmesine uygun bir hayat da sürememişti yazık ki, küçük bölmesinde hapisti doğduğundan beri. Eskisine nispeten çok büyük bir bölme olarak algıladığı evde belirli noktaları işaretliyordu o da :) Bütün bunlar ilk günlerki zorluklardı. Ama tuvalet eğitimini yavaş yavaş almaya başlamıştı. Bunu, içimizden en tahmin edilemezimiz, Tunç başardı. Çok kararlı bir şekilde defalarca gösterdi doğru yeri, aynı durum için aynı kelimeyi sabırla kullandığında o kelimeyi kolayca öğrendiğini de böylece anladık.

Sadece çok tatlı, marshmallow gibi :) değildi yani, üzerine üstelik çok akıllıydı da. O kadar da çaresiz değildik. Oturup beklemeyi öğrendi sonra. İlk öğretilmesi gerekenlerden biriydi bu. Baştan hep aynı saatte uyutup, aynı saatte yemeğini vermeye çok dikkat ettik. O da iyi niyetle uyuyordu bize. Başaracak mıydık ne.. Üçüncü günün sonunda koltuğu eşelemeye başladı ve ilk havlamasını duyduk. Kükreme mi demeliyim yoksa :) Çekingenliğini üzerinden atıyor olmasına çok sevindik, ama anlaşılan, bir de sürüdeki konumlarımız meselesi vardı oturtmamız gereken, meğer sürü liderliğine talip olmuş, şansını denemiş öyle bir, boyuna bakmadan :) bunu kavradık. Bu, çok önemli konu, bilmelisiniz. Liderin kim olduğunu, kendisinin sürüdeki yerini bilirse, herkes, belki en çok da o, rahat ediyor. Kararları liderin alıp, diğerlerinin de sualsiz uyması, onun bunu görmesi, diklenmesine mahal olmadığını, sürüde sağlam bir yerinin olduğunu, hiçbir zaman aç ve açıkta kalmayacağını zira liderin de sürünün tüm üyelerinin de iyi niyetli olduklarını hissetmesi, nelerin sürüde anlayışla karşılanmadığını bilmesi çok önemli. Ve bütün bunlar olurken, sizin, yani sürünün –ailenin - onun dışındaki üyelerinin, aynı doğrultuda hareket etmesi, tatlı birer otoritenizin olması –dolayısı ile sözünüzü dinlettirmenin güzel ve yaratıcı yollarını bulmanız- gerekiyor.

-Güvenini ve saygısını, bir yolunu bulup kazanın. Ki sınırları, çerçeveleri çizip uygulayabilin. Bunun için, gözlerinin içine çekinmesiz ve bütün samimiyetinizle bakmalı, onunla konuşmalısınız. Sağlam bir tonda. Derdiniz ne, anlatın. Anlayacaktır. Sizde sevilecek ne varsa bulup çıkarıp had safhada sevecek nasıl olsa, ama saygı da oluşmalı, bunu başaramazsanız, hayat güzelleşeceğine zorlaşır. Ayaklarınız yere sağlam bassın, bir kere bile taviz vermeyin, ve evde herkes aynı telden çalsın.

Bir bağ kurulacak. Beraber vakit geçirdikçe. Yanında yürüdükçe. İstiyorsa, hiç konuşmadan beraber camdan dışarıyı seyrettikçe. Korktuğu şeylerin üzerine birlikte gittikçe. Ona gülümsedikçe, her gün yeni komik adlar, şerefine komik şarkılar uydurdukça, söyledikçe. Gıdıkladıkça. BIRAKMADIKÇA...Sonra insan bir bakıyor...halinden halini anlamaya başlamış, ne demek istediğini, ne yapacak olduğunu da kestirmeye. Neleri çok seviyor, neleri teklif dahi etmemeli çünkü olmaz. Daha şaşırtıcı olan, insan bir de bakmış, bu...karşılıklı; Beklenmese de karşılığı gelen şeylerden. Hem de katbekat…O da günbegün bizi tanıyor bütün iyi niyetiyle ve o da bizim için hayatı kolaylaştırma çabasında. Bir..”peki senin için ben ne yapabilirim” ifadesi var gözlerinde, içine bakarsak ancak görebileceğimiz.

Bu mutlu etme çabası, şimdilik öğrenebildiklerimden, onlardan öğrenebileceğimiz onca şeyden, onlarca şeyden, bir tanesi. Daha çok var. Öğrendikçe paylaşacağım.

Bu defalık, okuduğum, köpekleri, bize öğrettiklerini bir çırpıda anlatan, sevdiğim bir yazıyla ve seçtiğim, çünkü galiba bana Feyzo’yu hatırlatan bir tarifle, bu konuya virgül koyuyorum. Bu konu uzun…bu konu geniş.

“KÖPEĞİMDEN ÖĞRENDİKLERİM”
• Güzel bir araba gezintisine çıkma fırsatını sakın ola ki tepeyim deme.
• Temiz havayı ve rüzgarı yanaklarından esirgeme, saf coşku öyle yakalanır.
• Sevdiğin insanlar geldiğinde, kapıda heyecanla karşıla. Patini uzat…
• Davranışlarını, içerisinde bulunduğun evin kurallarına ayarla ve ayarlı tut.
• Başkaları alanına izinsiz girecek olurlarsa buna müsamaha göstermeyeceğini bildir. Şunu anlamalarını sağla…sen izin vermedikçe, daha ileri gidemezler.
• Kalkma vakti gelene kadar şekerleme yapma hakkını kullan, gerin, esne, sonra kalk güne.
• Koş, atla, oyna. Her gün. Bunu her gün yap.
• Büyük bir keyifle, ve coşkuyla ye bitir önündeki yemeği.
• SADIK OL. Sorumlu olduğun insanlara ve sorumluluklarına.
• Asla olmadığın biriymişsin gibi yapma. Neysen, o.
• Eğer istediğin şeye ulaşman için uğraşman, derin kazman gerekiyorsa o zaman uğraş, derin kaz.
• Önem verdiğin biri kötü bir gün geçiriyorsa sessiz ol, yakınına otur, nazikçe sokul.
• Birşeyler yap, dikkate değer olsun. Bırak, iyi insanlar görmek için yakınına gelsinler.
• Basit bir uyarıcı hırlama sorunu çözebilecekse, havlamaktan kaçın.
• Sıcak günlerde bol bol su iç, bir ağacın gölgesinde otur. Çevrene bakın, etrafının farkına var.
• Mutlu olduğunda belli et, danset. Bütün varlığınla.
• Ait hissettiğin, içinde olduğun toplulukla, insanlarınla bağ kur. Bağlarını sağlamlaştır. Yakınların, onlar.
• Uzun bir yürüyüşün basit ama gerçek tadına, var.
• Öyle yaşa ki, gittiğinde, gittikten çok sonra bile, hep, dostlarının düşüncelerinde güzel bir hatıra olarak kalabil. Evet öyle yaşa."

FEYZO POP-TARTLARI.
(İçine bir marshmallow kondurulmuş, sıkı sıkı kapatılmış kalp şeklinde pop-tartlar bunlar. Feyzo da kalbimizin içine tatlı bir marshmallow gibi yerleşti sıcacık ya..belki bundan, belki biraz yaramaz, ama sadece azıcık yaramaz bir tarif oluşundan...bana Feyzo'yu çağrıştırıyor. Bu tarifteki poptartları, tahta çubukçuklara takılı halde pişirirseniz, olurlar size beslenme çantası atıştırmalıkları. Ve içlerine eğer, marshmallow değil de bütün çilek, birer kardinal üzüm, veya lor peyniri kuru üzüm ceviz parçacığı tarçın karışımı koyarsanız, daha uslu daha masum daha bir kibar olacaklardır :)

8-12 adet poptart için gerekli malzemeler:

Hamuru için:
2 su bardağı tam buğday unu
1 yemek kaşığı kahverengi şeker
1/4 çay kaşığı tuz
¼ su bardağı soğuk tereyağ, küçük küpçüklere kesimiş halde
1/4 su bardağı zeytinyağı
1/3 su bardağı buz soğukluğunda su
Üzerine sürmek için 1 veya 2 yumurta, çırpılmış
İçlerine koymak için marshmallowlar.

Fırını önceden 175 santigrat dereceye ayarlayın.

Bir kasede veya hamur karıcının kasesinde önce un şeker ve tuzu birbirine karıştırıp, tereyağ ve zeyinyağını bu kuru karışıma ekleyin. İri taneli, ufalanmış kıvamda olacak şekilde bir müddet karın. Buz gibi suyu da yavaş yavaş ilave edip hamur kendini bulana kadar karmayı sürdürün. Top haline getirin. 10 dk. kadar kabında dinlendirin. Hafif unlanmış zeminde merdaneyle açın. Kalp şeklinde kurabiye kalıplarıyla kesin. Çırpılmış yumurtayı kalplerin kenarları boyunca fırçayla sürün. Toplam kalp sayısının yarısının üzerlerine birer marshmallow (veya uslu bir harç) yerleştirin. Kalplerin kalan yarısıyla bunların üstlerini kapatın. Çatalla kenarlarını boylu boyunca bastırmak suretiye, sıkı kapatın. Çırpılmış yumurtadan üstlerine de sürün fırçayla ve çatalla üst kısımlarına delikler açın. Ki buhar çıkabilsin. 15-20 dk. altın rengi kızarana kadar pişsinler. Afiyet, şeker olsun.


 

2013-03-08
Bu yazı 2138 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin