Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Değerli Taşlar

With Honors filminde Simon’ın (Joe Pesci) bir anılar torbası vardır. İçine hayatının ona önemli gelen, ona göre önemli anlarında o an her nerede ise hemen oracıkta bulduğu bir taşı yerden alıp koyduğu, hatırlamak istedikçe çıkarıp baktığı. Taşlarla dolu bir torbası. Her bir taş unutmaya korktuğu bir andır, veya kimse. İçlerinde en son deliksiz uyku uyuduğu geceyi hatırlatan taş da vardır, hayatının kadınını ilk gördüğü anı canlı tutmasını sağlayan taş da. En son koyduğu taş, hatırlamak hiç, hiç istemeyeceği bir an ve anıdır, ağır bir taş, onu oraya, hiç unutmayacağını bilse de, ve zaten buna vakti de kalmadığını bile bile koyar. Gene de. Alışkanlıktan olsa gerek. Şarkıları beynimizde kalbimizde aynı öyle, taş toplar gibi toplar dururuz.

Sanıyorum bizler buralarda biraz da, şarkılarla dururuz. Onlarsız, zor olurdu. Şarkılar iyi hissettirir, kötü hissettirir, olsun, hissettirirler, hem de karesi kadar küpü kadar yoğun. Acının üstüne falanca şarkıyla gideriz, bize biraz daha yaklaşayım derse torbadan onu çıkarır atacakmış gibi yaparız acıya, bir başkasıyla acıdan uzaklaştığımız olur, neşelendirir nasılsa ve nasıl olsa o bizi, en önemlisi, anlara geri gideriz. Büyük lüks. Yaşlı bir şarkıyla tekrar genç oluruz, yeni bir şarkıyla eskiyor olabileceğimizi farkederiz. Güçlendireni vardır, ayağa kaldırabileni. Özellikle bizi anlatabilenleri öyledirler bakın. Güçten düşüreni de yok değildir. Ama iyi bir “kanal” bulabildiysek hayatımızda, üç, bilemedik beş şarkı sonra geçecektir, keyfimiz yerine geri gelecektir. Garanti :^) Dinlemeye devam ederiz bunu bilerek, buna kanalize olarak.

Taşlar oldukça, arkada da çalan bir müzik olacaktır hep, ve bazen onun eldiven gibi sıkı sıkı oturan, saran sıcak tutan sözleri de. Mamma Mia filminde Meryl Streep kızını düğününe hazırlarken Abba’nın Slipping Through My Fingers şarkısını söyler. Bir anne şarkısı o. Halis mulis. “Okul çantası elinde, sabah erkenden çıkıyor evden. Yüzünde dalgın bir gülümseme, el sallayıp hoşçakal diyor. Gidişini izliyorum ben, bugün aynı öyle, o bildik hüzün dalga dalga gelirken. Bir süre şuracığa oturmalıyım. Ayakta duramam şimdi, çünkü onu sonsuza kadar kaybediyorum hissi var. Hem de yeni dünyasına gerçek anlamda bir daha girememecesine. Kahkahasını ne zaman paylaşabilsem o kadarı kar... O küçük komik kızın.

Ne zaman her dakikasını...ve oradaki duyguyu yakalayayım, ganimet alayım desem Her defasında parmaklarımın arasından kayıp gidiyor Her defasında. Aklından geçenleri okuyabilir miyim gerçekte? Ne zaman bilmeye çok yaklaşsam Büyüyüveriyor, bunu hep yapıyor, Parmaklarımın arasından kayıp gidiyor Her defasında. Gözlerimiz uykulu, o ve ben kahvaltı masasındayız Zoraki uyanık, bırakıyorum bu değerli zamanı, aksın Sonra o gittiğinde ama, o tuhaf melankolik his Ve bir de inkar edemem ya.. suçluluk Kalıyor benimle geride Hani ne oldu gitmemizi planladığım yerler vardı İkimizin Atılacağımız harika maceralar? Evet bazılarını yapmışızdır, ama çoğunu daha değil? Neden, onu da hiç bilmiyorum...

Bazen keşke diyorum resmi dondurabilsem Onu zamanın muzipçe şakalarından koruyabilmeyi diliyorum, Ama işte her defasında, heer defasında Parmaklarımın arasından gidiveriyor kayıp“ Bir anne şarkısı. Tam torbaya koymalık. Pekala, babalara da uyarlanabilir. Anne oğula, baba kıza, baba oğula, ne kadar permütasyon kombinasyon varsa onlara. “Şu anı, onu, onunla ikimizi zamandan koruyabilmeyi dilerdim“i hangimiz içimizden geçiriyorsak. Her hangi birimiz olabilir. Binlerce kare. Patchwork gibi. Hangi resmi dondurabilmeyi isterdiniz içlerinden en çok? Ben sanırım, bilmem ki, galiba ilk gülümsemesini. Odada bir o bir ben vardık. Banaydı o gülümseme. Bir tek bana ait. Suyla dolu bardağa pipetle üfleyerek köpürterek broloroo broloroo sesini her çıkardığımdaki gülmesi peki.

Katıla katıla, yanaklarını da şişire şişire. O an dünyanın en komik en önemli insanı bendim. Kırk kere üstüste yapsam yine gülerdi. Ama kıyamamıştım ki. O kadar çok gülmek de ağlamak gibi yorar gibi gelmişti. Kıyamamak olmasa zaten, ateşinin çıktığı geceleri de koyardım bu dondurulmuş gıda torbasına. Öyle yakındık ki. Bir daha ne onu o kadar çaresiz görmeye kıyabilirim, ne kendimi o kadar korkmuş görmek isterim. Ama bana güveni öyle gecelerde yerleşti. Keza, benim de kendime. Şu kıyamamalar olmasa, ilk kısa süreli ayrılığımızın ardından sarsıla sarsıla iç çeke çeke bana koşup sarıldığı anı dondurmak isteyebilirdim. Hiç kimse beni gördüğüne bu kadar sevinmemiştir. Bu duyguyu özledikçe deep-freeze’i açıp açıp orada mı bir bakabilmek fena mı olurdu. Ama onun o hali... yok kıyamam. Bunlar özlemini çektiğim hisler, ama onu zor durumda görmek pahasına değil.

Kıyamamak, sevgiyi çok iyi anlatır. Dondurma hakkımı dünya üzerindeki ilk gülümsemesini bozulmaktan korumaktan yana kullanırdım sanırım, o yeter. Gerisi, hatırasını çağırdığım an gözlerimin önüne gelir. Bebek kokusu burnumda, ilk kelimesi ve kuş demek olan guu kulağımda. Tamamdır, iyiyiz! Şarkılar çalar. Kağıt taşı sarar, makas kağıdı keser. Taş makası kırar. Bir Anneler Günü’nde size bir Babalar Günü’nde babaya, birer taş verir. Üzerine onunla birer resminiz yapıştırılmış. Arkasında “Taş kadar sağlam” yazılı. En özenli yazısıyla. İçinizin yağı erir. Mihenk taşı çakmak taşı cinsinden siyah bir taştır; altın veya gümüş üzerine sürüldüğü takdirde, bıraktığı çizgilerden bu madenlerin saflık dereceleri anlaşılır o halde mihenk taşı herhangi bir şeyin saflığının ölçüldüğü bir imtihandır, bir testtir. Bazı şeylerin, misal…anılar torbasındaki taşların, saflığını, saflıklarının derecesini ölçmek, değerlerini biçmek içinse…. bıraktıkları çizgilere bakmaya gerek yoktur. Torba değerli taşları sarar. Çıkarıp içindekileri bakacak olursak ara sıra, yüzümüzde tatlı çizgiler oluşur. Bir de güzel bir şarkı çalıyorsa, işte o zaman tam olur. 

2009-07-21
Bu yazı 1237 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin