Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Çocuğunuzu Keşfedin

Hep söyledim, hep söylerim, çocuk yetistirmek dünyanın en “mesakkatli isi”dir. Acaba dünyada çocuk yetistirmekten daha güç bir is var mıdır, bilmem. Baska hiç bir iş ne bu kadar zorlar insanı, bu kadar büyük acılar verir, ne de bu denli büyük mutluluklar.

Çok büyük bir askın tanımıdır bu aslında. Diger büyük askların bir sonu olabilir, ama bir insanın çocuguna duydugu sevgi, hiç eksilmeden, tam tersine, çocuguyla birlikte büyüyen bir asktır, sonsuza dek süren.

Hep merak etmisimdir, Leonardo Usta, dünyanın gelmis geçmis en büyük sanat yapıtlarından biri sayılan ünlü tablosu Mona Lisa’ya acaba ne kadar emek vermistir. Böylesine büyük bir yapıta verilen emek ile, bir çocugu yetistirmek için verilen emeği karsılastırmak mümkün olabilir mi hiç?

Ne büyük bir mutlulukla, sevgiyle, ümitle dünyaya gelir bir bebek. Yalnızca ana babası degil, bütün yakın çevresi için bir bir mutluluk kaynagı oluverir. Uykusu, sütü, maması, gazı, çisi, kakası, aglaması, gülmesi, emeklemesi, yürümesi, herseyi çok yakın bir sevgi, ilgi ve merakla izlenir çevresi tarafından. Mutluluktan da kaçar insanın uykusu, merak ve kaygıdan da. İnsankızı ve insanoglunun bu kadar yakından ilgi gösterdigi, emek verdigi bir baska varlık var mıdır bu dünyada? Hiç sanmam.

Birşey bizim için ne kadar degerli ise, onunla ilgili içsel çatısmalarımız da o denli fazla olur kaçınılmaz bir biçimde. Çünkü o kadar degerlidir ki bizim için, onu yitirmemek, tehlikelerden koruyabimek, en iyi biçimde yetistirebilmek, ona “mümkün olan” en iyi gelecegi hazırlayabilmek için ne büyük kaygılar, korkular üretiriz içimizde. Çocugumuz ana rahmine düsünce baslar, onunla ilgili kaygı ve korkularımız. Dokuz aylık gebelik boyunca, en büyük kaygımız, onun saglıgına, sag ve salim olusuna iliskindir. “Acaba eli yüzü düzgün, saglıklı bir bebek olarak dünyaya gelecek mi” diye kaygılanırız en çok. Bu kaygı dünyaya geldikten sonra da bütün yasam boyunca sürer gider, hiç eksilmeden. Hep kaygılanırız, onun sag ve salim olmasıyla ilgili olarak. Bu kaygılar, bazı dönemlerde zirveye çıkar. Basına bir kaza mı gelir, kötü arkadas, kötü kisilere uyar da gelecegini karartacak islere mi karısır; olur olmaz birine asık olur da acılar mı çeker, bası derde mi girer; okumaz, bir meslek edinemez, bir baltaya sap olamaz da yasamı boyunca ezik, mutsuz mu olur; vs, vs, vs...

Yalnızca kaygı ve korkular mı, onunla ilgili hayallerimiz, düslerimiz de daha ana rahmine düsünce baslar. Çocugumuza herseyin “en iyisini” vermek isteriz, ona dair hayallerimizi, düslerimizi gerçeklestirebilmek için. Çatısmalar iste bu noktada baslar. Herseyin ‘‘en iyi’’si, çok göreli bir kavramdır oysa. “Neye göre, kime göre iyi” sorusunuda içinde barındırır. Bizim için “en iyi” olan sey, çocugumuz için de “en iyi” sey midir acaba. Her zaman degil elbette.

Yanılgıya düsmemizin nedeni çogunlukla, çocugumuzu kendimizin bir devamı olarak görmemizdir. Kendimizin bir parçası olarak görürüz onu. Oysa o, bizden ve diger eve beyninden aldıgı parçaları, yeniden organize etmis, yepyeni bir biçim almıs, bütünüyle kendine özgü, bizden bütünüyle farklı biridir.

Ana babalardan sık sık isitiriz, “Nasıl oluyor anlamıyoruz. ikisi de bizim çocugumuz, ikisini de biz büyüttük, ikisine de aynı egitimi verdik, ama nasıl bu kadar farklı, nasıl bu kadar zıt karakterli oldular, hiç anlamıyoruz.” Çünkü çocukların dünyaya, biçimi olmayan bir balmumu hamuru gibi geldiklerini, onlara biçimlerini bütünüyle bizim verdigimizi düsünürüz. Oysa onlar, öyle biçimi olmayan bir balmumu hamuru gibi dünyaya gelmezler.

Her çocuk dünyaya, kendi huyları, mizacı, karakteri ile gelir. Yalnızca huyları, mizacı, karakteri ile degil, pekçok beceri, yetenek, ilgi ve egilimlerle de gelir dünyaya. Kisiligi, çevre ve egitim ile birlikte, dogustan getirdigi bu temel yapı üzerinde, iç ve dıs dünyasının karsılıklı etkilesimiyle, yeni yapılar kurarak sürekli yeniden biçimlenir.

Ana baba olarak sunu bastan kabul etmeliyiz ki, ne kadar ugrasırsak ugrasalım, egitim yoluyla, onun dogustan getirdigi özellikleri biraz törpüleyebilir, ufak tefek degisiklikler yapabiliriz ama onun ruhunu ve bedenini sakatlamadan özünü, temel özelliklerini degistirmemiz olanaksızdır. Aynen onu sakatlamadan, omurga ve iskelet yapısını degistiremeyecegimiz gibi.

Elbette, saglıgını koruyarak, iyi bir beslenme, spor ve dinlenme düzeniyle, çocugumuzun genetik potansiyelini geçeklestirmesini, boyunun birkaç santim daha uzun olmasını saglayabiliriz. Ama genlerinde, boyunun kaç santimetre olacagı yazılıysa, ancak o kadar uzatabiliriz.

Elbette, iyi bir egitim ile, asırı hareketli olan çocugumuza, davranıslarını düzenlemesini, kendisini tehlikelerden korumasını ögretebilir; sosyal ortamlarda kabul görmesini, iyi bir egitim almasını, meslek sahibi olmasını, aile kurmasını, çoluk çocuga karısmasını saglayabiliriz. Ama onu, ilaçlarla uyusturmadıkça, bedensel ve ruhsal açıdan sakat etmedikçe, bıraktıgımız yerde duran, hareketsiz, sakin, durgun bir insan haline getiremeyiz.

Her çocuk dünyaya büyük bir yaratıcı potansiyel ile gelir. Herkes resim yapabilir, bir hatta birçok müzik aleti çalabilir, matematik problemi çözebilir, doga yasalarını algılayabilir, okuma yazma ögrenebilir, ögretebilir, istedigi aleti kullanabilir, alet kullanarak pek çok sey üretebilir. Hepimiz, birçok seyi basarıyla yapabilecek bir kapasite ile geliriz dünyaya. Ama içimizden çok azımız, digerleri arasından sıyrılıp, bazı seyleri çok üstün bir basarıyla yaratıp, üretebilir. Herkes müzik aleti çalabilir, ama usta bir besteci ya da virtüöz olamaz. Herkes çamura sekil verebilir, hatta toprak nesneler üretebilir, ama usta bir yontucu olamaz. Herkes dans edebilir, ama dünyaca ünlü bir dansçı olamaz. Herkes dogada birçok sey kesfedebilir, ama büyük bir bilim adamı olamaz…

Kısacası çocuklarımız, her seyi ögrenebilecek kapasite ile gelirler dünyaya. Onlara kesfetme ve ögrenme fırsatı verebilirsek eger, her seyi ögrenebilirler. Onları, bir sanatçı ya da bilim insanı, bir balıkçı ya da çiftçi, bir hekim ya da yargıç, bir ögretmen ya da siyasetçi, kısacası bir meslek erbabı olarak yetistirebiliriz.

Buradaki kritik soru, “onların erismesini istedigimiz yer, acaba aslında bizim ulasmak istedigimiz mi, yoksa onların istedigi yer mi?” sorusudur. Eger çocugumuzu, kendimizin bir devamı, bir uzantısı olarak görüyorsak, o zaman dogal olarak ondan, bizim yapmayı çok isteyip de yapamadıgımız seyleri yapmasını bekleriz. Eger çocugumuz, genetik olarak bize benziyorsa, bize benzer karakter, huy, mizaç, beceri, yetenek ve egilimler ile dünyaya gelmis ve benzer gereksinimlere sahip ise pek sorun olmaz, ciddi çatısmalar yasanmaz. Ancak çocugumuzun bizden çok farklı özelliklere sahip bir birey olarak dünyaya gelme olasılıgı çok yüksektir. Böyle olunca, bizim ona biçtigimiz kaftan ona pek de uygun gelmez, çocugumuzla iliskimizde ciddi çatısmalar yasarız. Aslında saglıklı olan, çocugumuzun bizden farklı bir birey oldugu gerçegini yadsımamaktır. Bu gerçekligi kabul ettigimizde, biz de rahatlarız, çocugumuz da. Ne onun dogustan getirdigi kapasiteye haksızlık etmis oluruz, ne de çocugumuzla iliskimize. Ana baba olarak bize düsen, onun dogustan getirdigi özününü kesfetmesine ve gerçeklestirmesine olanak vermektir yalnızca.

İster ortalama bir insan olarak sürdürsün yasamını, ister büyük basarılara imza atan biri, o bizim çocugumuzdur hep. Yeter ki mutlu, saglıklı, huzurlu, üretken biri olsun. Amacımız aslında onun, iyi bir insan, iyi bir yurttas, iyi bir meslek sahibi, iyi bir es, iyi bir ana baba olmasını saglamak degil midir?

Çocugumuzun her yasta, bizim sevgi, sefkat, güven ve destegimize gereksinim duydugunu, unutmamalıyız. Ana baba olarak, görevimizi mükemmel bir biçimde yerine getirmenin huzurunu yasayabilmemiz için, yalnızca bunları saglamak yeterli olacaktır.

Aslında hepimiz, kendi ana babalarımızdan yalnızca bunları beklemedik mi?

Dr. Aysın Turpoglu Çelik - Psikolog, Psikoterapist
 www.etkilesim.org

2008-04-18
Bu yazı 1244 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin