Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Cinsel Kimlik Gelişimi

Cinsel kimlik, kişinin erkek ya da kadın olarak biyolojik varlığının farkına varması ve kabul etmesidir. Çocuk, kendi cinsine ait duygu, düşünce, tutum ve davranış özelliklerini nasıl kazanır? Kız ve erkek çocuk beden yapıları, cinsel iç salgı bezleri bakımından doğuştan itibaren ayrı yaratılmışlardır. Çocuklar, yapılarında var olan cinsel donanımları doğrultusunda gelişirler. Bir çocuğun kız ya da erkek doğması, cinsel kimliğini kazanması için ilk koşuldur ama yeterli ve tek koşul değildir.

Cinsel kimliğin kazanımıyla ilgili farklı yaklaşımlar bulunmaktadır.

Freud’un çocuk cinselliği konusunda 1915’te yayımlanan ‘Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Tartışma’ başlıklı yapıtı 19 yüzyılın tutucu değer yargılarına indirilmiş bir darbedir. Freud’un cinsel gelişim üzerine yazdıkları genellikle ilgiyle karşılanmıştır. Psikanalizin ilk günlerinde Freud, nevrozların oluşumunda çocuklukta yaşanan cinsel içerikli sarsıcı olayların önemli bir rol oynadığını fark etmiştir. Bir erişkin cinsel bir hayal kırıklığına uğradığında çocukluk cinselliğine dönme eğilimi gösterir. Bunun sonucu, çocuklukta cinsellik çevresinde fırtınalar koparan çatışmaların yeniden harekete geçmesidir.

Freud, çocuk cinselliğinin ilk belirtilerinin, beslenme ya da idrar kesesi ve barsak denetiminin kazanılması gibi, aslında cinsel nitelikli olmayan bedensel işlevlerden kaynaklandığı görüşünü ortaya koymuştur. Bu görüşe göre, çocukta psikolojik ve cinsel gelişim, her biri bir önceki dönemin üzerine kurulan ve önceki dönemlerde kazanılan davranışları da özümleyen beş dönemde tamamlanır.

Oral Dönem:

Gelişimin ilk basamağıdır. Bebeğin ihtiyaçları, algılamaları ve kendini anlatım yolları ağız bölgesinde odaklanmıştır. Parmak emme, anne memesi veya biberondan alınan zevkin yalnız açlığın doyumuna bağlı olmadığı, erojen bir doku olan ağız mukozasının uyarılmasına da dayandığı belirtilmektedir ; bu şöyle de açıklanmaktadır. Eğer bu böyle olmasaydı parmağını emen çocuk, süt vermediği için hayal kırıklığına uğrayıp parmağını ağzından çekerdi. Cinsel heyecan başlangıçta besin gereksinimine dayanmaktadır.

Bu dönem 1-1,5 yıl boyunca sürer. Emme ile amaca ulaşıldığında gevşeme ve suskunluk oluşur. Oral dönemin son aylarında da saldırganlık, ısırma, çiğneme, tükürme oluşur. İnsanlarda var olan yıkıcı eğilimlerin ilk belirtileridir (oral sadizm).

Bu dönemde annenin rolü çok önemlidir. Anne tarafından ihtiyaçları düzenli bir şekilde karşılanınca, bebekte dış dünyaya karşı güven duygusu oluşmaya başlar. Anne bebeğin ilk sevgi objesi olur. Bu dönemde oral ihtiyaçların yeterince karşılanmaması ya da aşırı oranlarda doyurulması normal dışı kişilik özelliklerinin yerleşmesine neden olabilir.

Anal Dönem:

3.yaşın sonuna kadar sürer. Anüsü büzen kaslara giden sinirlerin olgunlaşması sonucu, dışkılama sırasında duyulan zevk, anal erotizmin primer amacıdır. Oral dönemin edilgin varoluşundan etkinliğe doğru geçişi içerir. Anal erotizm, çocuğun bir obje, yani dışkı karşısında birbirine zıt bir biçimde davranmasına yol açar.

Bu maddeyi hem vücudundan atar, hem de sanki sevilen bir objeymiş gibi tutar. Anal ambivalansın fizyolojik kökü budur. Bu dönemde yer alan tuvalet eğitiminde, dışkıyı tutma ya da boşaltım konusunda anne ile ortaya çıkan çatışmalar sonucu çocuk, bir yandan bağımsızlık duyguları, öte yandan ayrılma, bireyselleşme ve bağımsızlaşma isteklerini içeren karşıt duyguları birlikte yaşar. Değerli bir nesne olarak algılanan dışkıyı tutmaktan ya da bir armağanmış gibi anneye sunmaktan duyulan cinsel hoşlanmaya anal erotizm denir.

Fallik Dönem:

Cinsel bölgelerin uyarılmasından heyecan duyma ve cinselliğe karşı aşırı ilgi biçiminde davranışlarla belirlenen bu dönem 3.yaşın sonlarına doğru başlar ve 5.yaşın bitiminde sonlanır. Bu dönemde çocuk, zorunlu olarak işeme yönünden cinsler arasında fark konusunda bilinçli hale gelir. Üretral erotizmin ilk amacı işeme zevkidir.

Bu dönemde penis her iki cinsten çocuğun başlıca ilgi konusu olur. Kastrasyon Kompleksi bu dönemde ortaya çıkar. Kız çocuklar bu organa önceleri sahip olduklarını sonradan yitirdiklerini ifade ederler. Cinsel organlarla masturbasyon yapma eğilimi artar. Bu dönemde erotik ilgi ve dürtüler cinsel organlara ve işlevlere odaklanır.

Çocuk kendi cinsiyle özdeşleşir ve önceki dönemlerden getirdiği cinsel nitelikli dürtülerini cinsel organlara yönelterek yetişkin cinselliğe temel oluşturur. Karşı cinsten ebeveyne yönelik, bilinçdışı cinsel düşler geliştirilir. Freud’a göre çocuk karşı cinsten ebeveynine duyduğu istekle ilgili çatışmayı çözmek için (Oedipus Karmaşası) aynı cinsten ebeveyni ile özdeşleşir.

Bu çözüm uygun cinsiyet kimliği kazanımının temelini oluşturur. Oedipis kompleksi, kız ve erkek çocuklarda farklı biçimlerde yaşanır. Freud bu ayrılığı anatomik yapıların farklı olmasına bağlamıştır. Erkek çocuğun annesine yönelik cinsel dürtüleri kastre edilme korkularından dolayı sona erer. Kız çocuk ise zaten kastre edilmiştir ve penisten yoksun olmaktan kaynaklanan hayal kırıklığı içinde, sevgi beklentilerini bu organa sahip babasına yöneltir.

Kız çocuklarda ilk sevgi objesi olan annenin yerini fallik dönemde baba alır, erkekte ise hep annedir. Oedipus kompleksinin sona ermesiyle erkek çocuk babasıyla, kız çocukta annesiyle özdeşleşir.

Gizli Latent Dönem:

Bu dönem Oedipus kompleksinin sona erişinden erinliğin ilk belirtilerine dek sürer. (6 yaşlarından 11-13 yaşlarına kadar). Bu dönemde kız ve erkek çocuklar, kendi hem cinslerine yakınlaşırlar. Bu dönemin amacı fallik dönemin sonunda çocuğun kendi cinsinden olan ebeveyniyle yaptığı özdeşimi ve kendi cinsiyetine ilişkin toplumsal rolünü güçlendirmektir.

Genital Dönem:

Bu dönem 11-13 yaşlarından, ergenin genç yetişkinlik dönemine ulaştığı yıllara kadar sürer. Freud ergenlerin yasaklanmış davranışları ve dürtüleri anladıkları bu dönemde yeniden uyanan cinsel isteklerinin yansıtılması için hem cins olarak ebeveynlerini reddettiklerini ve ailelerinin dışında birisini bulmaya yöneldiklerini belirtmiştir. Ergen, bir yandan yetişkin erkek ya da kadının bedensel özelliklerini kazanırken öte yandan toplumun kendisinden beklediği kadın ya da erkek rolünü benimser.

Erik Erikson ise ergenliğin her iki cins için kimliğin oluşma zamanı olduğunu ileri sürmüş ve kişiliğin çocukluğun ilk dönemlerinde belirlendiği görüşünü reddetmiştir. Erikson’a göre ergenlik döneminde fiziksel ve hormonal değişmeler, kimlikle ilgili olarak cinsel kimlik duygusu kazanmayı öne çıkarmaktadır. Erikson yaşamı sekiz gelişim dönemine ayırır. Erikson’a göre çevresine güvenemeyen bir bebeğe sonraki dönemde ilgi ve bakım sağlanırsa, çocuk insanlara karşı güven geliştirebilir. Eğer her şey çocukluk dönemi ile açıklanırsa, o takdirde her şey bir başkasının kusuru olarak değerlendirilir ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenemeyeceğini düşünür.

Toplumsal öğrenme kuramına göre ise cinsiyet rolünü öğrenmenin, ilk çocukluktan başlayan ve yaşam boyunca süren bir süreç olduğu, çocukların cinsiyet rollerini, kız ve erkek davranışları ödüllendirildiğinde veya cezalandırıldığında ve erkeksi/kadınsı davranış modellerini gözlediklerinde öğrendikleri öne sürülmüştür.

Cinsel kimliğin oluşumu ergenlik yıllarında olsa da cinsel kimliğin kazanımı erken yıllarda cinsiyet rollerinin farkına varılması ve öğrenilmesi ile başlamaktadır.

Anna Freud insanda cinsel içgüdülerin 13-15 yaşlarında ansızın ortaya çıkmadığını, çocuğun gelişimiyle birlikte işlev kazandığını ileri sürmüştür. Yaklaşık 3 yaşlarında hemen tüm çocuklarda ‘ben erkeğim’ ya da ‘ben kızım’ şeklinde cinsel kimliğine ilişkin temel algılar oluşmaktadır.

3 yaşına doğru çocuklar kız erkek ayrılığını fark edip incelemeye koyulurlar. Bir takım oyunlarla bu merakı gidermeye çalışırlar. Kız çocuk erkek kardeşini yıkanırken izler, kendisiyle karşılaştırır. Kız çocuklar bu durumu eksik doğmuş olmaları, büyüyünce kendi de sahip olacağını ya da erkek kardeşinin de sünnet olup kendisi gibi olacağını düşünür.

3 yaşından sonra çocuklar bebeklerin nereden geldiklerini sormaya başlar. Ardından bebeğin anne karnına nasıl girdiğini sorar. Çocukta cinsel ilgi okul öncesi çağda en yoğundur.

Cinsiyet rolü, kadının ve erkeğin nasıl düşüneceğini ve hissedeceğini belirleyen çevre tarafından verilen bir roldür. Birçok kültürde erkek ve kadının farklılıkları, cinsiyetine göre neyi yapıp yapmayacağı belirlenmiştir. Çocuğun cinsiyet rolünü kazanması, yaşadığı aile, yakın çevre ve toplumun etkisiyle sağlanmaktadır. Çocuk cinsiyeti ile ilgili farklılıkları gözlem ve deneyimleri ile öğrenmektedir.

İlk aylardan başlayarak anne ve baba bebeğin cinsiyetine uygun davranmaya özen gösterir. Kız ve erkek çocuktan beklentileri farklıdır. Çocuğun cinsel kimlik kazanmasında anne babası ile olan özdeşimde önemlidir. Kız çocukla annesi, erkek çocukla babası arasındaki ilişki ne kadar yakın ve olumlu ise özdeşim o kadar kolay olur. Evde kazanılan cinsel kimlikler, çevrede pekişerek olgunlaşır.

Ergenlik döneminde karşı cinsle yakın ilişkiler kurulur. Okul yıllarında çocuklar kendilerini hem cinslerinin tepkilerine göre algılarlar. Bu yıllarda karşı cinse düşmanıymış gibi bakar. Bu durum 12-14 yaşlarında kaybolmaya başlar. Ergenliğin getirdiği biyolojik ve fiziksel değişiklikler karşı cinse olan düşmanlığın hayranlığa dönüşmesini sağlar. Kız ve erkek ergenler birbirlerine yakınlaşmaya, birbirlerinin ilgisini çekmeye ve birlikte bir şeyler yapmaya başlarlar.

Hangi çocuk ve ergenler için cinsel kimlik bozukluğundan söz edilebilir?

En sık görülen özellik, karşı cinsin cinsek kimlik rolü özelliklerinin tercih edilmesi ya da bu özelliklerle yanlış özdeşimdir. Çocuklardan diğer cinsiyetten olmak istediğine dair açıklamalar ve diğer cinsiyetten çocukların gösterdiği cinsiyete özgü davranışların yaygın olarak görülmesi belirgindir. Freudien görüşe göre, erkek homoseksüalitesinin temelinde çözümlenmemiş ya da sağlıksız geçilmiş oidipal çatışmalar yer almaktadir. Sağlıklı çözümde çocuk, baba ile özdeşim kurup baba gibi olmaya çalışarak kastrasyon anksiyetesinden kurtulurken, cinsel kimliği ortaya çıkmaktadır.

Sağlıksız çözümde ise, soğuk baba ile ilişkilerde kopukluk olduğu, bu durumun baba ile çatışmaları yoğunlaştırdığı ve kastrasyon anksiyetesini arttırdığı, anneye erotik, duygusal bağlılık ve bağımlılık duyduğu, böylece cinsel alanda anne gibi bir tutum geliştirdiği, kullanılan primitif savunmaların yeterli olmayışı ile homoseksüalite veya transseksüalite yönünde cinsel davranış ve kimliğin belirlendiği kabul edilmektedir.

Bir görüş, çocuğun heteroseksüel olarak doğduğunu, dominant kontrolcü anne ile soğuk hostil babanın arasında kalan çocuğun oidipal çatışmalarını çözemediğini, annenin çocuğu kendisine bağladığını, bu yolla çocuğun anne ile özdeşim kurarak homoseksüel kimlik geliştirdiğini öne sürer.

Bir başka görüşe göre ise, doğumdan sonra anne deprese ve bunalmış olabilir. Eşinin desteğini kaybetmişse erkeklere ambivalan duygular taşır ve çocuk bunu algılayabilir. Ayrıca çocuk, annenin kendisine yardımcı olacak kız kardeşleri daha çok tercih ettiğini de gözlemleyebilir.

Bu koşullarda, annenin dikkatini çekmek için feminen davranışlara yönelebilir. Anne-baba çatışmaları giderek çocuğun güvensizliğini daha da arttırır. Akranları olan erkek çocuklarla ilişkilerinde itilip kakılması onu kız akranları ile birlikte olmaya iter.

Ergenlik dönemine kadar cinsel kimlik ve davranış sağlıklı gelişmezse, çocuklukta homoseksüel eğilim ve davranışları olabilen ergenin, ergenlik dönemine özgü cinsel tepki yoğunluğu ve çevre faktörlerinin etkisiyle, kaygı yaşamasına ve çocukluk dönemine gerilemesine yol açtığı bildirilmektedir. Duygusal kaygıyı yoğunlaştıran çözümlenmemiş bu çatışma homoseksüel yönelimle çözümlenmeye çalışılır.

Freudien teoriye göre, kızlar penisinin olmadığını keşfettikten sonra anneye karşı kızgınlık duyar, derinden incinir, kendini erkeklere göre aşağıda görür ve bu durumdan da annesini sorumlu tutar. Bu dönemde sevgi objesi olarak babayı tanır fakat yoğun hayal kırıklığı ve engellenmeler anksiyeteyi oluşturur. Anksiyeteye savunma olarak babayla özdeşime ve aşk objesi olarak anne ve diğer kadınlara regrese olmalarına yol açar, erkek bölümüne ait kendilik kavramı geliştirirler. Oidipal kriz sırasında kız çocuğu babasının çocuğunu doğurmak yoluyla kaybettiği penisini yeniden kazanacağı fantezisini kurar.

Oluşan engellemeler ve hayal kırıklığı kadınlığın keşfi sonucudur. Yoksa sevgi objesi olarak babaya sahip olma veya onun çocuğunu doğurma fantezisi değildir. Penis ve eşdeğerinin yeniden kazanılamayacağı gerçeği aşağılık duygularını yoğunlaştırır, bu da baba ve tüm erkeklerden vazgeçmesine sebep olur.

Bu dönemde annesi ile daha erken bağımlılığa regrese olur ve sevgi objesi olarak annesi ve diğer kadınları içine alır. Kadın homoseksüellerin deprese veya yetersiz anne ile agresif eğilimli babadan oluşan ailelerin çocukları olduğu ifade edilmektedir.

Transekseksüalite ve transvestizmde, anne çocuk ilişkisinde simbiyosisle (ortak yaşam) başlayan birlikteliğin ve preoidipal dönemdeki ayrışma bireyselleşme durumlarından sağlıklı bir biçimde geçilememesinin rol oynadığı, oidipal dönemde bu yapının pekiştiği, latent dönemde geliştiği ve ergenlik döneminde belirgin olarak ortaya çıktığı kabul edilmektedir.

Stoller, gerçek transseksüellerin öykülerinde pasif, boyun eğen baba, depresif anne ve güzel çocuk yapılandırılmalarından birinin bulunmasına önem vermektedir.

Simbiyosis sonucu anne ile erken aşırı özdeşim yapılması ve güvenilmez, tutarsız babanın bulunması transseksüaliteyi kolaylaştırır. Pre-transseksüel ergen sosyal dışlanma ve karşı cins rolünü benimsemeleri ile alay edilmesine direnecek ego gücüne sahip değildir.

Ayrıca anatomileri ile kendilik duyguları arasındaki uygunsuzluğun farkına varmayı tolere edemezler. Money ve ark., ‘kendi cinsini tanıma mekanizması’ kritik fenomeninin yaşamın ilk üç yılında oluştuğunu, transseksüellerde bu mekanizmanın azlığından söz edilebileceğini vurgulamaktadır.

Cinsel istek bozukluğu olan kişilerde bilinçaltında cinsel korkuları nedeni ile kendilerini korumak amacıyla isteksizlik duymaktadırlar.

Freud bunun fallik gelişim döneminde belirdiğini ve çözümlenmemiş oidipal çatışmaya bağlı olduğunu düşünmüştür. Bazı erkekler bu dönemde takılı kalmakta ve vajinanın kendilerini kastre edeceği korkusu yaşamaktadırlar. Bilinçaltında vajinanın dişleri olduğunu düşünmekte ve kadın cinsel organı ile temas edememektedir. Kadınlarda buna benzer çatışmalara bağlı olarak istek azlığı yaşamaktadır. Aynı zamanda stres, anksiyete ve depresyona da bağlı olabilir.

Çocukluk döneminde yaşanan cinsel travmalar ya da korkular, yanlış bilgilendirilmeler, kişilik özellikleri, ailenin cinselliğe bakışı ve bu konudaki eğitimi, cinsel rol ve kimlikteki güven ve rahat eksikiliği cinsel sorunlar yaşanmasına sebep olabilir. Vajinismus, orgazm bozukluğu, fetişizm, egzibisyonizm gibi parafilliler, cinsel bağımlılık…

Vajinismus yaşayan bir danışan bu sorunun kaynağını şu şekilde ifade etmişti. 4 yaşlarında iken bahçelerindeki su kuyusunun dibinde yılanın kurbağayı yediğini görür. Daha sonra o kuyuya terliği düşer. Babası terliğini almaya çalışır. Babasının kuyuya düşeceğini düşünür. O sırada danışan çok korktuğunu ve ağladığını ifade eder. Bu olaydan sonra yılan ismini ifade edemediğini ve resmine bakamadığını söyler. Evlendikten sonra eşinin penisinin şeklini ve hareketlerini yılana benzettiğini ve korktuğunu, ona dokunamadığını bu duruma bağlı olarak da vajinismus olduğunu fark eder.

www.terapimiz.net

2008-01-24
Bu yazı 1495 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin