Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Bu yıl Neler Öğrendim

Mini mini birler
Çalışkan ikiler
Tembel üçler..:^)

Oğlum üç yıldır okullu. Okula gidiyor. Ben de onunla okula gidip geliyorum ya her öğlen her akşam…bu da beni bir anlamda, bir kere daha okullu yapar mı? Bir nevi? Bu yazıdaki hareket noktamı işte bu düşünce teşkil etti, umarım bir şeyler ifade ediyordur:

Bugün bir öğrenim yılının daha sonuna geldik. Oğlum da ben de. Çok şeyler öğrendik. Okul öyle bir bilgi dolu yerdir ki içinde öğrenirsiniz, ayrı, bahçesinde bile öğrenirsiniz, mümkündür. Veya, zaten bilmekte olduklarınızın bir kere daha üzerinden geçersiniz. Artık iyice aklınıza girer. Öğrenmenin de yaşı yoktur.

Daha önce sözünü etmiştim, “Bugün neler öğrendik?” Tunç’un öğretmeninin her gün verdiği bir ödevdir ve ben onu çok önemsiyorum. Her ders yılının sonunda da benzer bir “Bu yıl neler öğrendik” değerlendirmesinin yapılmasının gerektiğini düşünüyorum. Bunu belki, belli paralellikleri takip ederek yapabiliriz:

Oğlum bu yıl çevre hesaplamalarını öğrendi, ben çevrede dönen hesapları. İnsanların kendilerine “çevre yaparlarken” ne gibi hesaplar içerisinde olduklarını. Gidiş yollarını.

Oğlum kaç kere kaç “iki yüz” eder, onu öğrendi, ben “iki yüz”lülükler gördüm, üzüntüye uğradım. Neyse, sadece uğradım, orada çok kalmadım. Kim bilir bu yaşa gelene kadar “kaç kere” görmüşümdür, yine de, ve hala, şaşıyorum kalıyorum. İnsanın bir tane yüzü olur.

Oğlum daireyi öğrenirken, ben fasit daireler içerisine kendilerini hapseden insanları izledim.
Sanki gerekeni yapmak mefhumundan habersizler.
Sanki gölgeleriyle yer değişmişler.

Tunç “tahmin ve zihinden işlemler”i başarmaya uğraşadursun, ben bir kez daha, tahminler yürüttükçe insanların ne derin yanılgılara sürüklendiklerini gözlemledim. Bir de insanların zihinlerinde ne işlemlerin döndüğünü durduğunu. İnsanların davranışlarını, tavırlarını tahminlere dayandıramayız halbuki.

Kaleydoskopla bakmak gibi olur bu biraz. Ede ede yanıltıcı görüntüler elde ederiz ve ciddiye alıp da bu görüntülerden hareket etmeye kalkarsak tahmin bile edemeyeceğimiz ölçüde :^) yanılabilir, beraberinde, hayrete düşürücü tutumlar sergileriz.

Hayır, gidip yüreklice sormadan olmaz. İçlerini başka nasıl bileceğiz. İçerimizde neler olup bittiğini görmek için röntgen çektirmez miyiz. İç dünyaları anlamaya çalışırken herhaldelere güvenmek niye?

Hem neden insanlar biriyle ilgili “merak ettikleri bir şey varsa” ona gidip sormak yerine dolambaçlı yollara sapar, araya başkalarını koyarlar? “Seni neden ilgilendiriyor” “Tam olarak neden bilmek istiyorsun”? karşı sorularıyla karşılaşma korkusundan olsa gerek. Bunlara verilecek cevapları olmamasından. Ama, gerçeklerin yolda gelirken türlü sapaklara saptığını, gerçek olmaktan böyle böyle uzaklaştıklarını bilmiyorlar mı sahiden.

Neden, ama neden, biriyle ilgili bu kadar çok şeyi merak ederler ki. Küçük insanlar insanlardan, normal insanlar olaylardan, büyük insanlar fikirlerden konuşurlarmış. Büyük büyük insanlarız, en azından bu küçüklerin bir büyüğüyüz, anneleriyiz, teyzeleriyiz, fikirlerden konuşsak biraz da. İnsanları sohbet malzemesi haline getirmesek?

Yazılı olmayan bir kural: Bir insan hakkında onun yokluğunda kurulan cümlelerin sayısı, onunla edilen sohbetlerdeki toplam cümle sayısını geçmemelidir. Geçiyorsa, iyi niyetten şüphe edilir.

İki bilinmeyenli denklemler. Denklemi çözmek için iki bilinmeyeni de bulmak icap ediyor. Bir tanesi bilinerek denklem bilinir kılınamaz. Nasıl ki, iki kişi arasındaki sorunu tek bir kişiden dinleyip kafalarda adilce çözümlemenin bir imkanı yoksa. Anlaşılmak bir lükstür. Çok daha güzel söylenmişi: “..Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması” (Atilla İlhan, Karantinalı Despina)

Düzlem, doğru, nokta ve açı da, bu seneki derslerde işledikleri konu başlıklarından. Ben de kafa yordum üzerlerinde biraz. Düzlemimi belirlemek, gerekli görüp değiştirmek yılıma damgasını vurdu hatta, ve sonuçları çok da rahatlatıcıydı kendi açımdan, herkese bunu tavsiye ederim, bazen öyle gerekiyor. Doğrularımı gözden geçirdim yıl boyunca, doğru buldum onları. Doğru gelmeye devam ettiler bana. Etrafımdaki eğrilikleri ayrımsadım neden sonra. Her şey netleşti, yerli yerine oturdu. Hangi noktaların üzerinde duruyorum, bakış açım ne, ve buna bağlı olarak da görüş açım? Bunları çalıştım, sınavlar verdim. Notlar tuttum, ve belki kırdım da?

Ağırlık ölçüleri oğluma. Bana ağır gelen şeyler, bana. Bunların da bu sene bir kez daha üzerinden geçildi. Keza fazlalık problemleri…Her zaman bizden daha fazla misketi olan birileri olacaktır. Aradaki fark, matematiğin konusu. Sadece matematiğin. Çünkü nihayetinde, bir niceliktir. Benim küçük yaşlardan bu yana çok iyi bellediğim bir şey var, başkalarının sahip oldukları beni hiç enterese etmedi, çünkü bu dipsiz bir kuyu ve sonu yok. Hiç etrafıma bakmam, onun şusu var, kaça almış, bende niye yok, bende de olmalı, daha çoğu daha çoğu olmalı.. böyle bir düşünce örgüsünü reddediyorum.

Dahası, bu negatif hırsın bereket kaçırdığına inanıyorum. Fazlalık, azlık, bunlar “problem” değil. İşini kendiyle kapışarak, kendindeki en fazlayı çıkarmaya çalışarak, hakkıyla, en iyi şekilde yaparsa bir insan, yavaş yavaş her şeye zaten sahip olur. Yürüyüş bantlarının göstergeleri olur, bilirsiniz. Biri, o ana kadar yakmış olduğunuz kalori miktarını gösterir, yani yapabilmiş olduğunuzu, yanındaki de eğer aynı bu hızla ve eforla gidecek olursanız bir saatin sonunda ne kadar kalori yakmış olacağınızı.

Potansiyelinizin sizi nereye götürdüğünü ve ne kadarına izin verdiğini. Yavaşladığınızda, buna paralel olarak ikinci gösterge de daha düşük bir sayı göstermeye başlar. Gayrete gelir hızlanacak olursanız, bir saatin sonuna geldiğinizde neyi başarmış bitirmiş olacağınızı gösterir aynı gösterge size. Böyle, kendi yapabileceklerimiz arasında karşılaştırmalar..bir tek buna varım. Ve birazcık aklım varsa, bir saatin sonuna geldiğimde, kendi gücümle yakmış olabileceğim en yüksek miktarda kaloriyi yakarım. Yandaki yürüyüş bandında kim var, saçı ne renk ve bakayım kaç kalori yakmış…bu, yetersizliklerinin farkındaki hırslılar için bir merak unsurudur. Eksik olsun. Entelektüel merak fazla olsun.

Bu yıl oğlum için büyük ölçüde problem çözerek geçti. Bense çözüme yönelmek dururken problemi yüksek sesle tekrar tekrar okumayı tercih eden ve bunu yapmayı sürdürmekten bir türlü çözüme geçmeyen ne çok sayıda yetişkin var, bunu müşahade ettim. Büyük vakit kaybı ve enerjinin boşa harcanışı. Oysa ki bu küçükler problem çözmeyi bizden öğrenecekler. Nasıl ki bir ödev verildiğinde oflayıp puflamaktansa onu en güzel şekliyle yapmanın bir onur meselesi olduğunu da bizden öğreneceklerse.

Tembel ve üşengeç veliler olursak göz göre göre sorumsuz bir nesil yetiştiririz. Bu iki kere iki dört. “Bana düşen vazife nedir” sorusunu hiç sormayan bir nesil. Ben işimi bilirim diyen, işi oturup yapmak yerine oturduğu yerden kendisi için yapabilecek olanlara ihale eden, akıllı geçinen bir nesil. Faydalı olmak dururken faydacı olmayı seçen bir nesil.
Ki bu bize kim bilir ki kaç nesil kaybettirir.

İyi örnek olmalıyız. Ödevden kaçılmayacağını, bir işi yapmanın en iyi yolunun, o işi yapmak olduğunu, belleklerine kazımalıyız. Ödevimiz bu bizim de. Yardımcı olamadığımız bir şey mi var. O zaman oturup onlardan önce öğrenmeliyiz. Ortaya kendimizden bir şeyler koymadıkça ortaya bir şey çıkmaz. Şapkadan çıkan tavşan bir illüzyondur. Bir göz yanılgısı. Öyle bir şey yok.

Ben oğluma şunu aşılıyorum. Her sabah evden çıkmadan, aynaya, (hele ki o aynanın sağ üst köşesinde bir de Atatürk (<3) resmi varsa ona) bir bakıp, gördüklerini en önce kendisi beğenecek ve “Atatürk beni böyle görse gurur duyardı” diye düşünecek bir hale getirmeli bir insan kendini. “Bu yaşımdayken, sınıfta, okul bahçesinde, okul yolunda, odamda çalışma masamda..beni nasıl davranırken görmeyi arzu ederdi? Doğru muyum? Çalışkan mıyım?”
Önceki akşam ödevini layıkıyla yaptıysa, ilerliyorsa ve geriye doğru değil doğru yolda ilerleme, anlam üretme kararındaysa, vatana millete hayırlı ise, “ne”nin yanında “nasıl”larını ve niçin”lerini de irdeleyen, okuyan, kafa yoran, doğrusunu yapma kaygısını içerisinde-yüksek ülküleri de hatırında tutan iyi bir Türk genci ise, Atatürk oradan ona gülümser. Hatta göz bile kırpar, mavi mavi. Arkandayım der.

Aynı böyle devam et!

Kolay yollara, karanlık patikalara saptıysa ama…
Benim insanlığa ne faydam dokunabilirden ziyade insanların bana ne faydası dokunurlarda dolanıyor duruyorsa aklı zekası, o aynaya bakacak yüzü var mıdır, olabilir mi. Sanmam?

Oğlum bu yıl boyunca da, bir kompozisyon yazdıktan sonra bir yanlış var mı bir bakmam, varsa düzeltmem için bana getirdi.
Bir bakmak. Düzeltmek. Etrafımda düzeltmeyen çok yetişkin görüyorum. Kıllarını bile kıpırdatmayan. Oysa ki çocuklar çocukturlar ve yanlışlar yaparlar. Benim oğlum da yapıyor, hem de çok…ama benim elim armut toplamıyor, gördüğüm her yanlışının üzerine, her defa eğiliyorum. Kiminde zamanla bir düzelme kaydediyorum, kiminde “henüz” edemiyorum :^( edeceğim :^)

Ama şu var ki, her birini benim meselem addediyor, üzerine kafa yoruyorum, kalp yoruyorum. Bir insan yavrusunu yetiştirmek, meşakkatli. Gün boyunca kaç kereler kendimizi onlara nasihat ederken buluruz, siz beni anlarsınız. “Hayır oğlum, yerde para bulduğunda cebine atmayacaksın, koşup onunla şeker almayacaksın. O şeker boğazından geçmez çünkü bu helal bir para değildir. Onu kaybeden kişi üzülmüştür, belki bu kadarcık paranın bile yokluğu onun hayatını, belli mi olur, etkilemiştir. Evine ekmek götürememiştir, neyi biliyoruz ki. Ve her şeyin ötesinde, onu hak etmek için hiçbir şey yapmadın. Sahibini bulma şansın olmaz çoğu zaman, nereden bulacaksın, o zaman o parayı alacaksın, ama harcamayıp, ihtiyacı olan bildiğin biri varsa yolunca yordamınca ona ileteceksin. İyi ahlak bazen en küçük ayrıntılardadır.

Kimileri sana gülecektir. Önemli mi sanıyorsun. Hayır değiller, bu konuda seni fazla hassas görüyorum, mutlaka kendini güçlendirmelisin, hiç önemli değil arkandan veya yüzüne gülmeleri.. Önemli olan şu ki, Allah Baba bu yaptığını görür ve “Aferin sana Tunç” der. İşte benim senden beklediğim buydu. İyi ahlak, kimseyle alay etmemekte, kimseyi küçümsememektedir. Kendini ancak böyle yaptığında büyük hissedebilen insanların yaptıkları bir şeydir küçümsemek ve sen izin vermedikçe kimse bunu sana yapamaz.

İnsanları giydikleri kürke bakarak kategorize etmemektedir biraz da, ve en temelde kimseye bilerek yanlış yapmamaktadır iyi ahlak. İçinden iyi şeyler geçmesidir insanın, ve kimse bakmazken bile doğru olanı yapma gayreti içerisinde olmasındadır. Ben mi yanılıyorum?

Sahiden, ben yanılıyor muyum? Umarım öyle değildir. Çünkü ben oğluma azim azim bunu, bunları öğretiyorum. Yanlış yaptığında ensesinde bitiyorum. Ensesinde boza pişiriyorum. Birine yanlış yaparsa karşısında ilk beni bulur. Ben çocuğunun yanlışını kapatan anne olmak hiçbir zaman istemem, çünkü bu en başta kendisine ve/ama çevresine de büyük kötülüktür. Yanlış, kapatılmaz veya seyirci kalınmaz. Düzeltilmeye uğraşılır.

Hayatlarımız, tabii ufaklıklarınkiler de, kompozisyonlardan çok farklı değildirler. Sıralı ve aralarında bağlantılı giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden ibarettirler ve her kelimenin, her noktalama işaretinin, anlam bütünlüklerinin üzerinde hassasiyetle durulması lazım gelir.

Zaten.. Bir anne de bir ders yılı sona erdiğinde geriye bakıp, “Bu yıl neler öğrettim” diye düşünmeli. Diye düşünüyorum. Kompozisyon, olmuş mu. Bu da, lekesiz halılar kadar önemli. Tabii benim gözümden bakıldığında.

Oğlum simetriyi gördü bu yıl, ben zaten yıllardır biliyordum. Ortasına mürekkep dökülmüş kağıdın ikiye katlanmış bir hali gibiyiz biz anneler ve çocuklarımız. Biz neysek onlar da o. Bir anne eğer bir insanın arkasından konuşan, sonra işi düştüğünde yapmacık gülümsemesiyle ona yaklaşan yaradılışta ise çocuğu da muhtemelen sınıfındaki her fırsatta alay ettiği, oyunlarından dışladığı çocuğa, bir ödev mevzubahis olduğunda yaklaşmakta bir sakınca görmeyecektir.

Böyle yaptığında onu düzeltmek, annenin boynunun borcu olmalıdır. Yoksa bu kötü tutum, bu “bu işime yarar”cılık nesiller boyu kendini tekrarlayacaktır. Kendi kendine düzelmesini beklemek pek safiyane bir umut olurdu.
Sayı değerlerinin yanında ahlaki değerleri de öğrenerek gitmeli çünkü çocuk. Başka türlü bir değer edinemez, ne de bir değer üretebilir. Korkarım ki değersizlik baskın çıkar.

Grup çalışması yapmayı öğrenmeye başladılar bu yıl. Çalışma grupları, birbirine inanan ve çalışmaya niyetli kişilerden oluşmalıdır. Adı üzerinde. Çalışma. Ve grup.

Her unsuruna ortak ve eşit sorumluluk düşmesinin ve paya düşen görevlerin istekle ve sorumluca kotarılmasının şart olduğu bir yerdir. Bu, ve ödev bilinci bir yerleşirse, takım oyunlarında, münazara takımlarında, ileride iş hayatında, her yerde ama her yerde, doğruyu seçmekte ve yapmakta zorlanmazlar. Yoksa kolaycı, yoksa “iş göremez” insanlar halinde.. yaşar giderler. Ne bir önem kazanır, ne bir iz bırakırlar. O zaman, her şeyin ne anlamı var?

Ders yılı boyunca dersler görülür notlar tutulur. Sonuna gelindiğinde de, dersler alınır, yıl boyu alınan notlar kanaat notuyla birleşir.

Notlar verilir bir başka deyişle. Pekiyi. Veya pek iyi değil.

Önemli bir zamandır.

Bu önemli zamanda, biraz “toplama çıkarma yapma” ihtiyacı hissettim.

Atatürk’ün İlköğretim Okulları Öğrenci Karnelerinin arkasında yer alan sözleri ile nokta: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, gördüğünden anlam çıkarmaktır, ders almak, düşünerek zekayı eğitmektir.”

Her yıl, güzel karneler!
Annelere ve çocuklarına.

 

2008-06-16
Bu yazı 1068 kere okunmuştur.

sevgihansevgihan

mini mini birler büyüdüler..yanılmıyosun ..yüregine saglık çok bekledik yazılarını ama degmiş ...parmakların dert görmesin :^) sevgilerrr

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin