Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Başımızın Belası Virüsler

Şubat ayında haftada 3 gün olmak şartıyla işe geri döndüm, oğlumda dolayısıyla çalıştığım üniversitenin kreşine başladı. Yanlış anlaşılmasın, kreşten çok ama çok mutluyum. Evet, belki Sydney’de bulabileceğiniz en pahalı kreş ama verdikleri eğitim olarak (zaten kreş hocası yetiştiren bir yer) Avustralya genelinde bilinen ve tanınan bir yer.

Kızım Lara’da oraya gitmişti ve açıkçası gelişimi için çok faydalı olduğunun inancındayım. Problem oğlum başladıktan yaklaşık bir ay sonra hastalanmaya başladı… Mart ayında iki defa üst üste zatürre geçirdi, çok yoğun antibiyotik tedavisi falan derken, Kayra’nın ciğerlerine bir türlü gitmeyen bir hırıltı yerleşti kaldı. Şimdi ne zaman kreşten bir mikrop alsa hemen ciğerlerine vuruyor ve hırlamaya başlıyoruz. Bazen hırıltı (sebebi balgam) o kadar çok oluyor nefesi tıkanıyor, odasına buhar makineleri taşınıyor vs. Ne yazık ki virütik olduğu için ilacı yok.

İlk başta doktorlar astım dediler (burası dünyanın en fazla astım hastalarının olduğu ülke olarak tanınır), bir takim astım ilacı verdiler. Bunlardan en önemlisi Redipred denilen sıvı bir steroid, bu ilaç genelde akciğerdeki nefes tünellerini açmaya yardımcı olurmuş ama açıkçası oğlumu hiperaktif yapmak dışında hiçbir faydası olmadı, gece saat 10’larda hala merdivenleri inip çıkıyordu, dolayısıyla da astım olmadığı anlaşıldı.

Antibiyotikler zaten fayda etmiyor derken doktorların en son teşhisi “Happy Fat Wheezer” yani “Mutlu, Şişko Hırıltıcılar”. Gülmeyin hakikaten böyle bir sendrom varmış… Tanımına göre bu sendromdaki bebekler hafif toplu, hırlamaları büyümelerine ve gelişmelerine engel olmuyor, mutlu ama nedeni belirlenemeyen hırıltılara sahipler. Bu sendromdaki bebekler büyüdükçe, ciğerleri geliştikçe bu hırıltıyı atacakmış. Şimdi onu bekliyorum açıkçası… Kışın çok hastalandı, her ay muhakkak bir defa öyle 1 hafta suren bir hırıltılı surecimiz oldu. Simdi havalar ısınıyor, inşallah bünyeside biraz daha kuvvetlenmiştir, biraz daha direnç gösterebilir sağdan soldan gelen mikroplara.

Buradaki doktorları dinlersek, bir bebek/çocuk küçükken ne kadar çok hastalanırsa o kadar direnci artar, ileride o kadar az hastalanırmış… Ben bir anneyim, ben çocuğumun hasta olmasına hiç dayanamıyorum, hiçbir çocuk hastalanmasın. Annem ben küçükken derdi, senin başın ağrısa benimki 10 misli daha fazla ağrıyor diye de inanmazdım, hakikaten doğruymuş, Kayra’nın her öksürüğünde, her hırıltısında benim ciğerlerim parçalanacak gibi oluyor. Ama tabi ki şükrediyorum, Tanrı daha ciddi hastalıklardan korusun yavrumu, yavrularımızı, bu lanet olası şey nasıl olsa büyüdükçe geçecek diye avutuyorum kendimi.

İşin en enteresan kısmı, oğlumu doktorlara taşıdıkça fark ettim ki hepsi bana “oğlunuzun cildi kurumu” diye sorup duruyor. İlk basta niye falan diye sormak aklıma gelmedi, sadece evet diyip geçiyordum, en son doktor ziyaretinde “niye” diye sorunca meğersem “wheezer’lar, yani hırıltı’cılar” hemen hemen hepsi kuru cilde sahip olurlarmış. Bizim oğlanın da cildi feci kuru, hatta bazı yerleri egzama bile denilebilir. Kulaklarının arkaları, dirseklerinin içleri ve bacak arkalarında yer yer kuruluklar olurmuş. Aynı Kayra.

Tabi bu anlattıklarım madalyonun bir yüzü, birde diğeri var, Kayra’nın bu ciğerlerinde hırlamalara sebep olan virüsleri oğlum genelde kreşten kapıp geliyor. Hadi o hırlıyor, anne, baba olarak bize ne oluyor? Tüm kışı enteresan bir şekilde hasta geçirdik, ya boğazımız sisti, ya burnumuz aktı. Sonbaharda olduğumuz asi ise gecen senenin hastalıklarına karsı koruduğu için pek de faydalı olamadı.

Ama bu senenin esas bombası Kayra’nın 2 hafta evvel kapıp geldiği virüstü; adi Coxsackie Virüs A16, İngilizcede Hand Foot and Mouth Disease diye geçiyor, hayır dünyanın çeşitli yerlerine ineklerin, koyunların ölümüne neden olan deli dana hastalığı değil sadece isim benzerliği var. Bu virüs insanları seviyor. Genelde de çocukları. Kreşlerde çok ama çok yaygın, bir nevi çocuk hastalığı olarak nitelendiriliyor, bir defa geçiriyorsunuz bir daha geçirmiyorsunuz. Genelde ayak altında veya bacaklarda küçük sivilcecikler olarak başlıyor, ateş yükseliyor, sivilcecikler, avuç içine geçiyor en son ağzının içi tüm sivilcecik ile doluyor ve bitiyor. Toplam 5-7 gün sürüyor hastalık. Biz bu hastalıkla Lara sayesinde tanışmıştık 1993 yılında ve tüm aile geçirmiştik. Ayakaltı ve avuç içi hadi bir yere kadar da ağzınızın içi bu sivilcelerle dolu olunca insanin hiçbir keyfi olmuyor. Kayra da 2 hafta evvel tanıştı bu hastalıkla, ilk basta ayakları, bacakları kızardı (itiraf etmem gerek ki aklıma Foot and Mouth gelmediği için oğlanı kaptığım gibi hastaneye menenjit diye koşturdum) sonra ellerinin içi en sonda ağzının içi yara oldu, 3 gün yemeden içmeden kesildi yavrum ve toplam 6 gün surdu. Virüs olduğu için ağrı kesici dışında hiçbir ilacıda yok. Allahtan bizler geçirmişiz de bu sefer muaf olduk. Türkiye’deki hiçbir arkadaşım böyle bir hastalık bilmiyor, belki orda yoktur.

Neyse inşallah bu son olur, bundan sonra başlayan yaz sezonunu doya doya yaşarız.

Hepinize sağlıklı günler dilerim

Aslı

2007-10-22
Bu yazı 1444 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin