Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Baba-Oğul

Bizim evde üç kişi yaşar. Çekirdek aileyiz biz. Üç birbirini seven ve iyi vakitler geçiren kişi. Bu hafta sonu biraz değişikti. Size hemen anlatmalıydım, çünkü hemen siz de yapmalısınız, çünkü bu iyi bir şeydi.

Eşim iyi bir adamdır, okuldan arkadaşız biz, o sayede belki, arkadaşızdır da birbirimize, beni sever, ben rejimdeyken bana salatalar çorbalar yapar, elektrik süpürgesi çok sevdiğim bir küpemi kapmışsa, bir an bile düşünmeden gider, eldiven ve ameliyat maskesi alır takar, bahçede o maytlarla ve daha kimbilir ne mikrop şeylerle dolu süpürge torbasını kahramanca açıp küpemi bulur çıkartır, dezenfekte eder ve bana verir.

Sevgi herhalde böyle bir şeydir. Ben de onu seviyorum. Ayrıca sabahları işe bisikletle gitmesini, işten bisikletiyle dönüşünü, belgesel seyretmesini, her gece uyumadan önce kitap okumasını, hayatımı hep güzelleştirmeye uğraşmasını da seviyorum. Ve o çok iyi bir baba. Bakın ne yaptı. Oğlumuzun uzaya olan derinden ilgisinden emin olunca, kitaplar yetmiyor, keşfetmesi gerek dedi, teleskop aldı, geceler boyu yıldız haritaları üzerinde çalıştı didindi, sonra bütün detaylarını inceden inceye düşünüp bir kamp gezisi ayarladı, günler süren hazırlıklardan sonra, Cumartesi sabahı güneş bir mızrak kadar yükseldiğinde, ikisi devasa sırt çantalarını yüklendiler ve devrilmemek için birbirlerine tutuna tutuna, artı olmuş gözleriyle, perspektif gereği gittikçe küçülerek gözden kayboldular.

Hissiyatımı tarif edemem. İki koca gün boyunca ne istersem onu yapacaktım. Evde Tek Başına filmindeki Kevin McCalister gibi özgürüm öhöööözgürüm diye iki kolumu yukarda sallaya sallaya evde koşasım kızakla merdivenlerden karlı bahçeye kayasım geldi. Hiç endişe yapmadım, babası oğlana iyi bakardı. Bir sürü güzel film seyrettim, sinemada ve evde, çıktım dışarı yürüyüşler yaptım, hiç saate bakmadım, hiç ev toplamadım, dağılmıyor ki zaten, demek onlarmış dağıtan, bakın şu işe, müzikler dinledim, Internette dolandım, çiçekler ektim, hiçbirşey yapmadım, harikaydı, harikaydı. Saati kurmadan uyudum...

Ve Pazar akşamı döndüklerinde, hepimiz mutluyduk. Onlar da çok güzel zamanlar geçirmişler. Aralarındaki bağı güçlenmiş gördüm. Oğlum kendi yükünü kendi sırtında taşımıştı, bu önemli, ateşin üzerinde ne piştiyse yemişti, hiç görmediği bir dağ, hiç görmediği bir göl, güzel çiçek tarlaları, esasında daha geniş bir dünyayı görmüştü, dokunarak, basarak. Bir şey daha, bir de kendi gözleriyle bir gezegeni görmüştü, Jüpiter ve uyduları, ne güzel, yıldızları yakından görmüş, çapı genişlemişti. Dünya bir yandan uzay bir yandan onu büyülemişti.

Yeni arkadaşlar edinmişti. Bir astrofizikçi tur arkadaşı bildiklerini onunla paylaşmıştı, dimağı açılmıştı, küçük olduğundan diğer tur arkadaşlarının tırmandığı irtifalara tırmanamamıştı ama bir tur arkadaşı oralara çıkmış, dönerken de ordan ona bir taş getirmişti. Şimdi o onun değerli gizli hazinesi, çünkü Yontma Taş Devri’nden kaldığını düşünüyor, taa o zaman nasıl bir Taş Devri insanının nasıl yontup ne işlerde kullandığı üzerine hikayeler düşünüyor kafasının içinde. Ne kadar güzel.

Resimler de çekmiş. Ağaçların üzerindeki likenleri anlatmış bir başka tur arkadaşı ona da, o da liken resimleri çekmiş, böyle öğrenildiğinde ne unutulur ki. Her şey güzelce kazınır hafızaya. Gerçek renkler ve kokularla. Bir de bana, çiçek resimleri çekip getirmiş. Ne şık hareket. Sadece babası onu koruyup kollamamış hem. O da babasını korumuş. Bir boğayla karşılaşmışlar, bakmış babasının t-shirt kırmızı, rüzgarlığının önünü kapattırmış hemen, hatta demiş ki baba dudaklarımız kırmızı, onları da şöyle kıstırarak saklayalım.
Komik oğlan. Bilmiyor ki dağ havasından yanakları kırmızı kırmızı halbuki...

Ve gece olduğunda çadırlarında, fener ışığında kitabını okuduktan sonra, onca fırtına ve gök gürültüsü sesleri, şimşek ışıkları içinde hiç korkmadan uyumuş. (Uyumadan önce de annemi özledim keşke o da gelseydi ama örümcekler var, görse korkardı demiş :^) Hasılı, bu çocuk doğada kendini kanıtlayıp döndü. Orada yapabildiyse, kentte haydi haydi yapar. Artık biliyorum ki ona bir şeycik olmaz.

Ve biliyor musunuz ne? Giderken perspektif gereği küçülerek gözden kaybolan oğlum dönüşte artık perspektif gereği mi yoksa başka gereklerden mi, gözüme pek bir büyümüş gözüktü.
Bir şey daha, uzun bir yolculuktu. Ankara’dan Göller bölgesine. Dönüş yolunda anneannesinin ve dedesinin doğduğu topraklardan da geçmiş. Akşehir. Köklerinden bazılarını da görmüş oldu böylece. Neden gezeriz zaten, genişlerken derinleşmek için..Dilimizde doğmak anlamına gelen “dünyaya gelmek” diye bir tabir var. Gelmişken madem, köşelerini görmeden olur mu.

Çok verim aldık. Tam bir kazan-kazan durumuydu. Çocukları dünya kazan biz kepçe, çok gezdirmemiz lazım. Ufukları başka türlü açılmaz. Ev okul alışveriş merkezleri üçgeninin dışında neler var, insanları nasıldır, ne yer ne içerler, nasıl düşünür yaşarlar, oraların florası faunası nasıl.. görmeliler onlar. Uzaktan tam olmuyor. Resimler tek boyutlu. Gerçeklerinde başka boyutlar da var oysa.

Anne babalar da birbirleriyle paslaşmalılar, bunu hepimiz zaman zaman yapmalıyız. Birimiz kendini yenilerken, pillerini şarj ederken, diğerimiz alıp çocuğumuzu, veya işte çocukları, onlarla güzel bir şeyler paylaşmalı..özlemeliyiz hem birbirimizi.

Teşekkürler Kayhan.
Söz, ben de bir hafta sonu alıp onu uzay kampına götüreceğim .^)

Nazlım
nazlim.yb@yiyorumbuyuyorum.com

2007-06-14
Bu yazı 1014 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin