Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Doğru beslenmenin sağlıklı yaşamın önkoşulu olduğuna inanmış, hayatın lezzetini doğada ve doğal yaşamda bulmuş çok kıymetli dost, güzel insan Tijen İnaltong bu haftaki konuğum.

Kendisi benim kitaplarından, köşe yazılarından, bloğundan ve televizyon programından çok şey öğrendiğim; tarzını, duruşunu çok beğendiğim, kişiliğine ve yaptığı işlere saygı duyduğum özel bir insan. Bilgili, bilinçli, duygulu, duyarlı, saygılı ve paylaşımcı...

Doğanın ne kadar cömert, yemek kültürümüzün ne kadar zengin olduğunu ve bu çeşitlilikten hem sağlıklı, hem de keyifli olmak adına nasıl yararlanabileceğimizi tatlı üslubu ve ciddi birikimiyle en iyi aktaran kişi. Tijen’i takip etmek insanın hem bedenine, hem de ruhuna iyi geliyor. İşte o kadar!



*Bir şehir plancısı hayatını neden beslenme ve mutfak kültürü üzerine odaklıyor? Nasıl gelişiyor bu süreç?
Ben Şehir Plancılığı okudum ancak mesleğimi hiç yapmadım. O yüzden plancı olarak da görmedim kendimi. Üniversiteyi bitirince bilgisayar sektöründe çalıştım yedi yıl. Sonra Amerika, sonra geri dönüş. İş dünyasına dönmemeye karar vermiştim. Farklı bir yaşam kurmak istememin sebebi Amerika’daki son yılımda yaşadığım tecrübeler. Bir eğitim merkezinde gönüllü olarak çalışmam, orada aldığım kişisel gelişim eğitimleri, kurslara gelenler için yapılan muhteşem yemekler, o yemeklerin insanlar üzerinde bıraktığı etki, benim önümde açtığı ufuk. Sonra bir de organik tarım yapan bir çiftlikte geçirdiğim ay var. Toprakla uğraşmak, organik olarak yetiştirilen besinlerin lezzeti, oradaki arkadaşlarıma yaptığım yemekler. Tabii hepsinden öncesi de var. Ben yemek yapmayı hep sevdim. Yeni şeyler denemeyi, yaratmayı. Onların da etkisi var mutlaka.

* Lezzet ustası, araştırmacı, kitap, gazete, dergi, blog yazarı, televizyoncu, eğitmen, danışman... Var mı atladığım bir şey ☺ Nereden, nerelere desek ?
Çevirmenlik var, halkla ilişkiler var. Hatta ikincisi üzerine alınmış bir yüksek lisans diplomam bile var! Çeviri işini hâlâ zaman zaman yapıyorum. Yani yapıyordum. Şu sıralar pek vaktim olmuyor. Halkla ilişkiler geçmişte kaldı sayılır ama her zaman bir şekilde hayatımda herhalde. Bir de zaman zaman rehberlik yaptım geçmişte. Dokuz aylık aşçılık tecrübemi “lezzet ustası” dediğin için ayrıca söylemeyelim değil mi? Gerçi ben kendimi lezzet ustası olarak görmüyorum ya.

*Amerika’da bir süre yaşamak hayatınızın dönüm noktası oldu diyebilir miyiz? Amerika’ya giden Tijen’le Amerika’dan dönen Tijen arasında ne fark vardı? Neler değişti hayatınızda o dönemde?
Hem de nasıl! Giden Tijen’le dönüşteki Tijen çok farklı. Ben orada kendim olmayı öğrendim. Biz Türkiye’de hep başkalarının istek ve ihtiyaçlarını kendimizinkilerin önüne koymak üzere şartlandırılıyoruz. Gidene kadar ben de öyleydim. Orada “ben” demeyi öğrendim. Buna ihtiyacım varmış, bana iyi geldi. Orada hayatın “üniversiteyi bitirip bir işe girmek ve tek amacının her ne pahasına olursa olsun o işte yükselmek”ten ibaret olmadığını öğrendim. O yüzden de Türkiye’ye döndüğümde dostlarımın önüme koyduğu eleman ilanlarına bakmadım bile. Artık öyle yaşamak istemiyordum. Geçiş dönemi ve yapmak istediklerim konusunda ailem ve dostlarımı inandırma kısmı oldukça zor oldu ya çok şükür artık onlar da kendim için doğru olanı yaptığımı kabul ediyorlar.

* On tane yayımlanmış, harika kitap... Hepsinden kısa kısa bahsedelim mi?
Çok teşekkürler, çok zarifsiniz. Öyleyse şöyle yapalım, sırayla hepsinin yayınlanış hikâyesini anlatalım. Amerika’da yaşarken okuduklarım, gördüklerim, yaşadığım tecrübeler beni epey eğitmişti. Bir kitap yazmayı hayal ediyordum. Kafamda bir taslak vardı ama henüz yerli yerine oturmamıştı. Türkiye’ye döndüğümde Bodrum’da, Buğday Restoran’da (rahmetli Victor Ananias kurmuştu orayı) dokuz ay gönüllü aşçılık yaptım. O tecrübe bana çok şey öğretti. Tabii sevgili Victor da. Kitabın içeriği yavaş yavaş şekillenmeye başladı. O dönemde tanıştığım Ferda Erdinç’e kitap fikrimi açtığımda o da bana yeni yayınlanması düşünülen bir yemek kitapları serisinin editörü olduğunu söyledi ve bu kitabı Oğlak Yayınları için hazırlamamı önerdi. Kabul ettim ve çalışmaya başladım. Mevsimlerle Gelen Lezzetler böyle çıktı. Aslında ben kitabın adını Doğanın Ritimleri olarak koymuştum ancak yayınevi alt başlığı olan Mevsimlerle Gelen Lezzetler’i tercih etti.

Bodrum’da bir yıl daha yaşadım bu kitabı yazdıktan sonra. O dönemde mutfak günlükleri tutuyordum. Pazardan neler aldım, pazarcılarla ne sohbetler ettim, ne yemekler yarattım, okuduğum kitaplar, yaşadığım anlar... Bu günlükler ikinci kitabım olan Tak Sepeti Koluna: Bodrum Pazarından Tatlar, Renkler, Portreler’i oluşturdu. O da Oğlak Yayınları’ndan çıktı.

Sonraki sene yarım günlük bir yemek kursu tasarladım ve adını Mutfakta Zen koydum. Ufak meditasyonlar, farkındalık önerileri ve vejetaryen tarifler vardı bu kursta. Sonraki yıl da o kurs 3. Kitabım olan Mutfakta Zen’e ilham verdi ve onu yazdım. Dharma Yayınları’ndan çıktı bu kitap.

Bodrum’da yaşadığım sene sevgili Füsun Ertuğ ile birlikte bir bitki araştırma projesinde çalışmıştım. O projede çalışırken Bodrum civarında yetişen yabani bitkileri tanımaya başladım. O kadar çok seviyordum ki hem işimi, hem bitkileri, internet gruplarında yazdığım yazılar üzerine İletişim Yayınları bana bitkiler ile ilgili bir kitap yazmamı önerdi. Kabul ettim ve Bir Ot Masalı’nı yazdım. Aynı dönemde Mutfak Dostları Derneği de başlamış ancak yarım kalmış ot yemekleri kitabı için bana geldi. Başka bir yayınevi için benzer bir kitap hazırladığımı söyledim ancak ısrarla benim yazmamı istediler. İletişim Yayınları da sorun olmadığını söyleyince Yurdumun Yenilebilir Otları çıktı ortaya. Ben kitabın araştırması ve metin kısmının yazımından sorumluydum. Tarifleri bir şef hazırladı. Kitabın adı benden değil, bu adla çıkmasını istemedim ancak sözümü dinletemedim maalesef.

Ot kitabı yazarım da meyve kitabı yazamaz mıyım diye düşünüp İletişim Yayınları’na meyve kitabını önerdim. Kabul ettiler. Meyve Ağacından Hikâyeler’i yazdım. Öyle çok meyveli anım varmış ki, bu kitabı yazarken anladım. Çocukluğumda ağaçların üzerinde kitap okurdum mesela! Buraya kadar sırayı iyi biliyorum da sonrasında biraz karışıyor galiba. Arkasından Her Güne Bir Yemek geliyor sanırım. O da adıyla birlikte bana önerilen bir kitap oldu. Yapı Kredi Yayınları’nın “Her Güne” serisinin bir kitabı olarak ortaya çıktı. Sevdiğim, saygı duyduğum kimi dostların, ustaların mutfakla ilişkisini anlatan bir kitap yazmak istiyordum ama araya hep diğer kitaplar girince onu erteleyip duruyordum. Ben bu kitabın yazımını ertelerken çok sevip saydığım iki mutfak ustasını, Tuğrul Şavkay ve Aydın Yılmaz Usta’yı arka arkaya kaybettik. O kadar üzüldüm ki, başka değerli insanları yitirmeden yazmak istedim. Onlar artık hayatta olmasa da bu kitapta olsunlar istediğim için Tuğrul beyin annesi Müjgan Şavkay’dan oğlunu anlatmasını rica ettim. Aydın Usta’nın ailesine ulaşamadığım için onu da yetiştirdiği iki mutfak ustasına sordum. Bu söyleşiler de diğer söyleşi ve mutfak öyküleriyle birlikte Mutfaklardan Taşan Öyküler’de yer alıyor. O da yine İletişim Yayınları’nan çıkmıştı.

Annem Antalya’da yaşadığı için onu ziyarete geldikçe Antalya mutfak güncemi tutuyor, burada yarattığım, yaptığım tarifleri not ediyordum. Bodrum kitabımı çok sevdiğini, ona ayrı değer verdiğini söyleyen dostlar yazımı beş yıla yayılan bu güncenin de kitaba dönüşmesini sağladı ve Turunç Kokulu Düşler Oğlak Yayınları arasında yayımlandı. Son olarak da yine Yapı Kredi Yayınları’nın teklifi ile Mutfaktaki Yaban’ı yazdım. Bana kalsa üçüncü bir ot kitabı yazmazdım ancak bu kitabı müşterileri için yeni yıl armağanı olarak düşündüklerini söylediler. Ben de diğerlerinden farklı bir kitap hazırlayabilmek için çaba gösterdim ve sonuçta ortaya oldukça farklı bir kitap çıktı. Şimdilik kitaplar bu kadar. Fırsat buldukça yenileri de gelecek umarım.
 

    

 

* Halen izlememiş olanlar varsa diye “Tak Sepeti Koluna” programını da tanıtalım okuyuculara... Nedir programın amacı?
Bu programın ana amacı geleneksel lezzetlerimizi, kaybolan değerlerimizi, ölmekte olan el sanatlarımızı, “gerçek” insanları, güzel hikâyeleri, yöresel ürünleri, doğru malzemeleri izleyiciyle paylaşmak.

*Program çekimlerinde sizi çok etkileyen, hep hatırlayacağınız yaşanmışlıkları, lezzet, kişi veya yerleri anlatabilir misiniz...
O kadar çok ki hangi birini anlatsam bilemiyorum. Her bölümde beni çok etkileyen en az bir kişi, bir hikâye (veya lezzet) oluyor. Mesela Ayvalık’ta Girit leblebisi yapan Kıymet ve Mustafa Kidir. Nasıl bir emek, ne zorluklarla hazırlanan bir lezzet! Kıymet aradı geçenlerde, nasılsın iyi misin diye, bir sevindim ki! Lüleburgaz’ın Ertuğrul köyündeki köy müzesini kuran Fatma Efe de öyle. Arada konuşuyoruz. Bambaşka bir insan. İğneadalı balcı Zevki amca keza, yürekten seviyorum onu. Bir kaç ay önce bana bal göndermiş, pakete bahçesinden muşmula da koymuş sağolsun. Urfa’da Hayati Harrani Kadın Destek Merkezi’nde öyle güzel kadınlar, kızlar, çocuklar tanıdım ki yüreğim kıpır kıpır oluyor onları düşündükçe. Kahramanmaraş’ta olağanüstü elişleri yaptıran Sıdıka hanımın evine yemeğe konuk oldum. Her şey ne kadar lezzetli, sohbet ne kadar kıvamındaydı anlatamam. Bozcaada’da çekim yapmak için gittiğimiz 4 Hanımeli’nde çok özel bir dostluk hikâyesinin içine girdim, kâh ağladık, kâh güldük. Kuşadası Kirazlı’da Bahtiyar amca ve eşini düşündükçe gülümsüyorum. O leziz kuskusu yapan İlhan’ı da anımsıyorum hep. Ne bileyim o kadar güzel anılar birikti ki, birini söylesem öteki eksik kalır.

 

* Lezzet’ten ne anlıyor Tijen?
Sevgili arkadaşım Ümit Hamlacıbaşı çok değer verdiğim Kala-Afiyet adlı kitabının önsözünde “lezzetli yemekler yapabilmek için lezzetli hatıralara sahip olmak gerek” diye yazmıştı. Nedense bu soruyu okuyunca aklıma o söz geldi. Lezzet, sağlık, şifa, renk, canlılık, sevgi... Hepsinin harmanı.

*Şimdinin beslenme düzeninde sizi en çok üzen, rahatsız eden şeyler nelerdir? Çocuk beslenmesine de değinirseniz sevinirim.
Gerçekte insan sağlığına zararlı olan bir çok yiyecek ve içeceğin matah şeyler gibi gösterilmesi ve insanların bunlara inanması. Hazır gıdalarda o kadar çok katkı maddesi var ki. En doğru gıda en az işlenmiş, doğallığı en az bozulmuş olan gıdadır. Oysa doğal gıda bulmak gitgide zorlaşıyor. Bazı annelerin çocukları için hiç sağlıklı olmayan ürünler kullandıklarını görüyorum. Margarinlerle yapılan yiyecekler, boyalı gazozlar, gıda boyalı kurabiyeler, salam sosis gibi katkı maddeli yiyecekler gereğinden çok tüketiliyor. Herkes her şeyi evde yapamaz biliyorum ama özellikle çocukların beslenmesinde çok daha dikkatli olmamız gerekir. Örneğin kolalı içecekler kalsiyumun emilmesini zorlaştırır, bunu doktorlar söylüyor. Siz kola içen çocuğa ne kadar çok süt içirirseniz içirin, sütten kalsiyum alması zorlaşacak. Benim tezim (umarım yanılıyorumdur) önümüzdeki on yıllarda kadın erkek herkesin genç yaşta kemik erimesi riskiyle karşı karşıya olacağı.

*Tijen İnaltong’dan “sağlıklı yaşam için beslenme” tüyoları almamak olmaz. Özet olarak neler tavsiye edersiniz bizlere? Mesela sizin daima ve asla’larınız neler bu konuda.
Sade, mevsiminde, doğal, olabildiğince tam besinleri tercih ediyorum elimden geldiğince. Et yemediğim için tahıl, baklagil, sebze, meyve, tohum ve yemişler tüketerek dengeli beslenmeye çalışıyorum. Kolalı gazozları asla içmem, elimden geldiğince şerbetli ağır tatlılar, katkı maddeli gıdalar yememeye çalışıyorum. Açsam ve yemek yiyemiyorsam (mesela) gofret, bisküvi gibi yiyecekler yerine biraz badem veya ceviz, fındık, az da kuru meyve tüketmeyi tercih ediyorum. Arada benim de kaçamaklarım oluyor tabii. Hele de çekimler için seyahat ettiğimiz dönemlerde alıştığım şekilde beslenemiyor olmak beni rahatsız ediyor ancak o da kaçınılmaz.

* Mutfakta Zen kültürlü, bilinçli, öğrenmekten, okumaktan bıkmayan bir kesimin takip ettiği bir blog. MZ’in blog dünyasına girişini, yazılarını, takipçileri ile olan etkileşimini anlatır mısınız?
Mutfakta Zen’i 14 Nisan 2005’te kurmuşum. Yani bir kaç ay sonra 7 yaşında olacak. Şaka gibi geliyor düşününce. O kadar zaman geçmiş demek. O zamanlar çok sayıda yerli yemek blogu yoktu. Ben ilk Defne Koryürek’in hazırladığı Fikir Sahibi Damaklar adlı site ile tanıştım blog dünyasıyla. Bir kere başlayınca da devamı geldi. Blog, kitaplara veya gazete yazılarına göre okur tepkisini çok daha çabuk ve yoğun olarak alabildiğiniz bir ortam. İlk günden itibaren çok sıcak, çok samimi bir iletişim oldu blogda. Bana yazan herkese yanıt vermeyi önemsedim.Canımı sıkan, beni üzen şeyler de yaşadım ama sanal dünyanın mükemmel olmadığını (aynı insanlar gibi) anladıktan sonra bazı şeylerin çok da üzerinde durmamayı öğrendim sanırım. Bloglarda çok uzun ve çok kişisel yazılar oluyor. Artık kimsenin bu kadar çok şey okuyacak zamanı yok diye düşünüyorum. En azından benim yok. Bu nedenle yazıları birer paragraf olarak yazıyorum. Vermek istediğim her ne mesaj varsa onu olabildiğince kısa bir yazı içinde vermeyi tercih ediyorum.

*Çocukların da sevebileceği, sağlıklı, lezzetli ve besleyici Zen bir tarif rica edebilir miyiz?
Bunu bir link ile yapsam? Mutfakta Zen’de paylaştığım, bugünlerde benim de yapacağım bir kek bu, şekersiz, meyveli kekim:
 
Tak Sepeti Facebook Sayfası

Program Detayı

2012-01-28
Bu yazı 4522 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin