Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

“Ne kadar şanslıyım! Çünkü anneyim ”

Ne akademik kariyer ne de dolu dizgin iş hayatı, annelik hayalime engel olamadı. Vakti zamanında uğruna dağları devirdiğim özgürlüğümün üzerini bir kalemde çiziverdim, nikah defterine attığım imza ile… Ve tüm bu fedakarlıkların hediyesi sunuldu bana, altın bir tepside… Artık hamileydim, anneydim. Ama acı kader erken aldı onu benden. Doktorum, “Sakın üzülme! İlk bebek kayıpları çok sık rastlanır” dedi. Ama ben üzüldüm, hem de çok üzüldüm.
Kısa süre sonra hayat, iki inci tanesi bıraktı benliğime. İlkinin adı Elif, diğerinkiyse Yağmur.

“İlk kayıp: Anne sütü…”

İkizlerim, kızlarım, her şeyim, yaşama sebebim, hayatta yaptığım en güzel ve en doğru şeyler. Hiçbir zaman kendimi, onları ilk kokladığım an kadar mutlu hissetmedim. Bu büyülü zaman, hiç bitmesin istedim.

İşi gücü bırakmış, ailemden uzak, tek başıma kızlarımı büyütmekle uğraşırken, hayatın bana verdiği bu güzel hediyenin yanı sıra bir de kötü sürprizinin olduğunu geç de olsa fark ettim. Eş zamanlı doğum yapan arkadaşlarım fazla kilolarından yakınırken ben hızla kilo kaybediyor, ne kadar yesem de eski sağlıklı halime ulaşamıyordum. Doğumdan yirmi gün kadar sonra kendini göstermeye başlayan ve ilk marifetiyle sütümün kesilmesine sebep olan şey her neyse, ilk olarak kızlarımla aramdaki en kutsal bağı koparıp aldı benden. Anne sütünü… Onlara dilediğimce, hayal ettiğimce anne sütü verememenin acısını hep yaşadım. Bunun için bazen kendimi, bazen de kaderi suçladım.

Sık sık yaşadığım kusmalar, günlerce kesilmemecesine devam eden ishaller beni her geçen gün daha da güçsüzleştiriyordu. Bütün bir geceyi tuvalette geçirdiğim ve bir gecede beş kilo verdiğim sabahlar, yüzüm tanınmaz hale geliyor, dizlerimde derman kalmıyordu. Artık yemek yerken dişlerim kum taneleri gibi kırılıp yediklerime karışmaya, saçlarım seyrelip azalmaya ve tırnaklarım kırılmaya başlamıştı. Geceleri yattığımda bağırsaklarımdan su şırıltıları duyuluyordu. Halsizlik, kızlarımın temel ihtiyaçlarını karşılamama bile zar zor izin veriyordu.

Sonuçsuz kalan bir dizi zorlu mide tetkikinden sonra, adını koyamadıkları her hastalıkta olduğu gibi “psikolojik” etiketi yapıştırıp, bir kutu antidepresan ilaçla eve gönderdiler beni. Ama hiçbir faydası olmadı. Ve bunları, kronik ishal belirtilerine dayanarak, bir sürü kalın bağırsak tetkiki izledi. Varabildikleri sonuç “Spastik Kolit” yani “psikolojik”… Bu defa farklı antidepresanlarla döndüm eve. İnsan vücudundaki bu upuzun tünelin iki ucuna da baktılar ama, bu tünelin ortasında yer alan ince bağırsağı kontrol etmek hiçbir doktorun aklına gelmedi maalesef…

Bu hızlı ve anlamsız kilo kayıpları sadece bedenimi değil, tüm sinir sistemimi de bozmuştu. Bu dönemde psikolojik destek almak istediğimi söylediğim bir psikiyatr, “Niye üzülüyorsunuz ki, ne güzel incecik, manken gibisiniz” diye yorum yaptıktan sonra, bu destek arayışım da sonuçsuz kaldı. Belki sinir sistemim hastalıktan bozulmuştu, belki de gereksiz yere kullandığım antidepresanlardan, hiçbir zaman bilemedim.
Kızlarımız on aylık oldular, sonuçsuz tetkiklerle geçen on ay. Giderek umutsuzluğa kapıldığım, ölümü bile düşünür hale geldiğim ve bugün dahi hatırladığımda burnumun direğinin sızladığı üç yüz gün… Artık kızların yemek ve temizlik gibi temel ihtiyaçlarının dışında, kafamı koyduğum her yerde uyuyup kalıyordum. Belli etmemeye çalışsam da annem, telefonda sesimden bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Ah annem ah… İşte o gün, çıkıp geldi annem İzmir’den ve beni sürükleyerek doktora götürdü, yine, yeniden… Artık doktor görmekten ve vücudumun muhtelif yerlerine girip çıkan, ucu kameralı hortumlardan bunalmıştım. Ama son bir gayretle anne sözü dinledim. Çok da iyi etmişim.

 

“Doğru teşhisin konması, annemin kıymalı makarnası”

Tanrının hikmetidir ki, onca profesör, onca doçent muayenesi sonuca ulaşamamışken, devlet hastanesindeki bir iç hastalıkları uzmanı, daha odaya girer girmez hissetti bendeki marazı. “Biliyorum çok bıktın ama, son bir kez endoskopi yapıp, ince bağırsağından parça almalıyım. Şüphelendiğim şeyden başka türlü emin olamam” dedi. Endoskopi’nin iyi sonuç vermesi için yirmi dört saat öncesinden hiçbir şey yememek gerekiyor. Sadece su ve biraz da posasız vişne suyu… On aylık halsizlik ve bir günlük açlıkla ayakta zor duruyordum ki, güzel annem o soruyu sordu, “Ne yemek yapayım? Doktordan dönünce yersin, öldün açlıktan…”. Aklıma tek gelen annemin nefis kıymalı makarnası oldu. Annem makarnayı hazırlamanın telaşında, ben burnumda kıymalı makarna kokusu, aklımda bin türlü soru doktor yolunda… “Acaba kanser miyim? Ben de baba tarafımdaki bir çok kişi gibi kanserden mi öleceğim? Bu yaşımda mı? Şimdi mi? Tam da anne olmuşken.”

Ben endoskopinin yorgunluğundan bitkin, doktorum şüphelerinde haklı olmanın ve kesin bir teşhis koyabilmenin mutluluğu içinde, aramızda raporlar, öylece oturuyoruz. Bu süre uzadıkça, sonucun korkularıma eşdeğer çıkacağını düşünmeye başlıyorum. Doktorumsa, bu karmaşık durumu bana nasıl özetleyeceğini düşünürken derin bir nefes alıyor. “Bak Bahar! Hastalığın tam da şüphelendiğim gibi. Aslında biz buna pek de hastalık demiyoruz. Bu daha çok bir alerji…” diyor.
‘Ne yani, on aydır, bunca hırpalanmamın, ölümden dönmemin tek sebebi bir alerjimiymiş’ diye düşünüyorum. Devam ediyor:

“Bu alerjiye halk dilinde Çölyak deniyor. İngilizcesi Celiac, tıp dilinde ise Gluten Entropati. Yani gluten alerjisi. Gluten denen bu bitkisel protein, senin gibi bu maddeye duyarlılığı olan kişilerin vücuduna girdiğinde, ince bağırsaklarındaki villus’ları -ki bunlar da beslenme zincirinin en önemli halkalarıdır, yok ediyor. Bunun sonucunda da asla beslenemiyorsun ve yediğin her şey, sana yaramadan vücudundan atılıp gidiyor, hatta içtiğin su bile... Bu durum ne kadar uzun süre devam ederse de vücudun o kadar zarar görüyor” diyerek açıklamasına devam ederken, kıpırdamaya mecali olmayan bedenimin içinde sanki havai fişekler patlıyor, ruhum bedenimi almış, dans edip iyi haberi kutluyordu. Normal şartlarda durumuna üzülmesi gereken ben, içimden ‘ölmeyeceğim, bu sadece Çölyak, dünyanın sonu değil’ diye düşünüp şükrediyordum.

Sonra doktorum tedavi konusundan bahsetmeye başlıyor. “Biliyorsun ki, birçok alerji, alerjiye sebep olan gıda ya da maddenin kullanılmamasıyla ortadan kalkar. Bu sebeple, bundan böyle ömür boyu unlu gıdalar yemeyeceksin. Buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan glutenin eser miktarda dahi vücuduna girmemesi gerekiyor. Ekmek, makarna, bulgur, irmik, kısaca aklına gelecek her türlü unlu mamul yasak.”
Dinlediklerimin yarattığı ilk şokla, şaşkın adımlarla eve doğru yürürken, doktorun sözlerini içimden tekrarlıyordum. ‘Ekmek, ma ma makarna yasak!’. Nasıl yani? Neredeyse bir yıldır hem bedenimi hem de ruhumu kemiren bu illetin sebebi belli olmuştu ve ben bunu kutlamak için, kokusu burnumun ucunda gezdiğim annemin nefis kıymalı makarnasını yiyemeyecek miyim? Yiyemedim.

Annemin, “bari bir tabakçık ye, sonra başlarsın diyete…” ısrarına rağmen yiyemedim. Çünkü iki kızım var benim. Sağlığımı hor görecek kadar lükse sahip değilim.
 

“Glutensiz yaşam tarzı ve Miss Caramel’in açılması”

Bir hafta sonra gelen pataloji raporu da doktorumun teşhisini kesinleştirdi, artık resmen Çölyaklıyım. İnsan, böyle bir durumla karşılaştığında, sanki bundan böyle yiyecek hiçbir şey bulamayacağını ve sonunda açlıktan öleceğini düşünmeye başlıyor. Unlu gıdalardan başka yiyecek bir şey yokmuş gibi. İşte bu noktada anneme bir kez daha minnet duyuyorum. Beni ve ablamı, her zaman ekmekten uzak tuttuğu, “karnınızı ekmekle değil yemekle doyurun” diyerek, katıksız yemek yemeğe alıştırdığı için… Bu sebeple ekmeği hayatımdan çıkarmak pek de zor olmadı benim için. Ama ilginçtir ki, sevmediğiniz bir şeyin bile sizin için yasak olması, onu istemenize ve hatta canınızın çekmesine sebep oluyor. Uzunca bir süre, geceleri uyanınca burnuma pizza ve hamburger kokuları geliyordu. Simitçi tezgahlarını talan edip dağıtmak, pastaneye girip önüme gelen her şeyi yemek istiyordum.

Çok araştırıp, çok okuyordum. Her gün, bu konu ile ilgili yeni bir şeyler öğreniyordum. Bu marazı, bu kadar kısa zamanda ve bu kadar hasarsız atlatmamın en önemli sebebi buydu bence… Kronik bir hastalıkla ömür boyu yaşaması gereken bir insanın ilk yapması gereken, hastalığını çok iyi tanımak olmalıdır. Ona zarar veren şeyin hangi kanallarla sinsice vücuduna sızabileceğini bilmesi gerekir. İşte ben de bu araştırmalar sonucunda glutenin, sadece unlu mamullerde değil, rujda, zarf tutkalında, hazır meyve sularında, yoğurtta, salçada, drop tarzı bazı ilaçlarda ve hatta sabun, deterjan ve şampuanlarda bile olabileceğini öğrendim. İşte o zaman, beni bekleyen zorlukların, ekmek ve makarnadan uzak durmanın epey ötesinde olduğunu anladım. Glutensiz beslenmek, benim için bir yaşam tarzı olmalıydı.

En zor olanı da, kızlarımın ilk doğum günü pastasından yiyememekti. Bir de çölyaklı olup da, kendi doğum günü pastasını yiyemeyen çocukları düşündüm.
Sonra da mutfağa girip, hiç olmadığım kadar kendimden emin bir şekilde, sayısız denemeler yaparak, mahrum kaldığım bir çok lezzetin glutensiz versiyonunu ortaya çıkarmayı başardım. Bunu yaparken en büyük yardımcılarım, doğasında gluten içermeyen mısır ve pirinçti… Ve böylece, buğday unuyla yapılan bir çok yiyeceğin pirinç ve mısır unlarıyla da yapılabileceğini keşfettim. Etrafımdaki herkes ortaya çıkan glutensiz lezzetlere bayılıyor, yenilerini denemem için bana cesaret veriyorlardı.

Bu süre içinde, bir yıl kadar bir süre profesyonel iş hayatına dönmeyi denedim. Ama bir çölyaklı için çalışma hayatının, adeta sokakta aç kalmak anlamına geldiğini öğrenmem uzun sürmedi. Çünkü hazır gıdaların hemen hepsinde un veya nişasta kullanılıyor, şehriyesiz diye sevindiğim pirinç pilavlarını bile, içine konan et suyu bulyonlar yüzünden yiyemiyordum. Böreklerle aynı yağlarda kızarmış patatesler ve en son da içinde ne olduğu belirsiz salata sosları sayesinde öğle yemeklerim kabusa dönüyordu. Bir süre de, evden sefertasıyla yemek taşımayı denedim. Önce kendi adıma, sonra da çalışan, okuyan ve askerde olan tüm çölyaklılar adına endişe duymaya başladım. Aç kalıyorduk, aç…
 


Gerek bu konuda ne yapabilirim düşüncesi, gerekse evde biriken bir dolu glutensiz tarif bana bu fikri hayata geçirme cesareti verdi. Ve 2005 yılında, Türkiye’nin ilk ve tek glutensiz unlu mamuller dükkanı olan Miss Caramel’i açtım. Glutenli herhangi bir şey, bu dükkanın kapısından içeri giremiyordu. Bu benim için, çok önemli bir sorumluluktu. Bir çok çölyaklı, bana ve ürünlerimin glutensiz olduğuna güvenerek alıp tüketiyordu. Sağlıkları bana emanetti.
Sadece Miss Caramel’de yaşadığım yüzlerce anı, benim için başlı başına bir kitap konusu. Hayatında ilk defa pasta yiyen bir çocuğun yüzündeki mutluluk, aşuresini kaşıklarken “oh ne kadar da özlemiştim” diyen başka bir çölyaklının sözleri… “Glutensiz tarhana da var” dediğimde boynuma sarılan bir annenin sevinç göz yaşları… Hepsi bana doğru bir iş yaptığımı söyledi. Sayısız dergide, gazetede ve televizyonda haber oldu Miss Caramel. Türkiye’nin dört bir yanından insanlar arayıp tebrik ve teşekkür ettiler, onları da düşünen birisi çıktığı için…

Ama bu güzel ilgi alaka bile, ticari olarak bu hayali sürdürmeme fırsat vermedi ve ben de iki yıl sonra, salya sümük ağlaya ağlaya kapatmak zorunda kaldım Miss Caramel’imi... Uzunca bir süre de, “neden kapattınız, biz şimdi ne yapacağız?” telefonlarının ardından, elimde kalan onca glutensiz tarifi bir araya topladım ve başladım yazmaya.

“Üç yıl aradan sonra Glutensiz Tatlar”

O güne kadar denediğim, geliştirdiğim tüm tarifleri topladığım kitabımın metni elimde, kapı kapı dolaşıyorum yayınevlerini. Çölyakı bilmiyorlar elbet… Henüz bazı doktorlarımızın bile bilmediği, kimilerinin de sadece çocuk hastalığı sandığı bu alerji, insanlığa o kadar uzak ki, sanki bir tek bende var. Bu alerjinin bilinenden çok daha yaygın olduğunu, ama ülkemizde fazla gündeme getirilmediğini, saatlerce anlatmaya çalışıyorum. “Kimsenin bilmediği bir konuda neden kitap basalım?” diyorlar, içimden çıldırıyorum. “Siz basarsanız insanlar okuyacak ve öğrenecekler” diyorum. Satış kaygısından dolayı bir çoğu reddediyor, garanticiler de “sponsor firma bulun, masrafları karşılasınlar basalım” diyor. “Sponsorum olsa size neden geleyim” diyorum içimden ve uzunca bir süre küstürüyor bu olanlar beni.

Ta ki, 2010 yılında alakasız bir sohbet sırasında, hiç tanımadığım birisi beni yeniden cesaretlendirene kadar. Geçen üç yıl içinde, Türkiye’de bilinen Çölyaklı sayısı ikiye katlanmış, gazetelerde dergilerde yazılmış çizilmiş. Artık daha fazla insan biliyor. Bu sefer kitabı kabul ettirmem o kadar da zor olmadı. Kitabın metninden fotoğraflarına kadar her şey hazırdı. Bu sefer de kitabım, Türkiye’nin ilk glutensiz yemek kitabı olacak derken, benimki basılıncaya kadar, bu konuda iki kitap birden çıktı piyasaya. İmrenerek inceliyorum ilk kitabı, “çok güzel basılmış ama, keşke biraz daha dikkatli olsalardı” diyorum ablama. “Çünkü biz soya sosu yiyemiyoruz…”

Bu konu çok hassas, insanların sağlıklarının vebalini taşımak kolay değil.
Artık bir sosyal sorumluluk projesi olarak gördüğüm kitabım “Glutensiz Tatlar” kitapçılarda, raflarda.
Nihayet, eski müşterilerime verdiğim sözü tutmuştum ve Türkiye’nin her yerindeki çölyaklı çocuk, doğum gününde annesinin yapacağı pastayı yiyebilecekti.
Ve en önemlisi, kaderin bana uygun gördüğü bu marazı, kendime hem iş hem de mutluluk kaynağı haline getirebilmiştim.

BAHAR YAKA

Gastronot
Kitchen-art
Houtecuisine

2011-06-08
Bu yazı 3572 kere okunmuştur.

Burcuakgul_drBurcuakgul_dr

Yazınız ve bakış acınız icin sevgiler tebrikler

Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin