Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Pestisidler
Gıda güvenliği ve toksisite denilince akla ilk gelen sorun tarım ilaçları ve özellikle pestisid denilen böcek öldürücüler olmaktadır. Her yıl İngiltere 30 bin tonun, Amerika ise 200 bin tonun üzerinde pestisid sıkmaktadır tarım alanlarında. (1,2) Organik tarım yönetmeliklerinde sadece 4 çeşit kimyasal maddenin oldukça sınırlı koşullarda kullanımına izin verilirken, konvansiyonel tarımda yaklaşık 450 farklı kimyasal ilaç kullanılmaktadır. Öyle ki masum ve sağlıklı bilinen elma, soframıza gelene kadar 36 farklı pestisid tarafından tam 16 defa ilaçlanabilmektedir. Sözde kimyasal savaşa karşı çıkan ABD 1990 yılının Mart ve Mayıs aylarında dünya çapında 60 bin ton zehirli zirai ilaç ihraç etmiş ve en çok ilaç ithal eden ülkeler sıralamasında Türkiye altıncı sırada yer almıştır. (16) Rusya ile sebzelerimizdeki kimyevi kalıntılar sebebiyle ikidir ihraç sorunları yaşıyor olmamıza şaşmamak gerek demek oluyor bu.

Kamuoyunun en çok merak ettiği soru, bitki yetişirken kullanılan pestisidlerin toplanan mahsulde gerçekten bulunup bulunmadığı. Önce şu ön bilgiyi bir geçelim; herhangi bir bitkideki ya da bu bitkiyle beslenmiş hayvandan elde edilen besindeki pestisidden söz ederken araştırmacılar “tortu” ya da “çözelti” terimini kullanırlar. Hükümetin ve bazı uzmanların bizleri telkin amaçlı yayınladığı raporlar pestisid çözeltilerinin son ürüne pek ulaşamadığını söyleye dursun, 1999’da yapılan bir araştırma bütün konvansiyonel sebze ve meyvelerin yaklaşık yarısının bu çözeltileri bulundurduğunu gösteriyor.(1) Yumuşak turunçgil meyvelerinde ve elma, armut ve çilekte bu oran %70’lere dahi çıkabilmektedir. Önceden paketlenmiş olarak satılan sebze ve meyvelerde ise oran daha da artmaktadır. Bu paket sebze ve meyvelerin en çok çocuklarımızın okul kantinlerinde satıldığını da hatırlatalım.

Kafaları kurcalayan ikinci soru ise eğer pestisidler dışarıdan uygulanan bir püskürtme sistemi ise nasıl oluyor da onca zorlu doğa koşullarını atlatıp hala yüksek oranlarda son üründe kalabiliyor? Modern teknoloji sağ olsun burada da üzerine düşeni yapıyor. Zorlu hava koşullarının bu toksinlerin çoğunu mahsul üzerlerinden kaldırdığını bilen uzmanlar, artık bitkiler ile sistematik çalışan ürünler elde etmeyi başarmış durumdalar. Bitkiyle temasa uğradığı anda bu kimyasallar bitki dokusunun bir parçası haline geliveriyorlar. Tabii bu durumdan mahsul sahipleri çok memnun, çünkü yağmur ve rüzgâr zehirleri yıkayamıyor bitki üzerlerinden. Satan mutlu da, alan mutlu mu acaba? Eğer bu gerçekleri bilmiyor isek sorun yok tabii. Ancak şöyle birkaç araştırma karıştırınca insan, kendi kendine şu soruyu sorabiliyor: “Eğer doğanın yağmuru, çamuru ve rüzgârı temizleyemediyse bu zehirleri, acaba ben yemeden önce suyla yıkayarak nasıl temizleyebilirim?

Bu soruyu benden önce aklına getiren birkaç kişi olmuş iyi ki de bir istatistiksel araştırma yapmışlar. Bu araştırmanın sonuçları korkularımızı doğrular cinsten. Patates, elma ve brokolinin gönüllü olarak katıldığı bu araştırmada, en titiz yıkama usulleri sonrasında bile pestisidlerin nerdeyse %93’ünün temizlenemediği görülmüş. Araştırmacılar sebze ve meyveleri soymanın ya da sap ve kökleri kesip atmanın bu riski az da olsa azaltabileceğini (ki bu bölgeler bitkinin besin açısından en zengin yerleridir) ancak hiçbir zaman tamamen yok edemeyeceğini vurguluyorlar. Bunun nedeninin de zehirin sadece bitkinin yüzeye yakın bölümlerinde değil, artık tamamen bütün dokularına yayılmış olması olduğunu belirtiyorlar. (1)


Pestisidlerin insan vücuduna ne gibi zararları olabileceği konusunda da biraz bilgiler verelim. Doğada hiçbir örneği olmayan bu kimyasal maddeler canlılardaki kalıtsal özelliklerin aktarılış şeklini değiştirerek genetik mutasyonlara ve zararlara yol açmaktadır.(3) Bu nedenle pestisid püskürtülmüş gıdaları tüketen bireylerin, diğerlerine göre mutasyona uğramış hücreler oluşturma riski daha yüksektir. Amerikan Çevre Koruma Dairesi’nin (EPA) pestisidleri kanser riski taşıyan faktörler listesinde ilk üç sıraya koymasının nedeni bu olsa gerek.(1) Yine aynı şekilde Kanada, Danimarka ve Hawaii’de yapılan araştırmalar pestisid kullanımı yüksek olan çiftliklerde çalışanların beyin, prostat, mide, deri ve göğüs kanserine yakalanma olasılıklarının arttığını göstermektedir. Dünya sağlık teşkilatının tahminlerine göre dünyada her yıl 220 bin kişi ziraat ilaçları zehirlenmesinden ölmekte, 25 milyon kişi de çeşitli hastalıklara yakalanmaktadır. (16)

Pestisidlerle ilgili bilinen bir diğer önemli sorun, bunların östrojen benzeri yapılar olmasıdır ve bu nedenle “yabancı östrojenler” sınıfında incelenirler. Pestisidler bu özelliklerinden dolayı insan iç salgı bezlerinin işleyişinde bozukluklara yol açıp nedeni belirsiz ve yavaş ilerleyen hastalıklardan da sorumludurlar. Birçok beslenme kliniğinin hamile olan veya adet düzensizlikleri ya da adet öncesi aşırı sendromu (PMS) bulunan bayanlara organik gıdalara geçmelerini tavsiye etmesinin nedeni bundandır. Prof. Dr. Mine Yurttagil beslenme dengesizliği bulunan 30 anne sütü örneğinde inek sütüne göre daha fazla pestisid çözeltisi saptamıştır ve bu nedenle özellikle bebek emziren annelere organik gıdaları önermektedir. (18) Aşırı yabancı östrojene maruz bırakılmak erkekler için de hiç doğal değildir. Nitekim Danimarka’da yapılan 15,000 erkeğin incelendiği ve tam 61 sayfalık bir raporun oluşturulduğu araştırma, pestisid çözeltisine daha çok maruz kalan erkeklerin son 50 yıl içerisinde sperm kalitesinin ne kadar düştüğünü gözler önüne sermektedir. (1)

Eminim aranızda “Artık bu kadarı da fazla, eğer bir madde gerçekten böyle zararlar içeriyorsa devlet ya da devlet daireleri bunun kullanımına izin verir miydi?” ya da “Hem sonra yönetmelikler var, insan sağlığına zarar oluşturacak üst limit sınırları var…” diye isyan edenleriniz olacaktır. Ancak üzücü gerçek şu ki eğer doğru kişiye yeterince para ödüyorsanız açılmayacak kapı yok gibidir. Nitekim konu insan sağlığı gibi çok mühim bir konu dahi olsa bu gelenek değişmiyor. Bu konuyu daha fazla merak eden okurlar benim beslenme bülteninde yayınlanan “Susurluk gibi FDA” ve “Bu Sabah Hormonunuzu İçtiniz mi?” başlıklı yazılarımı okuyabilirler. (4,5) Bu yazılarda da anlattığım gibi Monsanto ve benzeri büyük kimyasal anonim şirketleri, sözde ilaç ve gıda güvenliğini denetleyen devlet dairelerine sığırların süt üretimini arttırmak için onlara büyüme hormonu verilmesi gibi çok vahim konuları dahi demokratik bir uygulama olmaksızın kabul ettirebiliyor.

Tarım ilaçlarının güvenlik üst sınırı uygulamalarına gelince… Her şeyden önce şimdiye kadar uygulanan test yöntemlerinin hiçbirisi bu ilaçların çok düşük miktarlarının kronik (süreğen, uzun süre) etkilerini araştırmamıştır. Üstüne üstlük tarım kimyasallarının çocuklar gibi savunmasız popülâsyonlara ne gibi etkileri olabileceği konusunda hiçbir fikir yoktur. Her bir kimyasal için bir üst limit konulmuş olsa dahi, bu kimyasalların kombinasyonlarının (kokteyl etkisi olarak da bilinir) vücutta ne gibi etkilerinin olabileceği konusunda çok az araştırma bulunmaktadır. Hâlbuki 2004 pestisid komitesi topladıkları bitki örneklerinin %65’inde birden fazla pestisid türü çözeltisi olduğunu vurgulamaktadır. Pestisid üst sınır testleriyle ilgili bir diğer sorun, analiz için laboratuara gönderilen örneklerdeki kayda değer toksin kayıplarıdır. Öyle ki 1999 raporlarında bazı istikrarsız kimyasalların laboratuar koşullarında normal seviyesinden 5 kat daha az seviyelere inebileceğini göstermektedir. Bu durum filanca laboratuardan “güvenli” onayını almış herhangi bir tarım ürününün aslında ne kadar pestisid bulundurduğu konusunda ciddi sorular doğurmaz mı?
Pestisid tortularının tüketiciye ulaşan tarım mahsulünde ne miktarlarda olduğu ve bu miktarların ne gibi zararlarının olabileceği konuları hala belirsizlikler ve araştırma eksiklikleri içeriyor, orası kesin. Ancak bu konuların açıklığa kavuşmasını beklemek yerine kendilerini güvenliğe almak isteyen tüketicilerin en mantıklı seçeneği organik gıdaları seçmek olacaktır. Organik gıdalarla beslenen tüketicilerin bu kimyasalları sindirme oranı çok daha düşüktür. Bunu anlayabilmek için önce herhangi bir bitkinin neden kimyasal ilaca ihtiyacı olduğunu anlamak gerekir. İnsan emeğini makine gücüyle yer değiştirerek toprak biyolojisini bozduğunuz zaman o toprakta yetişen bitkinin enerjik frekansı yani sağlığı düşük olacaktır. Enerjik frekansı düşen bitkiler, haşereleri ve parazitleri kendilerine çekerler. Araştırmalar böceklerin bitki frekanslarını nerdeyse 1 kilometre mesafeden dahi alabildiklerini göstermektedir. (3)

Hâlbuki organik tarımda toprak biyolojisi çok daha dengelidir, bitkiler sağlıklıdır, sıvı oranları daha düşüktür ve hücre duvarları daha sağlamdır. Bu durumda doğal olarak böcek öldürücüye olan ihtiyaç çok daha az olacaktır çünkü böcekler sağlıksız bitkileri seçerler bu doğanın kanunudur. Zaten eğer böcek öldürücüler çözüm olsaydı, 1945’lerden bu yana yüzde 3,300’lük kimyasal ilaç artışına rağmen tarım mahsul kayıpları %20 artmış olmazdı.(1)

Aşağıdaki listeyi, organik beslenmeye 100% geçiş yapma imkânı olmayan okurlara pestisid güvenliği açısından bir fikir vermek için ekledim.(6) Listenin bir tarafı en fazla pestisid çözeltisi bulunduran, diğer tarafı ise daha az pestisid çözeltisi riski taşıyan konvansiyonel tarım gıdaları içeriyor. Hiç değilse okurlar listedeki yüksek çözeltili sebze ve meyveleri organik seçerek riski azaltabilirler.

Yüksek Oranda Pestisid Çöz. İçeren Gıdalar
Çilek
Dolmalık Biber (Yeşil, Kırmızı)
Ispanak
Kiraz ve Vişne
Şeftali
Sap Kerevizi
Elma
Kayısı
Taze Fasulye
Armut
Salatalık
Patates

Düşük Oranda Pestisid Çöz. İçeren Gıdalar
Avokado
Mısır
Soğan
Karnabahar
Üzüm
Muz
Erik
Taze Soğan
Karpuz
Brokoli
Brüksel Lahanası
Ananas

1.2. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar
Pestisidlerden sonra gıda güvenliğini sarsan bir diğer çok önemli konu, genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) olmaktadır. GDO içeren tarım mahsullerine verilen bir diğer mizahi isim, eski korku filmi kahramanı olarak tanıdığımız ve laboratuar ortamında üretilen bir canavar olan Frankeştayn’dır. Biyoteknoloji uzmanlarının neden bazı bitki tohumlarının genleriyle oynadığını açıklamadan önce, Fatih Uğur ve Ayşe Adlı’nın “Sırada Genetik Tufan mı Var?” başlıklı yazılarından GDO’nun tanımını bir öğrenelim:

“Genetiği değiştirilmiş organizmalar, kısa adıyla GDO’ lar, bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da kendi doğasında bulunmayan bir karakter kazandırılmasıyla yeni bir canlı organizma elde edilmesi anlamına geliyor (7).”

GDO’lu üretimleri destekleyen çok uluslu şirketlerin öne sürdüğü en büyük neden, daha fazla ürün veren ekim alanları yaratarak dünya açlığına çare bulmaktır. Hâlbuki genetik mühendisliğinin ilerlemesi ve GDO’lu tohumların köylülere büyük vaatlerle satılmasından itibaren özellikle gelişmekte olan ülkelerde süratle bitki çeşitliliğinde azalmalar ve gıda yetersizlikleri görülmeye başlamıştır. Fatih Uğur ve Ayşe Adlı’nın hazırladığı yazıda da belirtildiği gibi, GDO’nun kullanıldığı tarım alanları, genellikle mono kültür (tek bir tarım ürününün sürekli kullanıldığı) tarım alanları olduğu için zamanla verim büyük ölçüde azalmaktadır. Bunlara en güzel örnek, GDO’lu tohumlara evet imzasını ilk atan ülkeler arasında bulunan ve GDO’lu soya üretiminde dünyada ilk üç arasında yer alan Arjantin’dir.

Sözde haşerelere dayanıklı soya tohumları, Arjantin’de köylülerin gittikçe daha fazla tarım ilacı kullanmasına sebebiyet vermiştir. Bu sürekli artan toksinlik büyük çapta bakteri çeşidini ortadan kaldırmış, bakteriler olmayınca çürümeyen soya bitkileri ekosistemi olumsuz yönde etkileyerek sürekli yeni ekilme alanlarının açılmasına neden olmuştur. Neredeyse 26 bin kilometre kare ekilmeye elverişli alan ziyan edilmiş, 150 bin küçük çiftçi ailesi topraklarından sürülmüştür (7). Üstelik ülke genelinde 18 yaşın altındaki çocuklarda görülen yetersiz beslenme belirtileri yüzde 40’ların üzerine çıkmıştır. Bu durum hemen akıllara şu soruyu getiriyor: “Genetik teknolojisi dünyadaki en büyük üç üreticisinden birisinin çocuklarını dahi besleyemez iken, bütün dünyayı nasıl besleyecek?

Organik tarım uzmanı Levent Gürsel Alev, GDO’ya destek veren büyük anonim şirketlerinin asıl amacının dünya açlığına çare bulmak değil, dünya gen kaynaklarına sahip olmak ve yiyecek kontrolünü ellerine almak olduğunu belirtmektedir (7). Yüzyılımızın yeşil altını olarak görülen gen kaynakları, ülkemizin de içerisinde bulunduğu birçok üçüncü dünya devletinde batılı ülkelere göre çok daha çeşitlidir. Şöyle ki bugün ülkemizde var olan 11 bin bitki türü, bütün Avrupa kıtasındaki bitki türü sayısına neredeyse eşittir. Ülkemizin bitki örtüsünün üstünlüğü bununla da bitmiyor. Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu’nun da belirttiği gibi deniz seviyesine yakınlığı sebebiyle dördüncü ve son buzul devrini yaşamayan Anadolu topraklarındaki bitkiler, evrim sıralamasında buzul devri gören topraklardaki bitkileri 100 bin yıl önden takip etmiştir. (8) Bunun bilincinde olan Monsanto gibi dev biyoteknoloji şirketleri gözlerini biz ve bizler gibi gelişmekte olan diğer ülkelerin tarım bitkilerinin tohumlarına dikmiştir.

Bizlerin evrimini tamamlamış ve bol çeşitli tarım bitkilerinin tohumları, (yani yeşil altını) batılı ülkelerin GDO’lu tohumları ile yer değiştirdikçe bu ülkelere ve anonim şirketlere olan bağlılık kaçınılmaz hale gelecektir. Çünkü GDO’lu tohumlar ile ilgili çok önemli bir konu, bunların soyu kesik tohumlar olması. (8) Yani genetikleriyle oynandıkları için tohum vermiyorlar, diğer adıyla ebter tohumlar. O nedenle çiftçi her yeni ekim yapmak istediğinde, arazisini büyütmek istediğinde ya da bir dönem tarıma ara vermek zorunda kaldığında yine paşa paşa bu biyotek endüstrilerinden tohum satın almak zorunda. Tohuma olan gebeliğin yanında gereksiz kimyasal araç yakıtlarına, pahalı tarım makinelerine ve ilgili ebter tohumuyla birlikte satılan böcek öldürücülerine olan ihtiyacın artması da cabası. Bu durum dışarıdan alınacak yüksek borçları da beraberinde getirecektir. Üstelik bitki çeşitliliğinin azalmasıyla yine batılı ülkelerden ithal edilen paketlenmiş işlenmiş süper market gıdalarına, sözde sağlık vadeden takviye besinlere ve yabancı medikal ilaçlara ilgi de artacaktır. Bu eğer gizli sömürü değil ise nedir?

Görüldüğü gibi hatırı sayılır sayıda uzman, gıda ve tarım endüstrilerinde kullanılan genetik teknolojisinin küresel açlığa çareden çok neden olacağı görüşünde birleşmektedirler. Bununla kalmayıp GDO’lu ürünler kimyasal artıkları da geride bırakacak bir gıda güvenliği riski taşımaktadır çünkü bütün kimyevi madde kalıntıları er ya da geç ekolojik sistemde yok olurken, GDO’lu ürünler ise tam tersine çoğalma ayrıcalığına sahiptir. (7) Antibiyotiğe karşı direnç kazanmış olan GDO’lu ürünler, insan vücudundaki bakteri dengesini olumsuz yönde etkileyerek, zamanla antibiyotik tedavisinin sonuç vermemesine yol açabilmektedirler. Arpam Pusztai isimli bilim adamının araştırmalarında GDO içeren patates farelerin iç organlarına ve bağışıklık sistemine zarar vererek kanserlere yol açmıştır. Benzer şekilde mayanın fermantasyonunu arttırmaya çalışan bilim adamları, istemeden aynı mayadaki bir doğal toksinin miktarını 40 ila 200 misli arttırdıklarını fark etmişlerdir. Daha hızlı büyüyen bir domuz geliştirmek isteyen uzmanlar, hasta domuzlar üretmişlerdir. Tütünden bir tür asit üretmeye çalışan teknisyenler, bilinmeyen bir zehir oluşumuna yol açmışlardır. Yüzyılımızda gittikçe artan besin alerjileri yine GDO’lu ürünlere bağlanmaktadır.

Eldeki bütün teknolojik imkânlara rağmen, bilim adamları gen aktarımı sonrasında neden bu beklemedikleri sonuçları almaktadır? Bu sorunun yanıtını, 10 yılı aşkın bir süredir GDO’lu ürünlere karşı birçok kampanyada görev alan Jeffrey M. Smith söyle açıklamaktadır:

“Başka bir canlıdan alınan, ya da laboratuar ortamında kodifiye edilerek üretilen bir gen diğer bir canlıya aktarıldığında,(aktarımın yapıldığı canlıya ait) gerek RNA kod değiştiricileri, gerek proteinleri kodifiye eden fosfat-sülfat-şeker ya da lipit yapıları, gerekse Chaperon denilen bazı protein türlerinin etkileşimiyle ekosistemin hiç tanımadığı protein molekülleri oluşturulabilir. Canlılardaki bu karmaşık işlemler tabiat ana tarafından evrim sürecinde milyonlarca yıldır test edilmekte ve ekosistem başarıyla sürdürülmektedir. Ancak mazisi topu topu 40 seneyi geçmeyen genetik teknolojisinin testleriyle yaratılan bu yeni protein türlerinin canlılara ve insanlara zarar vermeyeceğini ummak yüzyılın en büyük hatasıdır (7).”

Genetik teknolojisi ile ilgili en korkutucu iki gerçeği henüz duymadınız. Bunlardan ilki GDO içeren bir gıdanın etiketlenme zorunluluğunun olmaması. (7) Öyle ki şu aralar marketten rastgele aldığımız bir gıdanın içerisinde GDO içeren bir molekülün olup olmadığını anlamanın tek yolu artık o gıdayı tam teşekküllü bir laboratuara götürüp test ettirmek ne yazık ki. Bunu öyle düşük bir olasılık sanmayın; 1996’larda 15 bin kilometrekarelerde gezinen dünya genelindeki toplam GDO’lu tarım alanı miktarı, 10 seneden az bir süre içerisinde 2003’te tam 400 bin kilometrekarenin üzerine çıkmıştır. (9) Genetik teknolojisi liderlerinin etiketleme kanununu kaldırma konusunda bu kadar ağır savaşlar vermelerinin çok önemli bir sebebi var tabii. Böylece GDO içeren bir gıdanın insanlara verebileceği negatif bir etkinin takibinin yapılabilmesi ve kayıtlara geçmesi ihtimalini ortadan kaldırmış oluyorlar. Diyelim siz bir annesiniz ve bebeğinize soya bazlı bir mama alıyorsunuz ancak bu mamadaki soya GDO olmasına rağmen bununla ilgili hiçbir etiket yok. Varsayalım çocuğunuz bu mamaya alerjik ya da toksik bir reaksiyon gösterdi. Sizin bu durumun mamadaki geniyle oynanmış soyadan kaynaklandığını bilmenize olanak yok çünkü etikette belirtilmiyor.

Biyoteknoloji ile ilgili ikinci korkunç gerçek, bu teknolojinin belkemiğini oluşturan ve raporlarında belirtilecek her bir kelimenin insan sağlığını yakından ilgilendirdiği bilim adamlarının %95’inin Monsanto ve benzeri anonim üretici firmalar tarafından kiralanmış olması.(9) Sadece ve sadece %5’i bağımsız çalışan ve herhangi bir etki altında olmayan araştırmacılar… Düşünebiliyor musunuz, ne ile besleneceğimize karar verecek uzmanların neredeyse hepsinin üretici firmalarla çıkar ilişkisi halinde olabileceğini? Zaten Monsanto’nun iletişim müdürü açık açık söylüyor, “Bizi asıl ilgilendiren ürünlerimizi olabildiğince çok satabilmektir, bunların güvenliğini test etmek devlet dairelerinin işi” diye… Durum böyle olunca GDO içeren gıdalarla ilgili problemlerin, medyaya yansıyan taraflarının aslında buzdağının sadece su üzerinde görünen kısmı kadar olabileceği ihtimali akıllara gelmez mi?

Genetik teknolojisine, pahalı makinelere, yapay gübrelere, kimyasal böcek/haşere ilaçlarına ya da milyonlarca hektar ekim alanına ihtiyaç duyulmadan, insanlığın geleneksel tarım yöntemleriyle gayet verimli ve uzun süreler beslenebileceğine dair birçok kanıt bulunmaktadır. Bir zamanların Amerikan tarım Bakanlığı’nda Toprak İdaresi bölüm başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. F. H. King’in yazdığı “Farmers of Forty Centuries (40 yüzyılın Çiftçileri)” isimli kitap bunlara çok güzel bir örnektir (7). Doktor King bu kitabında 1900’lü yılların başında ziyaret ettiği ve hem o dönemin hem günümüzün en kalabalık nüfusuna sahip Çin’de bu kadar insanın toprağın verimliliğini bozmadan 4000 yıldır aynı topraktan nasıl geçindiklerini göstermekteydi.

Öyle ki bu ziyareti sırasında kendisi zaman zaman 15 kişiye varan büyük bir ailenin 2 hektardan az bir alanda gayet güzel ürün aldıklarını görmüştür. Bu tarım sisteminde hiçbir şey ziyan edilmemektedir. Yağmurun kanallara taşıdığı çamur ve balçık tekrar dikkatle araziye geri küreklenmektedir. Çiftçi aileler her türlü bitki, hayvan ve insan artıklarını tekrar topraklarına geri koymaktaydılar. Bunlara gübre oluşumunda büyük önemi bulunan insan ve hayvan dışkıları da dâhildi. Böylece topraktan bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan insana ve insandan tekrar toprağa hayat aktaran ve bitmek bilmeyen bir ekolojik denge sürekli sağlanmış oluyordu. Günümüz sertifikalı modern organik tarım uygulamalarının atası olarak bilinen bu yöntemler Çin gibi kalabalık bir nüfusu binlerce yıldır bereketli şekilde besleyebiliyor ise, dünyayı neden besleyemesin?

Organik tarımda GDO içeren ürünlere kesinlikle izin verilmez.(1) Bütün organik tarım dernekleri, genetik teknolojisinin henüz yeterince gelişmediğinin, insan ve çevre sağlığına olası tehlikelerinin kesin olarak bilinmediğinin ve GDO’lu ürünlere karşı kesin önlemler alınması gerektiğinin bilincindedirler. Bu nedenle organik tarım yapılan bir saha ile GDO’lu tarım yapılan sahalar arasında hatırı sayılır mesafeler bırakılır. Hatta ve hatta aralara arazi ya da patika yolları, çayırlık alanlar vb. gibi tampon bölgeleri serpiştirilir. Böylece olası bir çapraz tozlaşma yoluyla GDO’lu bir tohumun organik tarım tohumlarıyla birleşmesi ve yayılması olasılığı en aza indirilir. Bütün bu işlemler bazılarınıza gereksiz gibi görünebilir ancak 1997 yılında Kanadalı organik kanola çiftçisinin başına gelenler bu işlemleri zorunlu kılmıştır. Rüzgârın ve tarım hayvanlarının sürüklediği genetiğiyle oynanmış kanola tohumları bu zavallı çiftçinin organik tohumlarıyla tozlaşarak bütün emeklerini ziyan etmiş, üstüne üstlük genetik tohumların patent sahibi Monsanto tarafından tohumları kendisinin kaçak olarak ektiği gerekçesiyle bir de 100 bin dolar talebiyle mahkemeye verilmiştir. (9)

Görüldüğü gibi genetiğiyle oynanmış organizmaları besin kaynaklarından uzak tutmak isteyen tüketicinin tek garantisi organik gıdalar olmaktadır. Ancak yine zirai ilaçlar ile ilgili bölümde yaptığım gibi bu bölümde de organik gıdalara kademeli bir geçiş yapmak isteyen ve bu esnada en azından GDO riskini en çok taşıyan besinleri organik almak isteyen okurlar için şunu eklemeyi gerekli görüyorum. Bu gün genetik mühendisliğinin en çok üzerinde çalıştığı gıdalar; soya, pamuk, kanola, mısır, Havai papayası ve tütün olmaktadır. Ancak hemen bu listenin kısalığına bakıp aldanmayın çünkü gıda türlerine girince iş beklediğinizden çok daha karmaşıklaşıyor. Örneğin mısır bugünlerde artık hayvancılıkta temel yemleme kaynağı oldu. O nedenle ot besili ya da organik olmayan bütün hayvan etleri ve bunların sütleri GDO riski taşımaktadır. Aynı şekilde işlenmiş gıda endüstrisindeki hemen hemen bütün paket gıdalarda (ketçap, toz kahve kreması, bisküvi, kola, gazoz, hazır çorba, gofret, puding, bebek maması, margarin, bitkisel yağlar, krakerler, kızarmış besinler, domates sosları, cipsler, soya sosları, unlu mamuller ve makarna türleri) muhakkak mısır ya da soya türevli bir katkı maddesi bulunmaktadır. O nedenle zaten sağlıklı bir alışkanlık olacak olan işlenmiş gıdaları diyette azaltma belki de genetik endüstrisine karşı alınacak en iyi tedbir olacaktır.

devam edecek...

2009-01-19
Bu yazı 2775 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin