Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

Çocuklarımızın sağlığı ve mutluluğu için artık bilinçlenme zamanı... Organik beslenmenin önemi üzerine kaleme alınmış bu yazıyı tüm anne-babaların okuması dileğiyle.

Teknolojinin ve bilginin nerdeyse akıl sınırlarını zorladığı, ancak buna rağmen konu gıdaya geldiğinde insanların en cahil kararları verdiği çılgın bir dünyada yaşıyoruz. Birçoğumuz artık beslenme ihtiyacını, yakıtı azalan arabasına alelacele benzin koyar gibi hallediveriyor. Ebeveynler iş molalarında hazır paket gıdaları mikrodalga fırınlarda ısıtıp mideye indirirken, çocuklarının da kendilerini örnek aldığının ve teneffüslerde öğle yemeklerini fast-food, bisküvi, cips ve kolalarla geçirdiklerinin farkında değiller.

Beslenme bilinci biraz daha iyi olup da en azından birkaç öğünü evde pişirmek isteyen topluluk da alışverişe çıktığında gıdadan başka hemen her şeyin bulunduğu 3-4 katlı dev alışveriş merkezlerini tercih ediyor. Buradan sanki bir giysi ya da elektronik eşya satın alır gibi yiyeceklerin bulabilecekleri en ucuz olanlarını seçiyor. Peki, eğer tükettiğimiz her gıdanın birkaç saat içinde vücudumuzun herhangi bir yerindeki hücrelerle yer değiştireceğini biliyor olsaydık, besinlerimizi seçerken bu kadar cimri ve bu kadar tembel davranır mıydık acaba? Doğru duydunuz değerli okurlar, siz yediğiniz besinlersiniz!


İnsanlığın beslenme hususundaki bilinçsizliğinin sebebi kesinlikle bilgi yetersizliği değil, tersine gereksiz bilgi ve kafa karışıklığı aslında. Çok değil daha 100 sene öncesinde bırakın interneti, televizyonun bile bulunmadığı dönemlerde insanlar kalorinin ya da aminoasidin ne olduğunu bilmeden yaşıyorlardı. Ama dedelerimizin ninelerimizin siyah beyaz gençlik fotoğraflarına bir bakın bakalım hastalıklı ya da şişman bir tanesini bulabilecek misiniz? Bir de günümüz gençliğine bakın; süper hızlı internete, en gelişmiş okullara ve beslenme hakkında yazılmış binlerce kitaba rağmen erkeği kızdan ayıramadığımız, narin kemikli, kambur duruşlu, şişman, ya diyabeti ya da bir tür dikkat yetersizliği hastalığı bulunan gençler…

Bu sözlerimden kesinlikle internetin, teknolojinin ya da bilginin canavar olduğu ve uzak durulması gerektiği görüşü çıkarılmasın lütfen! Problem doğru bilgiye ya da önemli bilgiye ulaşmanın daha da zorlaşmış olması. Bunda da siz sevgili okurları suçlayamam elbet, labirentleri sizler oluşturmadınız, medya ve uzmanlar durumu bu raddelere getirdi ne yazık ki. Bugün isminin arkasında sürüyle unvan ve diploma bulunan doktor, diyetisyen ve beslenme uzmanı vitaminden tutun antioksidana varıncaya kadar bir gıdayı oluşturan bütün mikroskobik yapıları bilip bizleri bunları hangi oranlarda yememiz gerektiği konusunda yönlendirebiliyor da; konu bu gıdanın ne kadar sağlıklı olduğuna gelince engin bilgileri tükeniveriyor.

Şöyle bir örnek vereyim; günde şu kadar protein, şu kadar yağ ya da şu kadar kalori yememiz gerektiğini söyleyen uzman, her şeyden önce o canlının herhangi bir dokusunun onun yetiştiği ortamdan tutun gelişmesinde kullanılan besin ve katkılara kadar sürüyle değişkene bağlı olduğunu bilmiyor ya da umursamıyor. Bu canlı eğer bir koyun ise, acaba o koyun ambarda mı yoksa kırda mı büyümüş? Oksijen mi yoksa egzoz mu solumuş? Hastalandığında antibiyotik ile mi yoksa temiz bakım ile mi iyileştirilmiş? Yediği bitkiler ne kadar taze ve sağlıklıymış? O bitkilerin yetiştiği toprak ne kadar canlı ve kaliteliymiş? Bu faktörlerin hepsi, o canlıdan alacağımız proteindi, vitamindi, mineraldi ya da antioksidandı gibi bütün besin yapıtaşlarının niteliğini büyük oranlarda değiştirecektir.

“Sağlık, yerküre üzerindeki bütün canlıların doğuştan elinde bulundurduğu bir haktır!” diyor Sör Albert Howard, modern organik tarımın babası.(1) Bu kanun hem toprak, hem bitkiler, hem hayvanlar, hem de insanlar için geçerlidir ve bu dört öğenin sağlığı bir zincir misali birbirine bağlıdır, bölünemez! Bu zincirin herhangi bir bağlantısındaki zayıflık ya da eksiklik, sırasıyla bu zincirin yukarıdaki diğer halkalarına taşınacaktır, ta ki zincirin en üstündeki halkaya, yani insana ulaşana kadar. O nedenle süper mercekli mikroskoplarımızla gıdaları en küçük birimlerine bölmeden önce o öğelerin hangi şartlarda oluştuğunu bilmeliyiz ki en sağlıklı aminoasidi ya da antioksidanı tükettiğimizden emin olabilelim. Bu düşünceden yola çıkarak söylenebilir ki hücre biyolojisi bilip de az da olsa tarımdan ya da topraktan anlamayan bir beslenme uzmanı, anatomiden anlamayan bir antrenörden farksızdır.

Konu yediğimiz besinlerin sağlığı ve kalitesi olunca hiç kuşkusuz günümüzün en büyük tartışmalarından birisi organik besinler olmaktadır. Bir yandan organik tarım ve organik tüketici akımları giderek büyürken, bir yandan da organik tarımı sorgulayan ya da lekelemeye çalışan girişimler de artış göstermiştir. Telefonlarla yapılan istatistiksel araştırmalar göstermektedir ki müşterilerin %95’i besin kalitesi ve lezzeti aşısından organik besinleri seçmenin daha doğru olduğunu düşünmekte, buna karşılık sadece %57’si gıdanın ucuz olmasının önemine inanmaktadır.(1) Ele geçen raporların çoğunda ortak olan bir konu da, organik beslenen tüketici kesiminin seçimlerini sezgilerine güvenerek yaptıklarıdır. Yani tüketicilerin çoğu organik tarımın ne olduğunu tam olarak bilmiyor. Yazımın konu başlığını “Neden Organik” diye seçmemin nedeni de aslında burada. Çok çeşitli kaynakları bir araya getirerek organik tarımın tam olarak ne olduğunu ve neden sezgilerimizin organik ürünlerden yana ağır bastığını sizlerin anlayacağı bir dille anlatmak istedim bu yazımda…

Organik Tarım Ne Demek?
Organik gıdaların önemini ve gerekliliğini anlayabilmek için önce organik tarımı konvansiyonel tarımdan ayıran özellikleri anlamak gerekir. Organik tarım, sınırlı ya da harici kaynaklar yerine doğanın kendi kaynaklarını ve işleyişini kullanarak tarım yapmak anlamına gelir. Organik tarımda haşere öldürücü (pestisid), ot öldürücü (herbisit), mantar öldürücü (fungisid) ya da benzeri diğer tarım kimyasalları ya hiç kullanılmaz ya da çok az sayıda kullanılır. Bunun yerine toprak ve toprağı oluşturan öğelerin biyolojik faaliyetlerinden yararlanılır.

Birçoğumuz üzerinde yürüdüğümüz toprağın ölü olduğunu sanıyoruz. Hâlbuki sağlıklı bir ekim alanındaki toprağın bir gramında 600 milyonun üzerinde mikroorganizma yaşamaktadır. Organik tarımda çiftçiler bu organizmaların tarlalarındaki mahsulleri ile çok önemli bir ilişkisi olduğunun bilincindedirler. Bu nedenle organik tarımın temeli, bu mikroorganizmaları yaşatmak ve çoğaltmak üzerine kuruludur. Çiftçiler, zamanlarının çoğunu topraktaki mikroorganizmalara besin teşkil edecek doğal gübreler (çürümüş yapraklar, sığır dışkıları, biçilen bitki artıkları vs.) hazırlamakla geçirirler.

Bunun karşılığında da topraktaki mikroorganizmalar bu doğal gübreleri sindirip ayrıştırarak bizlerin humus olarak bildiği bileşikleri meydana getirirler. Bununla kalmayıp konvansiyonel tarım taraftarlarının öcü gibi baktığı bazı bakteri ve mikrop türlerinin de yardımıyla bitki köklerini bu humus ile bizzat kendileri beslerler. Öyle ki bazı mikroorganizma ve bakteri türlerinin mahsul köklerindeki besin soğurma kapasitesini neredeyse 10 misli arttırdığına ilişkin araştırmalar bulunmaktadır.(1) İster inanın ister inanmayın, doğadaki bütün bakteri ve mikroplar kötü değil aslında… Düşünün bir kere, insan vücudunda bütün hücrelerin toplamından kat kat daha fazla bakteri yaşamaktadır! Bu canlılar olmadan yaşamsal denge mümkün olabilir mi?

Konvansiyonel tarımda ise kullanılan zirai haşere ilaçları ve kimyasal yapay gübreler sebebiyle topraktaki mikrobiyolojik yaşam büyük ölçüde zarar görür. Öyle ki herhangi bir konvansiyonel tarım toprağında ortalama bir organik tarım toprağına oranla %85 daha az mikroorganizma yaşamaktadır.(1) Bu sebepten ötürü mahsullerin besin alma şekilleri tamamen farklıdır, canlı bakteri faaliyetleri yerine kimyasal difüzyon söz konusudur. Toprağa eklenen kimyasal tuzların etkisiyle hızla su alıp büyüyen bitkilerin sıvı ağırlığı çok daha artmıştır. O nedenledir ki son zamanlarda rengine ve büyüklüğüne aldanarak eve aldığımız domateslerde ne bir koku ne bir tat alıyoruz, her biri sanki birer su torbası…

Organik tarımda bilinmesi gereken çok önemli bir konu da gebelik süresi denilen bir uygulama. Bir an önce mahsul alma peşinde olan konvansiyonel tarım zihniyetinin aksine organik tarım çalışanları önce ekolojik sağlığı ve insan sağlığını ön plana aldıklarından ilk üç senenin mahsulünü tekrar toprağa döndürürler. Bu üç sene satış yapılmasa dahi gübreleme, ayıklama, sulama ve ekim gibi işlemler devam eder ki toprakta daha önceden bulunma ihtimali olan kimyevi zirai artıkları mikroorganizmalar vasıtasıyla tamamen ayrıştırılsın ve yok edilsin. Bu üç senelik bekleme süresini doldurmayan tarım sahiplerine organik tarım sertifikası verilmez.

Organik tarımın temel prensibi hastalığı oluşmadan önlemek olduğu için makine gücüne nazaran iş gücü daha ön plandadır. Çiftçiler çalışmalarını sadece traktör pencerelerinden ya da saatte 150 kilometre hızla uçan kimyasal ilaç uçaklarından değil, bizzat tarla üzerinde yürütmek durumundadırlar. Bu uygulamaların arasında ot yolma, pile gübreleme, ara mahsulleri ekme ve dönüşümlü mahsul ekimleri bulunmaktadır. Bunlardan dönüşümlü mahsul ekimi bitki sağlığı açısından çok önemlidir. Çünkü eğer bir ekin alanına sürekli tek bir bitki çeşidi ekilirse toprak zamanla o bitkinin istediği çok özel besinden fakir duruma gelecektir. Bu da gittikçe sağlığı ve besin kalitesi düşen, kimyasal ilaca olan ihtiyacı daha çok artan bir bitki demektir. Hâlbuki organik tarımda ilk sene bir ekin alanına mısır ekildiyse, ertesi sene bu alana başka bir mahsul ekilir ve mısır farklı bir alana taşınır. Böylece topraktan emilen besinler sürekli değişme gösterecek ve özel besin öğeleri sürekli yenilenebilecektir.

Bu temel prensipten yola çıkıldığı için organik tarım bir bütün tarım sistemidir, bu bütüne ait parçalar hiçbir zaman bütünlük ilkesinden önce gelemez. Örneğin organik tarım çiftliklerinde hem hayvancılık hem de bitkisel tarım genellikle bir arada bulunur. Bu da organik tarım alanlarında vahşi hayatı destekleyen çok çeşitli yiyecek kaynaklarına imkân tanır. Artan yiyecek kaynakları, yüzlerce tarım kuşuna ve örümceğine yaşam verir. Kuşlar ve örümcekler organik tarım sahipleri için çok önemlidir, çünkü bu canlılar bir bakıma doğanın bekçileridir. Mahsullere dadanacak böcek türlerini belli bir limitin altında tutmaya yardım ederler. Araştırmalar göstermektedir ki ortalama bir organik tarım sahasında konvansiyonel tarım sahalarına göre %40 daha fazla kuş, %57 daha fazla çeşit yabani bitki ve yaklaşık 5 sefer daha fazla sayıda örümcek yaşamaktadır.(1)

Organik tarımda genellikle bir seferde alınacak mahsul konvansiyonel tarıma göre daha düşük olmasına rağmen, mikroorganizmaların ve bitki örtüsünün çeşitliliği korunduğu için topraktan daha uzun süre verim alınabilir. Organik tarıma aynı zamanda “Sürdürülebilir Tarım” denilmesinin nedeni bundandır. Toprak mikroorganizmaları tükenmediği, vahşi hayat korunduğu ve sürekli mahsul döngüsü sağlandığı için aynı arazi senelerce verimini korur. Ancak konvansiyonel tarım böyle değildir. Konvansiyonel tarım sahipleri piyasada ne para yapacak ise onu ekerler, fazlasıyla hem de… Çeşit çeşit renk tonu ve hayvan habitatları yerine kilometrelerce arazide tek renk mahsul görürsünüz. Bol kepçe ilaçların de etkisiyle toprağın mikrobu, solucanı, enerjisi yok olur gider. İstatistikler bu değişimi gözleriyle göremeyenler için rakamlarla anlatıyorlar zaten, Amerika’da 1800’lü yıllardan günümüze her bir çiftçi ailesi ortalama 3000 hektar toprağı ekilemez hale getirmiş. (11)

Organik tarımda bir diğer göze çarpan özellik, enerji kaynaklarının daha ekonomik kullanılabilmesi. Organik tarım bitkiye yukarıdan değil de kökten ulaşma yöntemleri içerdiği için toprak yapı itibariyle konvansiyonel tarım topraklarına göre çok daha geçirgendir. Toprak geçirgenliği hem erozyon gibi doğal afetlerle savaşta çok yardımcıdır hem de aşırı su sarfiyatını önler. 1970’lerde Avustralyalı çevre bilimcileri Bill Mollison ve David Holmgren organik tarım yöntemleriyle %80’e varan oranlarda su tasarrufu ettiklerini fark etmişlerdir.(15) Türkiye’deki toplam su tüketiminin yaklaşık %80’i tarım sulamalarına giderken, sadece %11’i içme ve kullanmaya gidiyor. Bize sürekli bulaşık makinesi ile bulaşıklarımızı yıkamamızı söyleyen medya ve uzmanlar, tarıma giden su miktarının tüketici kullanma suyunun 7 misli olduğunun ve organik tarım metotlarına geçmenin doğal olarak en büyük tasarrufu sağlayacağının acaba farkındalar mı? (17)

Buraya kadar anlatılanlardan da görebileceğiniz gibi organik tarım aslında sadece zengin tüketici talebini karşılamak için kurulmuş ya da birkaç kanserojen maddeyi besin kaynaklarından uzak tutmaya yarayan bir tarım yöntemi olmayıp, çevre sağlığından tutun politikaya kadar birçok alandan tartışılabilecek bir konu. Yazımın ana teması organik gıdaların özellikle sağlık ile ilişkisini incelemek olduğundan (elbette ihtisas alanımın da bununla ilgili olmasından) dolayı diğer hususlara burada çok fazla değinmeyeceğim. İlerleyen bölümlerde insan sağlığını etkileyen iki ana unsurdan bahsedeceğim; besin güvenliği ve besin kalitesi. Nitekim birçok doktor ve beslenme uzmanı günümüz kronik hastalıklarındaki artışı yine aynı iki faktöre bağlamaktadırlar: 1) vücudumuzda biriken streslerin ve toksinlerin artışı ve 2) diyetimizdeki bu stres ve toksinlerle savaşacak anahtar besin öğelerinde azalma…

DEVAM EDECEK...

*kaynakça son bölüm ekinde yayınlanacaktır.

2009-01-12
Bu yazı 1818 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin