Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

2006’da onu ilk fark ettiğimde bir anne çocuk sitesinde yazıyordu. Yazıları diğerlerinden çok farklı, eğlenceli, yeri geldiğinde de kıvamında dokunaklıydı. İster istemez bir takip etme isteği uyandırıyordu o yazılar annelerde. Ona attığım bir mailde “inşallah bir gazetede yazar ve daha çok insana ulaşırsın” demiştim. Dileğim oldu! Yonca yazılarıyla yüzbinlerin yüreğine dokundu. Ve bence hak ettiğini buldu!

Benim için Yonca olduğu gibi,  samimi, sempatik, matrak, akıllı ve gerçekten pamuk yürekli... Bu hali kalemine de yansıyor tabi... Yazıları olduğu gibi, doğal ve hedefe kilitli. Anlatmak istediğini, hissettiğini aktarma biçimi bir yerden yakalıyor işte sizi... Gününe göre güldürüyor, esiyor ağlatıyor, bir mesele varsa farkındalık getiriyor, gerekli görüyorsa bir linke tıklatıyor, ya da panik halindeyse eyvah dedirtiyor... Ben sıklıkla “bu kadın hayatı seviyor ve sanki başkalarına da sevdirtmek için bu dünyaya gönderilmiş” diye düşünüyorum. Ondan asla negatif bir enerji almıyorum...

Okuyucuyu tebessüm ettirebilen, yazılarıyla etkileyebilen her yazarı sevdiğim gibi Yonca’yı da seviyorum. Hem takipçisi, hem de artık bir arkadaşı olarak... Şimdiye kadar yaptıkları bundan sonra yapacaklarının giriş bölümü gibi geliyor bana. Bir başka azim var zira bu kadında. İyi yürekli hiper cadının yollarının hep açık olmasını istiyorum. Açık olsun ki Yonca durmadan koşmaya devam etsin...

Neredeyse 2 günde bir yazıların yayımlanıyor. Bu kadar sık aralıkla yazı yazmak hiç kolay olmasa gerek. Yazı yazma halini anlatır mısın.
Ne iki günde biri! Hafta içi her gün ve artı ayda bir Elele. Çok fena Zümrüt, çok fena. Ama işte garip olan bu fenalık olmasa daha fena!
Yani bir insanın kitap yazmak için günlerce, sayfalarca, saatlerce yazması ile her gün bir köşede yazması arasında büyük fark var. Her gün köşe yazmak insanı bi yandan iyi bi yandan çok kötü bir yazar haline getiriyor bence. Yazı yazma halim komik. Salonun ortasında bir masam var. Kırmızı! Ayağımın dibinde köpeğimiz Mr. Ginger. Gecenin köründe işte çocuklar yatınca yazıyorum. Bazen gündüz aklıma gelen şeyi bazen de o masada otura okuya televizyon seyrederken aklıma gelen şeyi.

Yonca’nın okuyucularından gelen her maile cevap vermeye çalıştığını biliyorum, çok sevildiğini de. Takipçilerin ile nasıl bir iletişim içindesin? Bu kadar insan tarafından tanınıyor ve takip ediliyor olmak nasıl bir duygu.Ben değil Ajda söylesin “Ne çoğaldım övgüden, ne azaldım yergiden!”
Evet HER okuruma cevap veriyorum. HER gelen yorumu okuyorum. Bazen gecikiyorum, ama yapıyorum. Okur olmadan yazar olunmuyor. Onun adı kendin pişir kendin ye. Bana onca satır yazmayı, hiç tanımadıkları bana eleştirilerini övgülerini yazmak için zaman ayırmış insan değerli benim için. Çünkü kızsa da nefret etse de küfür etse de, aslında bir şey yapıyor. Ben de bunu seviyorum.Tepkisizliğe gıcığım var, duygu düşünce fikir her neyse bir ses çıkarılmasına takdirim.
Küfür edene, etmeyin lütfen diyorum. Beddua eden, hele de çocuklarıma dil uzatan olursa, derdin benimle, benimle kısıtlı tut diyorum. Öven ve sevene teşekkür edip şımarmamak için kendime çimdik atıyorum.

 

Çalışan, koşan ve durmadan yazan bir annesin. İki çocukla bu kadar çok şeye aynı enerjiyle yetişebilmeyi nasıl başarıyorsun?
Başaramıyorum. Herkes başardığımı sanıyor. Oysa ben ciddi ciddi ayol mahvettim her şeyi diyorum, gülüyorlar. İnanmıyorlar. Yetişemiyorum. Yetişmek için yırtınıyorum. Az uyuyorum. Zaman harcamıyorum. Boş duramıyorum ve aslında boş duramamak çok da iyi bi şey değil. Bi kere psikolog bana bu haftasonu bir şey yapma dedi, ne gibi dedim mesela televizyon mu seyredeyim.. Adam durdu, yahu bir şey yapma deyince yat uyu demek istedim, televizyon seyretmek de bi iş dedi.  Yani manyaklık bu!

Daha fazla çocuğun okumasına katkıda bulunmak için TEGV için koşuyorsun. Nasıl başladı TEGV ile olan işbirliğin.Ahhh! İyi ki başladı. Allah’ın sevgili kuluyum bana acıdı da TEGV’le tanıştım. Avrasya koşusu sırasında ADIM ADIM Oluşumu ile tanıştım. Meğer onlar zaten TEGV TOFD ve TOG için koşuyorlarmış. Ben de nedir bu dernekler diye araştırdım.  Ben açıkçası belki de kendi o yaş çocuklarımdan gördüğümden, çocukların küçükken özellikle ilkokul çağında gördükleri ile, gelecek belirlendiğine inandığımdan TEGV’e gönül verdim. Bir gidip görün, ziyaret edin TEGV’i. Bu memlekette neler yapılıyor bu kara bulutlar içinde bir görün. Sonra yine konuşalım. Bizim memleket gidip bir kere engellisini, gencini, çocuğunu görmemiş elinden tutmamış vatandaşların kuru şikayet diyarı!

Türkiye Omuriliği Felçlileri Derneği’ne dikkat çekmek için, engelli kişilere farkındalık yaratmak için de koşuyorsun. Adım adım oluşumundan da bahsedelim mi?
Adım Adım müthiş bir oluşum. Türkiye’de bir ilk.
Bir sürü senin benim gibi insan sadece yaptıkları sporu katıldıkları yarışları gönüllüsü oldukları STK’lara kaynak yaratmak için bir araç olarak kullanıyorlar. Adım Adım paraya dokunmuyor. Mesela sen, Zümrüt olarak Adım Adım’a üye oluyorsun atıyorum bilmem ne koşusuna katılırken etrafına ben gidicem koşamam ama yürüyücem, amacım da şu 3-4 STK’dan birine yardım toplamak farkındalık yaratmak. Bi zahmet ben bunu yaparken siz de gidip 2 kuruş bağış yaparsanız, elele verip bir işe yaramış oluruz diyorsun. Sen TOG için mi yaptın bunu TOG’un banka hesabına bağış yapıyorlar. TOG sertifika veriyor. Makbuz veriyor. İsteyen vergiden muhaf. Yani her şey net açık belgeli. Budur. İsteyen www.adimadim.org ziyaret edip her türlü bilgiye ulaşabilir.

 

Özellikle birçok kadına kendine güven ve kuvvetli olma, hayatın güzelliği konularında mesajların oluyor yazılarında.... Her zaman böyle hissediyor musun gerçekten...
Yani hissetmediğim gün çok. Ama o gün aslında o yazıyı kendime de yazıyorum. Kendine gel Yonca yazıları onlar. Çünkü hepimiz düşüyoruz. Kalkmak lazım. Ne çok beter sorunu olan insan var klişesi değil ama bak. Çünkü kalkmayıp ne yapıcaz? 3 gün sonra zaten illa kalkıyoruz, e bari 3 gün kaybetmeyeyim derdi benimki. Ben çok dengesizim. İki gün Allah eller havaya, üç gün depresyondayım ölsem herkese faydam olur valla filan diyorum kendi dünyamda.

Peki anne olmak... Nedir anne olmanın sana hediye ettikleri ?
Anne olmak bana ölümsüzlük armağan etti. Ölmeye şansım yok. Yorgun olma şansım yok. Eski kalma şansım yok.  Ama bana armağan ettiği en acılı şey annelik vicdanı denen o ağır şey.  Yahu yerli yersiz haklı haksız sürekli bi azap! Haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Yazılarınla kimleri, neleri değiştirmek isterdin? Neden?
Bir başka doktor da bana dedi ki –bak doktor doktor geziyorum yani ☺- “Kızım senin en büyük sorunun dünyayı tek başına değiştireceğine inanmak!”. Ama ben inanıyorum buna Zümrüt. Yani ne bileyim... her şeyi bu kadar zora sokan biz olduğumuza göre basite indirebiliriz diye düşünüyorum. Bunu değiştirmek isterim mesela. Ay bi de artık her türlü inancımı yitirdiğim okul sistemlerini değiştirmek isterim.

Kızına ve oğluna hayatla ilgili hangi nasihatları verirdi Yonca?
Kendini sev!
Eğlen eğlen eğlen!
Spor spor spor!
Müzik müzik müzik!

Yemek, sofra, paylaşım, aile ve çocuklar.... Neler çağrıştırıyor bunlar sana?
Zor. Zorluğu çağrıştırıyor. Koca sürekli seyahatte. Ben 2 iş yapıyorum. Ama 4ümüz birden sofraya oturmak için sarf edilen çaba madalyalık.


Bu söyleşinin okuyucularıyla hangi tarifi paylaşmak istersin?
Zümrüüt tarif dedin beni komaya soktun.
Sıcak Şarap derim!
Gerçi geçen gün Kelebek’de yazdım ama bir de burdan vereyim.
Çünkü tam zamanı, saati mevsimi.

Buyrun Yonca’nın sıcak şarap tarifi:

Cabarnet Sauvignon, Merlot veya Chinatigillerden kırmızı şarap, Cointreau ve Grand Marnier olmadı biraz da, veya hatta Cognac.
Portakalın kabuğunu poposundan ve kafasından azıcık kesiyorum. İçi görünür hale geliyor. O kestigim kabukları tencereye atıyorum. Hiçbir şeyi ziyan etmiyorum. O tombik portakalımın üzerine şekilli şekilli karanfilleri diziyorum. Yılbaşı süsü gibi oluyor ve kazanın dibinde dağılmıyor, tortulaşmıyor.
Bir başka portakalın suyunu da sıkıyorum.

Çubuk tarçın, kahverengi şeker, Bodrum Mandalinası kabuğu ve suyu, (olmadı mandalina da olur) tencereye hepsini atıyorum. Aslında şekerden çok bal kullanmayı tercih ediyordum. Bu sene ikisini de ekledim. Gözüm tada doysun istedim. Bir de Hint Cevizi (hani nutmeg) denen şey var ya, onu da ekleyin bulursanız. Olmazsa sorun yok. Panik hiç yok.

Bunların üzerine şaraptan azıcık döküyorum. Üzerini bile kaplamıyor ama, azıcık. Hani ıslansınlar ve birbirlerine karışsınlar diye. Bir de Cointreau ve Grand Marnier ekliyorum. Yine az az.

Kısık ateşte bırakıyorum şekerler ve bal erisin, her şeyin aroması iyice tütmeye ve karışmaya başlasın diye. Sıcak şarabın bazı iyi karışmış olursa eklendikçe de güzel olur(muş). İşin püf noktası şu yalnız: ne olursa olsun sıcak şarap yaparken asla kaynatmayacaksınız. Bir kere bile fokurdamasın yani. Ateş hep kısık kalsın en kısık. Olmadı söndür aç şeklinde devam. Bayağı hareketli oluyor insan sıcak şarap yaparken. Çok zevkli. Koku da çok baştan çıkarıcı.  Mmm mis!

Neyse işte o aromalar birbirine iyice karışınca, başlıyorum harbiden şarabı bocalamaya, tahta kaşık yardımıyla da karıştırmaya. Alkol ısındıkça uçuyor diye ha babam Grand Marnier ve Cointreau ekliyorum. Abartmadan tabii!

Hem elimi korkak alıştırmıyorum, hem abartmıyorum. Uçan alkolün yerine yenisini eklediğimi düşünüyorum. Aroma zenginleştiriyorum bi bakıma.
Sağa sola çaktırmadan tadına bakıyorum. Ne karanfil az olsun, ne tarçın. Koku her yeri kaplasın istiyorum. Ekşi de olmasın tabi. Bal ekleyin arada. Birazcık da su. Sulandırmadan çoğaltmak için.

Toprak bardaklarınız da varsa... offf onlarla servis yapın kesin.
Herkes iki eliyle avuçlarında tutsun bardağını.
Sıcak şarap elleri ısıtsın. Yakmasın. Isıtsın.
Sıcacık olsun her yer. Her şey...

Burnunuza da yakın tutun bardağı hep. Tarçının, karanfilin, şarabın kokusu, dumanı gelsin yüzünüze.
Bence önce sırf sıcak şarap için. Yanında bir şey yemeyin.
Azıcık neşelenin, mayışın.
Ne zamanki çarpacak gibi geldi, acilen pizza isteyin.
4 peynirli mi olsa pizzalar sanki?
Hmmm... akşama yine mi yapsam?
Canım çekti.
Yonca
“serhoş"
 

Yonca'nın tüm yazıları
Adım Adım
Elele

2011-12-17
Bu yazı 2762 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin