Yiyorum Büyüyorum Kitap Sayfası

En büyük ortak paydamız sağ duyu sahibi olmamız değil, bir zamanlar hepimizin çocuk olması. Her sabah kendime bunu tekrar ediyorum, birden tüm dünya güzelleşiyor!

Çocukluğumu düşündüğümde kendimi dünyaya karşı meraklı bir kimse olarak tanımlıyorum. Tüm çocuklar da öyledir. Ancak pek çok kimseden farklı olarak annem ve babam dünyaya duyduğum merakı köreltmeyip aksine körüklediler. Bitmek bilmez sorularıma özenle cevap verdiler ve cevabı bilmediklerinde de bilmiyorum demekten asla çekinmediler, sonra gidip soruların cevaplarını birlikte araştırdık. Önce kendimi ardından dünyayı tanımam için bana fırsatlar sundular. Hayatımı olduğu gibi hayatımı yaşama şeklimi ve dünyayı kavrama biçimimi de onlara borçluyum.

Babamın işi dolayısıyla Türkiye’nin pek çok şehrini gezdik. Ben de bir zamanlar hepimiz gibi çocuktum ve çocukluğumun geçtiği her şehirde bir çok arkadaş edindim, tek farkım büyüdükten sonra da çocuklarla arkadaşlık etmeye devam etmem oldu. Hâlâ arkadaşlarımın çoğunu büyüklerden çok çocuklar oluşturur.



Kendimi bildim bileli dans ederim, bir müzik aleti çalarım, resim yaparım, günlük tutarım. İçimizi dışarıya dökemezsek, varlığımızı dünyaya yansıtamazsak, kendimizi ifade edemezsek bize yazık olmaz mı? İnsanlar bedenlerini kullanmayı en iyi çocukken öğreniyorlar. Bedenlerimiz başlı başına, sihirli bir dans pisti. Nereye gitsek bizimle geliyor. İstediğimiz yerde kollarımızı havaya kaldırabiliriz, yürüyebiliriz, koşabiliriz, adım atabiliriz... Dans etmeyi öğrenmek için salonlara para ödemeye de gerek yok. Bedenimizi her yerde, istediğimiz gibi ve bedelsizce kullanmakta özgürüz, çünkü bedenlerimiz bize ait! Bedenlerimiz ayrıca kocaman bir orkestra. Parmaklarımızı şaklatıyoruz ses geliyor, ellerimizi birbirine çarpıyoruz ses geliyor, ayaklarımızı yere çarpıyoruz ses geliyor, göğsümüze, karnımıza vuruyoruz yine ses... Evinde tencere tava olan her anne-baba çocuğuna bir müzik aleti çalmayı da öğretebilir hem. Tencerelerin sadece yemek pişirmek için olduğunu kim söylemiş? Ben küçükken her yemeğe bir şarkı bestelerdim. Annemin-babamın yemeği pişirecekleri tencereler, kaşıklarla ritim tutardım. Tadından yenmezdi sonra o yemek.

Yoktan, sadece sevgiyle bir insan meydana getirmeyi başaran anne-babalar çocukları için dünyayı gül bahçesine de çevirebilirler. Çünkü dünya biz nasıl bakarsak öyle duruyor. Bu, olumsuzlukları görmekten gelelim demek de değil hem, yalnızca dünyayı değiştirme gücüne sahip olduğumuzu bilelim demek. Bu gerçeği bir büyüğe söylediğinizde sizi muhtemelen olumsuz manada idealist yahut hayalperest bulur ancak bir çocuk coşkuyla karşılar ve size inanır.

Mitolojide ve dinler tarihindeki anlatılarda dünyayı hep yetişkin bireylerin kurduğundan bahsedilir. Eğer ben ıssız bir adaya düşsem yanıma dünyadaki tüm çocukları almak isterdim! İşte o zaman dünyayı gerçekten ve yeni baştan kurabilirlerdi. Yetişkinlerin kurduğu bir dünyada eksik olan tek bir şey var, o da hayal gücü! Daha iyi bir dünyayı hayal etmekten yoksunuz sanki. Eğer çocuğunuz her sabah yatağından dünyaya karşı ilgi ve merakla, içinde bitmek bilmez bir coşkuyla ve dünyayı her sabah yeni baştan kuracak bir motivasyonla uyanıyorsa anne babalığınızın hakkını vermişsinizdir. Her sabah uyandığında çocuğunuza nasılsın diye sormak ondan çok önemli bence.

Sanırım ben ömrümün çoğunda yataktan mutlu kalkanlardanım. Soruları cevaplardan daha çok sevdiğimden ve soru sorarken mutlu olduğumdan da hep felsefe eğitimi almak istedim. Felsefe insanların genellikle düşündüğü gibi karmaşık, zor yahut sıkıcı değildir. İnsanların karmaşık, zor ve sıkıcı buldukları şey felsefe değil, felsefe kitaplarının kötü çevirileri. Felsefe aksine naif ve iddiasız, herkesin her yerde her zaman yaptığıdır. Hatta bu yüzden dünyada tüm disiplinler eğitimi alan kişiye bir meslek kazandırırken felsefecilik diye bir meslek yoktur, bana sorarsanız olmayacaktır da. Çünkü bu dünyaya gelen tüm çocuklar yapıları gereği filozof olarak doğarlar. Dünyayı sorgulamak çocuğun doğasında var çünkü, bu bir iş değil, yalnızca bir durumdur.



Her ne kadar çocuklar filozof olarak doğuyor desem de biz büyükler sistemli bir şekilde çocukların dünyaya duydukları ilgiyi çoğaltmak yerine azaltıyoruz. Oysa dünyada “çocuklar için felsefe” diye bir çalışma alanı var, bu merakı arttırmaya, körüklemeye çalışan bir alan... 7 senedir tutku derecesinde bu alana ilgi duyuyorum. Çocuklar için felsefeyi ise, çocukların dünyayı kavramaları ve dünyaya karşı kendi bakışlarını geliştirmelerine destek veren her türlü düşünce pratiği olarak tanımlıyorum.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nda çalışırken Contemporary İstanbul etkinliğinde bir aileyle tanıştım, 3 yaşında bir kızları vardı, sevgili Leyla. Çocuklar için felsefe diye bir alana ilgi duyduğumdan ve müsaade ederlerse kızlarıyla teoride kalan çalışmalarımı pratiğe dökmek için çalışmak istediğimden bahsettim. Merak ve heyecanla kabul ettiler. Noel zamanıydı ve Leyla Noel Baba’nın varlığına inanıyordu. Anne ve babasına Noel Baba’dan renkli çoraplar istediğini söylemişti. Ben de Noel Baba’dan bir hediye getirdiğimi söylerek evlerine girdim ve oyununa ortak oldum Leyla’nın. Şüphesiz ki buradaki Noel Baba imajı mistik bir figürden ziyade dolaylı olarak konuşmayı ve isteklerini farklı bir şekilde ifade etmeyi öğrenen küçük bir kızın zihninde tekrar yarattığı keyifli ve hayali bir ögeydi. Leyla’nın bana “Seni Noel Baba’nın göndermediğini biliyordum ama seni üzmek istemedim” dediği gün nasıl bir kahkaha attığımı hâlâ hatırlarım. Ben Leyla’nın oyununa ortak oldum derken o beni oyuna getirmişti... Leyla zamanla beni arkadaşlarıyla tanıştırdı ve onlar da benimle arkadaşlık etmek ve beni oyunlarına dahil etmek istediler. Böylece bir sürü arkadaşım oldu... Hepsiyle felsefe oyunları oynadık.

Felsefe naif olduğu kadar büyük de bir etkinlik. 3 yaşında bir çocuğu karşınıza oturtup uzun bir meditasyon sürecinde tarihteki gelmiş geçmiş filozofların düşüncelerini anlatamazsınız. Hem bu gereksizdir de. Benim uygulamaya çalıştığım alışılmışın aksine teorik değil pratik bir felsefe etkinliği. İçinde bolca hareket, figür, çizgi, ve ses barındıran. Küçük arkadaşlarımla oynamaya/çalışmaya gitmeden önce zihnimde tasarladığım bir proje yahut çalışma olmuyor. Her şey doğal akışında gerçekleşiyor, tema, konu seçimi bile... Küçük arkadaşım belirliyor konuyu. Ardından sohbetlerimizi, irtibatımızı bir aracı üzerinden gerçekleştiriyoruz. Etkinliklerimizi kimi zaman resim, kimi zaman heykel, kimi zaman dans, kimi zamansa müzik üzerinden gerçekleştiriyoruz... Bu aracı mutlaka gerekli bence. Çünkü küçük bir çocuk hayal gücü bakımından ne kadar zenginse dil bakımından da o kadar fakir. İşte çalışmalarımıza konu olan bu aracı özgür olması ve düşünceyi ifade etmekte elverişli ve pratik olması bakımından da genellikle sanat oluyor. Sanat çocukları özgürleştiriyor, kendilerini ifade etmelerine fırsat sağladığından rahatlatıyor, ferahlatıyor.

İşte bahsettiğim bu fikirleri pratiğe geçirebildiğimi ve hem çocuklardan hem de ailelerinden olumlu tepkiler aldığımı görmek içimde müthiş bir heyecan uyandırdı bugüne kadar hep. Küçük arkadaşlarımın evlerine misafir gitmek yahut onları kendim ağırlamakta sınırlı kalmadım. Artık o kadar çok arkadaşım olmuştu ki...

Türkiye’deki sanat merkezlerinde çocuklar için atölyeler de düzenlemeye başladım. Oyun, resim, mozaik, seramik, heykel, dans, spor, müzik ve yemek pişirme atölyeleri düzenledim. Derslerimin işlendiği tek ve sabit bir dil yoktu. Bu sebeple Türk, İngiliz, Amerikan, Fransız, İsrailli, Arap, İspanyol, İtalyan, Çinli, Portekizli öğrencilerim oldu. Hepsinden çok şey öğrendim. Ortak bil dil bilmediğim öğrencilerimle de bahsettiğim aracı olan sanat sayesinde irtibat kurabildim. Atölyelerin sonunda ben öğrencilerimden yeni diller öğrenmişken onlar da benden yeni oyunlar öğrenmişlerdi.


Farklı kültürlerden çocuklarla etkileşmenin bana da büyük bir zenginlik kattığını gördüm. Ardından Avrupa Birliği Kültür ve Sanat Komitesi’ne bir proje göndererek çocuklar için felsefe çalışmalarım için bir fon aldım. Fransa’da bir şatoda gerçekleşen bir orta çağ festivaline katıldım. Burada çocuklar için sanat ve felsefe atölyeleri düzenledim.

Türkiye’ye döndüğümde ise tez çalışmamı da çocuklar için felsefe alanında yürütmek istedim. Tez danışmanım ise Prof. Dr. Zeynep Direk oldu. Zeynep Direk Hoca’mın annesi Türkiye Felsefe Kurumu, Çocuklar İçin Felsefe Birimi Başkanı Nuran Direk’tir. Nuran Direk, Galatasaray ve Saint Benoit Liselerinde felsefe öğretmenliği yapmış ve 1992 yılında çocuklar için felsefe alanında çalışmaya başlamıştır. Ortaöğretimde ve liselerde felsefe kulüplerinin kurulmasına öncülük etmiş ve Uluslararası Felsefe Olimpiyatları kurucu üyeleri arasında yer almıştır.

Nuran Direk Hoca’mla birlikte çocuklar için felsefe temalı bir UNESCO çalıştayına katılma fırsatı elde ettim. Çalıştayın ardından da yine Avrupa Birliği’nin desteğiyle Belçika’da yaratıcılık ve inovasyon üzerine bir eğitime katıldım.

Belçika’daki eğitimden döndükten sonra bugüne kadar edindiğim tecrübeleri herhangi bir kimseye faydası olması umuduyla yazmak için bir blog tutmaya karar verdim. Bloguma “Filozof Çocuk” ismini verdim. Bloguma bu ismi vermemin bir çok sebebi var. İlki tüm çocukların filozof olarak doğduklarına inanmam. Ayrıca dünyada çocuklar için felsefe çalışmaları üzerine yazılan kitap serilerinin ortak ismi de Filozof Çocuk’tur. Türkiye’de bu çalışmalara önderlik etmiş olan sevgili Nuran Direk Hoca’mın da Pan Yayınları tarafından yayınlanmış olan “Filozof Çocuk, Çocuklarla Felsefe Konuşmaları” isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ardından aynı isimde başka bir çok kitap serisi de basılmıştır. Akılda kalıcı olduğuna ve içeriğini ismiyle kolayca ifade ettiğine inanmam bakımından seçtiğim bu isimle çalışmalarıma başladım.

Bloguma çocuklarını felsefeyle tanıştırmaları konusunda anne babaları motive etmesi için yazıyorum. Blogumda çocukların dünyayı kavramalarına katkı sağlayacağına inandığım her türlü düşünce pratiğine yer vermeye çalışıyorum. Ancak bunu yaparken çekindiğim noktaysa okuyucunun blogumu bir çocuk psikolojisi, çocuk gelişimi yahut anaokulu etkinlikleri blogu olarak görmesi. Oysa ben yalnızca öncelikli olsalar da göz ardı edilen, çocuklar için insan hakları, cinsiyet ve cinsellik bilinci ve sanat başlıklarında ailelere yeni fikirler vereceğini umduğum özgün içerikler geliştirmeye çalışıyorum. Bunların ayrılmaz bir parçası olarak blogumda oyun, mekan ve yemek üzerine de yazılar yer alıyor.

Her yazımdan sonra da okuyucudan, yazdıklarımın bir çocuk gelişimcisi, pedagog, tıp uzmanı yahut anaokulu öğretmeninden ziyade bir çocuk felsefecisinin çocukta düşünce gelişimine dair hayat ve oyun fikirleri olarak algılanmasını rica ediyorum.

Profesyonel hayatımı ise reklamcı olarak sürdürüyorum. Çocuklarla ve büyüklerle yaptığım çalışmaları ise birbirine çok benzetiyorum çünkü ikisinde de adeta dünyayı yeni baştan yaratıyoruz!

Sevgiler,

Ezgi


ezgi@filozofcocuk.com
www.filozofcocuk.com
www.twitter.com/filozof_cocuk
http://www.facebook.com/pages/Filozof-%C3%87ocuk/297935360237807

2012-06-12
Bu yazı 2750 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 * 
@ZumrutOzkan twitter da takip edin